Ana içeriğe atla

El, Dil ve Kalp Arasında Gazze

“ Sizden biri…”

Toplum ve birey. Toplum oluşturabilen bireyler. Toplumun bir parçası olan birey. “Siz” denilerek hitap edilen bir topluluk ve o bütünün her “bir” parçası.

“ Bir kötülük gördüğünde…” Görmek ve kötülük. Görmek ve gördüğünü ayırt edebilme yetisi. Görmekle başlıyor her şey. Eylem ancak göz penceresinden içeri girebiliyor. Kelimeler önce göz kazanında pişiyor. Resimlerin ilk eskizleri göz tuvalinde şekilleniyor. “Görenle görmeyen bir olur mu?” Olmaz. Peki neden görenle görmeyen aynı vagonda seyahat ediyor!

“ Eliyle düzeltsin!” El, yabancı değil. Eylemin bayrağı. İşin makasçısı. Kudretin köprüsü. Söz dinletebilen bir else yukarı kalkması yetiyor kötülüğü durdurabilmek için. Söz dinlenmediğinde parmaklar bir araya gelerek, omuz omza eğilerek avuca, eli yumruğa çeviriyor. Yumruk kötülük karşısında ne güzel bir el! Ya eli tutmuyorsa. Yaşlılıktan, sakatlıktan veya kölelikten olabilir bu. Ya da gücünün farkında olmamaktan. Elini hareket ettirecek gücünün olmadığını düşünmekten belki de. Korkaklığın ve tembelliğin bir illüzyonu olabilir bu.

“ Buna gücü yetmezse,”

Gücün çeşitleri var. Bir şeye gücün yetmiyorsa arkanı dönüp gidemezsin! Hey sen! En üstteki şerefeye çıkamıyorsan bir alttaki şerefeden okuyabilirsin ezanı. Ümitsizliğe hakkın yok.

“ Diliyle düzeltsin!” Sözün gücü küçümsenebilecek bir güç değil. Söz hutbe. Söz, diplomasi. Söz tehdit. Söz vaat. Ve söz şiir, edebiyat. Son Peygamber bildirdi bunu: “Öyle beyanlar vardır ki sihirdir.” Eğer görmüşse şair, gösterir de. Şairler Suresi'ndeki başıboş şairlerden değil, Şairler Suresi'ndeki zulme karşı direnip öçlerini alan şairlerden olur. Dille müdahale ederek uyandırır toplumunu. Akif gibi, “Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,/ İslâm'ı uyandırmak için haykıracaktım!” diyerek hem kendi haykırışını tevazuyla gizler, hem gelecek zamanların şairlerini haykırmaya çağırır. Hem eliyle düzeltmeye gücü yetenin elini saklayarak dilini ortaya çıkarmaya hakkı yok. İşte Mekke'nin beş büyük şairinden Kaab bin Mâlik. Tembellik, bahar ve hurmalıklar, Tebük Gazvesi'ne katılmaktan alıkoyuyor onu. Öyle bir ceza veriyor ki Allah'ın elçisi ona dönüşte tüm zamanların söz sahiplerini derinden sarsıyor. Sessizlikle cezalandırıyor. Kaab bin Malik'i. Sözü yüce bileni, sözle varlığını ve varlıkları çerçeveleyeni sessizlikle cezalandırıyor. Hiç kimse konuşmuyor onunla. Eşi, dostları, arkadaşları. Ta ki âyet nazil olup affedilinceye kadar. Kötülüğe hem eliyle hem diliyle müdahale edebilecek olan ikisini birden yapmak zorunda. İşte Abdullah bin Revaha. Şairler Sûresi'nin ilk dört âyeti indiğinde sapık kimselerin uyduğu her vadide başıboş dolaşan şairlerden olma korkusuyla ağlayan Abdullah bin Revaha. Gözyaşları daha kurumadan “Ancak iman edip Salih amel işleyenler, Allah'ı çok ananlar, kendilerine zulmedildikten sonra (peygambere hiciv yapan kafirleri reddederek) öçlerini alanlar müstesnadır. O zulmedenler, yakında hangi dönüş yerine döneceklerini bileceklerdir,” âyetleriyle yeniden dünyaya gelen Abdullah bin Revaha. Hem ayaklarına hem diline güç veriyor yüce Allah. Henüz Mekke fethedilmeden hicretin yedinci yılında, bir umresi var ki Müslümanların anlatılmaya değer. Müslümanlar, müşriklerle yaptıkları anlaşmayla umre yapmaya gidiyorlar sevinçle. İşte Mekke'ye giriyorlar. Son Peygamber Kusva adlı devesinin üzerinde. Devenin yularını bir şair çekiyor yürüyerek. Yüksek sesle şiirler okuyan bu şair Abdullah bin Revâha'dan başkası değil. Şiirleri işiten Hz. Ömer, bunun Resûlullah'a saygısızlık olduğunu düşünerek susturmak istiyor Abdullah bin Revâha'yı. Fakat Hz. Peygamber(sav) susturmuyor şairini. "Ömer bırak onu!"diyor. " Düşmana karşı oklardan daha tesirlidir Abdullah'ın sözleri!" Herkes Abdullah bin Revaha olamaz. Dili de dönmeyebilir insanın. Dönse bile bir tesir icra edemeyebilir kötülük karşısında.

“Buna da gücü yetmezse,”

Diline bile söz geçiremeyebilir insan. Diliyle bile söz geçiremeyebilir. Diliyle bağlı ayakları çözeceğine, diliyle kendi ayaklarını bağlar. Hadi “Dilsiz Şeytan” olmadı, “Hakkın Dili” de olamadı o. Şimdi ne yapacak elinden sonra dilinin hapishanesine düştü. Yalnız duvarlarla set çekilmedi ayaklarına, ses geçirmez camlarla kuşatıldı. Müebbet bağlı mı kalacak elleri? Müebbet susacak mı?

“O zaman kalbiyle buğzeder.”

Kalp sığınağına iner bombalama sürerken dışarıda. Dua sadağından çıkarıp oklarını bir bir yollar besmeleyle kötülüğe karşı. Kinini kalp toprağına eker ve her gün sular onu buğzuyla. Kalp sığınağına inmek oradan bir daha çıkmamak anlamına gelmez. Binanın en alt katında olsa da, dil ve el katlarına çıkamasa da bir süre. Kalbiyle buğz edebilirse gerçekten. Kalbi onu yükseklere fırlatacaktır.

“İşte bu imanın en zayıf halidir.”

Fakat zayıflar güçlenebilir. Zayıf düşebilir güçlüler. En alt kat olsa da kalp binanın temelidir. Nasıl kalpte büyüyen sevgi aşığı götürürse sevgiliye. Kalpte büyüyen buğz da mümini düşmanıyla hesaplaşmaya götürür. Hezimet kalp sığınağına girmekte değil, hezimet kalbi de terk etmektedir.

Ey şairler, romancılar, hikayeciler! Ey kalbi suni teneffüsle canlandıran sâhirler! Ne olur terk etmeyin kalbi! Kalbinizi terk etmeyin ki kalpleri canlandırabilesiniz. Orası sizin tepeleriniz, orada durmanız emredildi. Yaylarınız ve oklarınızla bekleyeceksiniz o tepeyi. Kötülüklere karşı verilecek savaşın sonucu sizin tavrınıza bağlı. Ganimetlere kaymasın uykusuz kalan gözleriniz. Neden titriyorsunuz! Üşüdünüz mü? Bulutları sırtınıza alın. Size semadan ok atmanız emredildi.



AĞZINI BIÇAK AÇMAYAN BİR HEYKELTIRAŞ: CAHİT ZARİFOĞLU

Kelimeleri dudaklarından değil, ellerinden dökülüyor. Hayır dilsiz değil, dilini uçsuz bucaksız bir yarımada gibi anlamın ölü denizine uzatmış. Yüzeyde en küçük bir kıpırtı yok, en küçük bir dalga. Heykeltıraş mermere dayamış keskisini. Çekicin ilk dokunuşunda, daha ilk parça kopar kopmaz mermer kütleden, derinlerde başlıyor devinme. Çekicin her inişinde balık sürüleri yosunların içine saklanıyor. Koparılan her parça fırtınanın o muhteşem yapbozunu tamamlıyor. Sonunda resim, üzerinde sandalla gezinilen batık bir şehir gibi çıkıyor ortaya ve ürpertiyor ruhları. Suyun yüzeyinde ise hala bir kıpırtı yok. Heykeltıraş “taştan bir gemi” ve “mermerden balıklar” yontmuş göz açıp kapayıncaya kadar. Her yer sessiz, çıt yok fakat “içimizde balyoz gürültüleri.”

Cahit Zarifoğlu'nun şiirinden susarak söz etmek mümkün olsaydı, en yerinde söz bu suskunluk olurdu. Ağzını bıçak açmayan bu heykeltıraşın heykelleri belki o zaman ellerini omuzlarımıza koyardı şiirin sırrının ‘söylemek' değil ‘susmak' olduğunu fark ettiğimiz için. Zulalarındaki anlamı yalnız mahkûmlara saklayan sözcüklerin dışarıdakilere verebilecek bir şeyleri yok. Alınmasınlar. Mahkûm olmadan el sürmek yok mahrumiyetin içinde saklanan varlığa. Çinli şair “Biz şairlerin yoklukla mücadelesi, onu varlığı ortaya çıkartmaya zorlamak içindir. Sessizliği bir müzik yanıtı almak için tıklatırız” diyor da ağzını bıçak açmayan heykeltıraş günlükten bir yontuyla tıklatmıyor mu kapımızı : “Güneşsiz bir gökyüzü kadife ayaklarıyla geziniyor etrafta. Toplanma yerindekilerin eşyalarına kadar inen sessizliği hiç kimse dağıtmak istemiyor, dağların üzerinde asılı duran borazana sahip çıkmıyorlar. Oysa hayat sırtlarında ısırmak üzere arkalarında hazır. İyice beyazlaşan göğün üzerinde soluk bir iki yıldız, hala ufkun altında olan güneşin ağır gövdesini bir parça daha yukarı kaldırmasıyla dağılıp gitti.”(Yaşamak, Cahit Zarifoğlu, s.133)

Dağların üzerindeki borazana sahip çıkmak kolay değil. Kelimelerin arasındaki boşluğa kendini atıp paraşütünü açmayı gerektiriyor. Kulelere bağlı oyuncak paraşütlerle atlamaya alışmış zihin ve kalp tembellerinin işi değil bu. Okumak yazmak kadar cesaret istiyor çünkü.“Yankı”nın saklandığı sarp kayalara tırmanmak gerekiyor kulak verebilmek için. Şairin göze aldığını göze almak! Zira çakılma tehlikesi şairler için de var. “Yonttuğunu bir taş parçası olarak bırakma tehlikesi”nden söz ediyor Max Frisch. Fakat ağzını bıçak açmayan heykeltıraş teriyle mermeri yumuşatarak yontmaya devam ediyor. Yontuyor, yontuyor, yontuyor, içinden bir şey çıkmayacak korkusuyla kırbaçlayarak kendini. Şairin “Yonttum yonttum/taş bitti sen çıkmadın”(Cahit Zarifoğlu,Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı) demesine aldanmayın. Mermer kütle yontula yontula bitmiş olsa da kalan “HİÇ”tir. Yani şiir. Hani sufilerin hat sanatıyla ebedileşen “hiç”i. Hani yokluğun omuz omza durarak var olanı çerçeveleyen levhası: HİÇ-HİÇ-HİÇ! Acaba İsmet Özel de bu yüzden mi “Hiç” dedi şiire.

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşama!

Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: Şiir”

Kırk yedi yıl yaşamaya çalıştı ağzını bıçak açmayan heykeltıraş. “Yaşamak” ismini koyduğu günlüğüne yazdığı ilk satır şuydu: “Ne çok acı var!” Bu yüzden hep kaskatı kesilmiş heykeller yonttu acıdan. Acı duymuş gibi yapmadı. Canı yandı gerçekten! Heykellerini yaparken kendi ellerini yonttu. “Ellerimi bıçakla/yontacağım deniyor/İlkel bir sevinç destan ve kan/Şiir en safından/Sonra soyut heykeller”( Cahit Zarifoğlu, Ben Dirimle Doğrulurken) Sonra acı merhamete dönüştü ve soylu bir mümin nasıl yaklaşırsa çıkmazlara, öyle yaklaştı. “Korku salardı inceliğin acıman tevazuun/Dünya ve insan çıkmazlarına yumuşak bakışın.”(Cahit Zarifoğlu, Kayıt) Acıtır gibi yapmadı, Maraş bıçağıyla söğüt dalı soyar gibi kavlattı ruhları. Şaşırdı ve şaşırttı. Korktu ve korkuttu. “Sizi şaşırtıyorum. Sanatım/ Fakat ben korkutuldum.” (…Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı) Ağzını bıçak açmayan heykeltıraş bu yüzden kelimeleri yeniden oydu. Az yürünmüş yollardan bile yürümedi, yürünmemiş yollar açtı ormanda. “Uyan şairim uyan!” diyerek şairleri ıssız bozkırlara çağırdı. “Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince, bilsinler ki artık, o şimdiye kadar bildikleri değildir. Sen görev deyince, ellerindeki görev demetleri buruşsun. Başlarının üzerinde ilahi nazarın bir tek an bile eksik olmadığını yaşamaya başlayarak, gerçek bir sorumlulukla belleri ikiye katlansın…”diye mırıldandı kendi kendine, “özgünlük” ve “sorumluluk”u hatırlattı. (Cahit Zarifoğlu, Zengin Hayaller Peşinde, s.58)

Şiire vurulacak neşterin adlarıdır bana göre “özgünlük” ve “sorumluluk.” İşte bu yüzden Cahit Zarifoğlu'nun yanında saf tutmak gerekiyor. Haydi arkadaşlar! Ne bekliyorsunuz!!!

(Hece Özel Sayı 126-127-128, 2007)


A. Ali Ural

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

İmam-ı Şâfiî'nin Şiirlerinden Seçmeler

BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN Bırak günleri dilediğini yapsın Razı ol hükmedince kader Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın Bâki değil dünyadaki zorluklar Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde Ahlâkın müsamaha ve vefa Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta Örtüsü olması seni sevindirir yine de Cömertlikle setret ki her ayıbı Örter denilir cömertlik Sakın gösterme düşmanlarına zillet Belâdır üzüntünle onları sevindirmek Cimriden yardım umma Ateşte susayan için su yok Rızkını eksiltmez ağırdan alış Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak Ne hüzün devam eder ne sevinç Ne sıkıntı, ne rahatlık Eğer kalbin kanaatkarsa Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa Kimin inerse meydanına ölümler Ne gök korur onu, ne de yer Allah’ın mülkü geniştir ama Feza daralır hükmettiğinde kader Aldırma vefasız günlere hiç Fayda vermiyor ölüme ilaç GAM Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla Ne zaruretler memnuniyet a...

Ey bu kupkuru yaşamda açan tek çiçek!

sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden * Yaşam o zaman güzeldir, ancak, tehlikeler yaşandıkça; insan unutur kendini; ayrımında olmaz... * ne ki, yürekli bir insan son vermek isteyince çekilmez yaşamına; doğa dikilir karşısına, ölüm kendi elinden olmadı diye. * Ve sen öyle umursamaz duruyorsun bakışlarınla * Daha kötüye gidiyor zaman; hatadır beklemek gelecek yoz kuşaklardan; yüceltmezler soylu yurttaşları, almazlar öçlerini acılardan. Kanat çırpsın etrafımda aç gözlü kara akbaba; yem olsun adsız cesedim yabanıl hayvanlara; dövsün bulutlar; dağılan parçaları sağa sola yağmurda; silinsin adım, sanım yeryüzünden rüzgarla. * Hoşlanıyordum duygusallığımdan, derin bir konuşmaya dalıp gitmekten yüreğimle ve acılarımın bekçiliğini yapmaktan. * Cendere altında gibi yüreğim, düşününce herşeyin nasıl gelip geçtiğini; ve hiçbir iz bırakmadan sanki. İşte geçip gi...

Z'ORDA ÇOK KALIRSAM,ÖLÜRÜM

Sesinin üstünde yüzdü güz Yüzün süzdü gözümün sapağını S'oluklarca kanadı aklım dudağının kenarına, ... Sen hiç konuşmadın.. Gönlü düz yazılı Kadınlar sessiz kalınca şiire uyak uyarlar.. Soruldukça yoruldum ben Yoruldun mu diye sormadığından Ağıt ve kalemle Kına'dım bu sensizliği ellerime, Sen hiç susmadın.. Tenin temin ederken tuzlu terleri Terimsizdir ve bu yüzden acıtır gece Ki sıfatı kayıp her cümlede Özenle özne gizleyenin adı olur adın yine.. Tenimde İzli öznesin.. Gizli özlerim Uzatmasak iyi olacaktı belki,yürek.. Gelmedin.. Artık yağma aklıma din.. Susmak tutsak kalır ağzımda Seni yanıma istiyorsam şimdi Yalnızlığıma da yakıştıramadığımdandır Sensizliği.. Emre GÖKCE 

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti …" Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de. Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı. Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından d...

Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak sırlar söyle!

• Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın. Hoşsun, güzelsin, sıcak sıcak nefes vermedesin. Soğuklukları silip, süpürmedesin. • İçin bomboş, ne boğum var, ne başka bir şey! Sen dertlere düşmüş, perişan olmuş gönüllerden, dertlere düşmüş canlardan derdi, elemi almakta, onları da kendine döndürmekte, böylece de dertli, kederli, elemli kişilerin yerine sen feryad etmekte, sen ağlamaktasın. 78 78  Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr'inin başka yerlerinde, ruba'îlerinde de ney hakkında güzel şiirler söylemiştir. Mesnevî'ye "Bu neyi dinle!" diye başlamıştır. Mevlana aşığı merhume Fevziye Çamsever Hanım'ın Mesnevî başındaki "Dinle neyden" ilham alarak yazdığı "Dinledim Neyden" başlıklı şiirinden birkaç kıt'a alarak bu şiiri açıklamak istiyorum: "Andırır bir hasta kalbin ah ve istimdadını Nağmesinden topladım bin bir fırakın yadını Peyrev eyler ahına güya gönl-i naşadını Dinledim neyden, bu akşam, hasretin feryadını Kah ...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

KISA ŞİİR / bir

Bir roman kadar uzun bu tümce, - Sonra işte yaşlandım. Gülten Akın