Ana içeriğe atla

Şair Nigâr Hanım’ın Hikâyesi

“Şair Nigâr Hanım çalışması esnasında en büyük problemim öznelliğimin beni tehdit etmesi oldu. Beni biraz tanıyanlar Nigâr Hanım’la özdeşleşeceğimi düşünüyorlardı. Fakat başka bir şey oldu. Onunla özdeşleşmedim ben, zamandan, mekândan ve cinsiyetten azade bir şekilde Nigâr Hanım’a âşık oldum.”

Öznesi iki dünya arasında ürpertili bir salınım olduğundan, Şair Nigâr Hanım’ı ben de iki dünya arasında yazdım. Şair Nigâr Hanım doğu ile batı arasında, güftesi şarklı, bestesi garplı kırık bir hikâyeydi. Ben düş ile gerçek, kurgu ile hayat arasında kaldım.

Şair Nigâr Hanım benim doçentlik tezim. Halide Edip Adıvar’ın 21 romanını teknik açıdan tahlil etmeye yeltenen telâşeli bir doktoranın ardından doçentlik tezi hazırlamaya sıra geldiğinde hocam Orhan Okay’la “Ne yapabiliriz?” diye düşündük önce. Hocam, doktora tezimin teknik meselelerle sınırlı bir çalışma olmasından bahisle, kütüphane ve arşiv çalışmalı, dipnotlu, belge ve bilgiye ulaşan klasik bir araştırma yapmamın uygun olacağını işaret etti, “Eski hocaların çalışmaları gibi.” Bana birkaç da isim önerdi. Bunların kim olduklarını hatırlamıyorum bile. Ama içlerinde Nigâr Hanım’ın ismi dikkatimi çekti ilk anda. Onun hakkında fazla bir şey bilmiyordum oysa. Hayatımın Hikâyesi isimli kitabı görmüştüm. Bir de çocukluğumun içinde geçtiği babamın kütüphanesindeki Hayat Tarih mecmualarından birinin kapak resmini hatırlıyordum. Nigâr Hanım’ın bir rüya güzelliği ile poz verdiği meşhur yaşmaklı portre. “Nigâr Hanım” olsun dedim.

Nigâr Hanım odasında

Hayatımın Hikâyesi, Nigâr Hanım’ın oğulları tarafından onun Aşiyan Müzesi’nde saklanan günlüklerinden yapılan çok küçük bir seçmeydi. Bu kitapçık bana yol haritasını verdi. Önce günlükler bulunup okunacaktı. Gerekli izinler alındı, Aşiyan Müzesi’nin yolunu tuttum. Girişte sol taraftaki oda o zamanlar Şair Nigâr Hanım odasıydı. Görevli, günlükleri getirip masanın üzerine yığdı. Kapıyı çekti, çekildi. İlk defteri elime aldım, evirdim, çevirdim. İlk sayfayı açtım. İlk cümleleri okudum. Mürekkebin kıvamı, kâğıdın dokusu, elinin izi. Zamanın genel geçer kurallarının tümüyle ihlâli. Kurgu ile hayat, düş ile gerçek arasındaki kamaşmalı alana ilk adımı attım. Bir daha da geri dönemedim. O gün oradan günlüklerin mikrofilmiyle ayrıldım

Ondan sonra Aşiyan Müzesi’ne, Nigâr Hanım odasına kaç defa daha gittiğimi bilemem. Defalarca. Bereketli bir çalışmaydı. Her defasında yeni bir şeyle karşılaştım. Karşılıklı yazılmış mektuplar, fotoğraflar, anılar, makaleler. Her biri diğerinin izini gösteren, iç içe açıldıkça açılan, genişledikçe genişleyen yeni bilgiler, belgeler. Günlükleri okudukça hepsi büyük hikâyenin bir parçasını aydınlattı.

Bu süreçte Nigâr Hanım’ın ailesiyle de tanıştım. Torun çocuğu Nigâr Alemdar, torun Selma Onat. Hepsinden büyük ilgi ve yardım gördüm. Ellerindeki malzemeyi saklamadan, kıskanmadan, hiçbir karşılık beklemeden önüme serdiler. Fakat bir kış öğleden sonrasında Selma Hanım’ın evinde geçirdiğim vakit bütün yaşadıklarımın zirvesini teşkil etti. O gün Selma Hanım bana birçok eşya gösterdi; Nigâr Hanım’ın fotoğrafları, kokusunu hâlâ saklayan boş parfüm şişeleri, kalemi, kâğıtları, zarfları vesairesi. Köşedeki küçük vitrinde porselen, geniş ağızlı bir çay takımı vardı; o fincanlarda çay ikram etti. Kış günü. Akşam erken indi. Ayrılırken de Nigâr Hanım’ın kare biçiminde sedef bir düğmesini bana hediye etti. O düğme iki taneydi, biliyordum. Çünkü Nigâr Hanım’ın yaşmak-feraceli bir fotoğrafında göğüs hizasında o düğmeler görünüyordu. Tıpkı biraz evvel çay içtiğimiz fincanların da bir fotoğrafta, Nigâr Hanım’ın meşhur salonundaki köşe rafında göründüğü gibi.

Şair Nigâr Hanım çalışması esnasında en büyük problemim öznelliğimin beni tehdit etmesi oldu. Elimin altındaki günlükte döneminin yıldız bir kadını kendi ağzından acılarını, aşklarını, sevgilerini, anneliğini, yalnızlığını anlatıyordu. Üstelik ben arka sayfada ne olacağını bilmeden okuyordum. Buna kayıtsız kalmak benim mizacımda biri için imkânsızdı. Beni biraz tanıyanlar Nigâr Hanım’la özdeşleşeceğimi düşünüyorlardı. Fakat başka bir şey oldu. Onunla özdeşleşmedim ben, zamandan, mekândan ve cinsiyetten azade bir şekilde Nigâr Hanım’a âşık oldum.

Şair Nigâr Hanım’ı yazdığım süre içinde tıkandığım gecelerde “Nigâr Hanım hakkında bir tez yapmaya kalkışan ama sonunda oturup sadece ona olan aşkını anlatan bir araştırmacının romanını yazacağım” deyip duruyordum. Böyle olmadı tabii. Dizginlenemez duyarlığımın denemeye çalar bir üslûp halinde hazırladığım monografinin her satırına sirayet etmesine rağmen kitap ortaya çıktı, ben de doçent oldum. Fakat belki o kitabı bitirebilmemi sağlayan başka bir şey daha çıktı ortaya. “Nigâr Hanım, Sevgili” hikâyesi. “N” ve “Nûn” köprüsünde Nun Masalları’nın son metni olan bu hikâye, Şair Nigâr Hanım kitabının arka planını verir aslında. O hikâyeyi yazmasaydım, o düşsel ürpertiyi sırtımdan böylesine atmasaydım, bölünen kimliğimin âşık yanını o hikâyeyle avutmasaydım, akademisyenlikle hoşça bir uyum içinde yürüdüğünü zannederek kendisini kandıran hikâyeciliğime bir sus payı vermeseydim büyük ihtimalle Şair Nigâr Hanım kitabını da çıkaramazdım.

Hayatımın en mutlu günleriymiş

Nigâr Hanım’ı çalıştığım sıralarda o dünya bütün evime, hayatıma ve aileme de sirayet etti. Evimin bahçesinden topladığım ve bütün yolculuk boyunca kucağımda taşıdığım hanımeli demetiyle mezarını ziyaret ettim örneğin. Hanımeli en sevdiği çiçekti ve “Mezarımda da bitmesini isterim” demişti günlüğünün bir yerinde. Veya; bir gün evin telefonu çaldı. Arayan Nigâr isimli bir tanıdıktı. Minicik kızım telefonu bana uzatarak, “Al” dedi “Nigâr Hanım, seni arıyor.”

Şimdi upuzun bir cümle kuracağım. Alaturka piyano eşliğinde bir günlüğün üzerinden sabahlara kadar harf be-harf geçerek, onu yazanın sırlarına, gözyaşlarına ortak olduğum gibi kendi sırlarımı da ona açarak, denizin uğultusuna dikkat kesilirken verdiğim molalarda başımı servilerin tepesine kadar inmiş yıldızlara kaldırarak, kurgu ile gerçek arasındaki o kamaşmalı koridorda sonuna kadar yürüdüğüm anlarda ellerimi iki yana açıp kendi etrafımda dönmekten başkasını aklıma getiremeyerek ve suya düşmüş mehtabın görüntüsünü de gülün güzelliği gibi ne yapacağıma karar veremeyerek geçirdiğim o geceler. Şimdi dönüp geriye baktığımda anlıyorum ki benim hayatımın en mutlu günleriymiş.

Nazan Bekiroğlu

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...