Ana içeriğe atla

Viyanalı Ermiş'in İtirafları

694.1

Kaburgalarımdan birini çıkarıp
Kendime bir eş yaratmayı düşünmüştüm.
(ki, muhtemelen tıpa tıp bana benzeyecekti, bu);
ama bu sanatın, şiir yeryüzüne indirilirken
felsefeyi başına sarmış bulunanlara
yasaklandığını söylediler bana,

Ben de, kaburgalarımı
tensel iğvaların talanına bırakıp,
kaval kemiğimden bir klarnet yarattım,
Schubert'in, arınmanın gökçe kaynaklarından
iniyora benzeyen naiv liedleriyle,
Bach'ın uhrevi füglerini
felsefi düşüncenin kodlarına çeviren
tılsımlı bir klarnet...


694.2

Sık sık inançsız olduğuma hükmediyorum
en az Russell kadar inançsız...
ama yine de benimki onunki gibi yavan
ve aptalca değil.

Çünkü ben bunun için, sanırım, Eyyüb'e imanının
verdiği keder kadar ağır, karmaşık
ve bazen düşlerimde bana yüzümü, ellerimi
kurtlanmış yaralar içinde gösteren
bazen de Cabridge'deki felsefe derslerimde beni,
bir filozoftan çok, bir peygamber gibi konuşturan
sorular taşıdım her zaman yüreğimde.

Bu soruların yolu, döne dolaşa, her zaman
gelip şu sereba dayanıyordu:
Bir gün bu acılı inançsızlığın bağrından
bir tanrı filizlenip de çıkar mı?


694.3

En büyük yaralarını gizlemek için
sanatta, düşüncede en küçük çiziklerden,
en ufak falsolardan uzak durmak
ya da öyle görünmek konusunda
melekleri geride bırakacak bir titizlik,
incelik sergileyebiliyor insan.

Ama incelte incelte, sonunda, kabuğunu
içindekileri gösterecek duruma
getirmiş olabileceğini unutuyor.

yahut unutmuyor da, böyle bir durumun
gelecek kuşakların damağında bırakacağı
efsane tadından ötürü
gizli bir gurur duyuyor;
gizli ve oyuna hile katan
bir kumarbazınki kadar şeytanca...


694.4

Dürüstlük sanatındaki yeteneğim,
çağdaşlarımın gözünde beni
neredeyse mesih konumuna yükseltecek.

Gerçekte olan şu, dürüstlük taçlandırılınca,
en basit, en sıradan düşünceler bile
bir tür vahiy etkisi yaratıyor.

Bu büyüyü bozmam gerektiğini biliyorum,
ama bozmak istiyor muyum,
bundan kuşkuluyum.

Çünkü fantezi de olsa, şakirtlerimin eliyle sunulan
bir 'gökçe krallık' fikri, ölümü de, hayat gibi,
bir keder, bir gerçek olmaktan çıkarıp

bir oyun, bir sanat,
bir rüyanın mümkün yorumlarından sadece biri
haline dönüştürüyor.



694. 5

yok sayıcılık, bilimi ve mantığı
kendi tarafında gördüğü her zaman,
kabadayılık taslayan korkak birinin
gülünç kahramanlığını yansıtıyor.


694 . 6

uyanıkken insanların hepsi aynı dünyada yaşarlar,
ama uykuda herkesin ayrı bir dünyası vardır
diyor efesli büyük herakles.

felsefenin uzayında, sözcüklerin, fikirlerin,
kavramların ve onları, alacakaranlıkları içinde
seçilebilir kılan yıldızların, güneşlerin
ve öteki gök cisimlerinin, buz içindeki hareketsiz
ışıldayıp durdukları insansız alemlerde
sanırım hiç değilse, benim gibi elli yaşını aşmış
içindeki derinlerden ya kaçan,
ya da oralardan kovulmuş bulunan yalnız biri,
yalnızlıktan kuruyup gitmek üzere olan biri,
onun elinden eteğinden tutup çekiştiren
ve gerçekliğe, gerçek dünyaya alıp götüren
mesela bir oğlu, bir dölü olsun isterdi.

gözbebeklerinin aynasında ona,
aynaların başkalarına ve başka koşullarda
asla göstermeyecekleri kadar uzak,
çok uzak derinliklerde
insana kendi çocukluğunu gösteren
ve bakışlarındaki parıltıyada da babasına,
soyunun devam edeceğini ima eden
Davud oğlu süleyman gibi,
dili ezgilerle, kederlerle,
bilgeliklerle incelmiş bir oğul…


694.7

Aslında o kadar kötüyüm,
o kadar çirkin şeyler yaptım
ve çirkin şeyler yaşadım ki,
Tanrıya inanmak zorundayım!

Ya da onun öldüğüne ve bıraktığı mirasın
sefih, kibirli, gösteriş düşkünü oğulları
(yahut çömezleri)
tarafından çarçur edildiğinden
artık haberdar olamayacağına...

Böyle bir gereksinim içinde yaşamak, bu gidişle,
erdemli, dinibütün insanlarınkinden daha sek,
daha mistik bir dindarlık duygusu,
daha ışıltılı bir erinç
kazandıracağa benziyor bana.


694.8

Delirmemek için felsefe yaptığımı
düşünebilir miyim?

yahut içimdeki babilin
uğultusunu bastırmak için?

yahut unutturmak için kendime,
içimdeki babilde de,

dışımdaki babilde de
çoktan kaybolup gittiğimi?


694. 9

Gençliğimde Tolstoy'un o babasız-oğulsuz incili,
daracık ve sapa da olsa,
önümde bir yol olduğu umudunu vermişti bana;

ama yaşım ilerledikçe,
keşişlerin, müjiklerin ve şairlerin
çiğnediği o sarp keçi yolunun da
benim içimden geçmediği
ve felsefenin tepesine,
ayartıcı dil-oyunlarının,
gösterişli meteforların yardımıyla
kurduğum manastır eteklerinden
bir hortum gibi kıvrılıp göğe tırmanmış olduğu
ve arkasında da bir iz bırakmadığı ortaya çıktı.


694.10

Her sabah aynaya bakıp şunu haykırmalıyım:
"Şehvet düşkünü, zayıf, edepsiz,
ilkel bir yaratık var senin içinde,
kendi atığında debelenen bir canavar!
Bir meyve kurdu!

Ve işin kötüsü, senden daha zeki;
çünkü, senin aklını ve yeteneklerini
-seni, postunda gizlendiği bir aziz,
bir yalvaç olarak göstermeye yetecek kadar-
maharetle yönetmesini biliyor.


694.11

Bencilliğimi, kendime kene gibi yapışmamı,
kendime tapınmamı...
kısacası, içimdeki yılanı
orada bulunduğu yerde
saklamak zorundayım.

bunu şimdilik yapabiliyorum.
Ama onu kendimden ayırt edemeyecek kadar
bunayacağım günler gelip çatınca,
ne yapabilirim; bunu kesitremiyorum.

Klarnetim ve oynayan yılanımla
gezici bir tiyatro trampına katılırım belki
ya da sirk kumpanyasına.


694.12

Cehenneme götüren yolun iki yanında
bağların, bahçelerin, kıyısından geçerken,
insanlara, cennetin yolunun
benim hayatımın içinden
geçmediğini nasıl anlatabilirim?

Diskurlarımda İsa'yı hortlatıp
metafiziğin sisleri arasında
sembolik mantık konuşarak mı?

Bunu her yapmaya kalkışımda,
havarilerimin en zekilerinin gözlerinde bile,
düş kırıklığı yerine, parıldadığını gördüğüm
o aptalca hayranlık önce gurur veriyor bana,

ama sonra günlerce, günlerce
kendimden tiksinti içinde
yaşatıyor beni.


694.13

Bir şair olabilirdim;
çünkü nereye gidersem gideyim
tepemde dolaşmasını istediğim
ipsiz bir uçurtma icat etmekti,
çocukluğumdan beri, en derinlerdeki emelim.

Ama ancak felsefenin
Prens Mişkin'i olabildim.

Çünkü, bu ipte oynayan düzmece kralların
omuzlarında dolaşan şeytanları görmeye
ve göstermeye yetecek kadar saf olmasını,
saf görünmesini becerebilsem de,
kendi şeytanlarımı kovmak için,
zekayı bir kenara bırakıp
melekleri yardıma çağırmayı
kendime yakıştıramayacak kadar
kibirliydim.

şu da söylenebilir:
dehamın, hem şeytanları cehennemin
kapısına kadar kovalamaya,
hem de onları kendime hayran bırakmaya
yeteceği inancı aldattı beni.


694.14

bir şair, kendisini felsefenin içine kıstıracak
büyük bir hata yapabilir ve onun bu hatası
uzayın derinliklerinde yeni bir galaksi,
yepyeni bir yıldız ailesi,
bir kozmosu yaratacak kadar büyük
bir patlamayla sonuçlanabilir.

ama bir felsefeci, felsefenin içinden biri
tek başına asla bu cesamette yaratıcı
bir hata işleyemez.

onun eli işe fazla yatkındır, çünkü.
ne yetiştiği tezgah bunu kaldırır,
ne de onun kullandığı aletler
bunu yapmasına olanak verir.

ayrıca, marangozlar birbirlerini tartarken,
tuhaftır, her şeyden önce, döktükleri yongaların
birbirine eşit, birbirine benzer
ve ağacın suyu yönünde
çıkarılıp çıkarılmadığına
bakmayı adet edinmişlerdir, nedense.


694.15

bu son yıllarda kendimi
kendimi bir kaya kütlesi gibi yonttum, yonttum...
başlangıçta, yüzünü elleriyle örtüp
dizlerinin üstüne kapanaraktan,
sessiz sessiz ağlayan, yakaran
bir aziz çıkacağa benziyordu,
bir kayanın bağrından.

ama sona yaklaştıkça, içerde,
karanlığını -matematiksel mantık
şaşmazlığıyla yönetilen-
bir yeraltı krallığına dönüştürmek isteyen
hayalci bir solucanın yuvarlandığı ortaya çıktı;

krallığının adını da Tractatus
Logico Phlosophicus koyan
kör bir solucan.


694.16

Tanrının en ilham verici eseri, kuşkusuz, insan;
Sophoklesin dediği gibi,
tuhaf, ihtişamlı ve keder verici…

Ama aynı zamanda, aptal ve müptezel!
çünkü, her seferinde dönüp arkasına bakar
ve ruhunun atıklarına da,
bedenin atıklarına da
şöyle bir göz atmaktan
gizli bir keyif duyar.

İşte Sigmund Freud!
O da kendi tarzında
benim yaptığımı yapıyor:
yerin altında kendisine
Hasidik bir krallık kurmak için,
barsak solucanlarını psikanalizleyip,
lağım faerlerine, hamlet gibi imalı,
kinayeli cıvıldamasını
öğretmeye çalışıyor.

Yani, tutkusunu ve dehasını
bir çift kanat olarak değil, fakat,
o da benim gibi,
cehennemin dibini bulmak için
kazma ve kürek kullanıyor.


694. 17

kendi cangılımıda, kendi kusursuzluk, dürüstlük
ve erdem saplantılarımın önünden kaçan
bir av hayvanıyım ben;

eti yenmeyen, ama derisinden kürk,
dişlerinden takı, boynuzlarından da
borazan yapılan.

ve karnı, felsefenin tapınak kahinleri,
edebiyatın panayır yalvaçları eliyle
açılıp, bağırsak falına bakılan…


694. 18

Tanrının hem ulrichle, olgayla, ludwigle,
yani herkesle ayrı ayrı yaşadığı
küçük küçük hayatları,
hayatçıkları
var gibi geliyor bana,
hem de hepimizin üstünde,
tek başına,
mutlak bir yalnızlık içinde yaşadığı
uçsuz bucaksız ve içine girilemez
paylaşılamaz, çalınamaz,
ihlal edilemez
bir sanatçı hayatı…

Ve Tanrı, mantığı ve felsefeyi,
yani aklı ve illiyeti
-küçük hayatlarımız, burada,
tenin krallığında içleri daralınca,
Onun melekler katarıyla
yerden havalanmasınlar diye olacak-
bizim için tam yeterli olandan
belki biraz ağır ve ciddi,
gerekli olandan biraz büyük
ve havaleli;

ama müziği, şiiri ve matematiği,
buna bağlı olarak, sezgiyi ve hayal gücünü
-yere göğe sığmayangünahlarımızı
Onun büyük hayatına,
sonsuz merhametine
sığdırabilelim diye, sanıyorum-
namütenahi olandan belki biraz küçük,
biraz hafif, biraz hoppa ve cesur,
biraz da köpük gibi sönümlü
yaratmışa benziyor.

Tuhaf, ihtişamlı ve keder verici olan
-ki trajik diyoruz ona-
işte bu, bir yanımızın
tam yeterli olandan biraz büyük ve ağır
bir yanımızın da,
kusursuz ve ebedi olandan
biraz küçük ve hafif tutulmuş
olmasından ileri geliyor, bence.

Bunun içindir ki, mantığı matematiğe,
felsefeyi de şiire dönüştürme çabası
gençliğimde bana bir oyun zevki,
bir arınma coşkusu yaşatmış olsa bile,
şimdi artık bu mümkün gözükmüyor bana.

Vaktiyle taşlardan sessizliğin,
yıldızlardan da yalnızlığın dilini
öğrenmeliydim belki;
bu fırsatı kaçırdım;
artık bunu yapamayacak kadar yaşlı,
huysuz ve tamamlanmış
buluyorum kendimi.


694. 19

Aslında, Nuhun oğlu gibi, işi ağırdan aldım;
hedonizmin, suçluluk duygusunun,
kendine eziyetin verdiği sarhoşluklara
kaptırdım kendimi;
sular çeneme yükselmeden
düşüncenin mülkünde tırmanılacak bir dağ
bulacağım umuduyla avundum
ve gemiye yetişemedim.

Ama gelecekte benim incilimi yazacak olanlar,
benim, ergenlerin mahrem rüyalarını andıran
yakıcı, esritici, naif aforizmalarımda
düşüncenin şehvetini keşfeden
cambridgeli dostlarıma,
çömezlerime, oda arkadaşlarıma
mesihçe düşkünlüğüm olarak
söz edeceklerdir, bütün bunlardan.


694. 20

Tanrı, Felsefi Soruşturmalarıma, Değinmelerime,
şifreli notlarıma, vesaire, şöyle bir göz atıp da
onları eliyle bir kenara ittikten sonra,
dönüp bana şunu söyleyecektir:

Gel, seni kendi gözlerinde yargılayalım, Ludy!
Başkalarında gördüğünde seni tiksindiren ürperten,
mideni bulandıran fiilerden
başlayalım işe!*



Cahit Koytak


*İtalik yazıların dayandığı orijinal ifade:
Tanrı bana şöyle diyebilir: Seni kendi ağzınla yargılıyorum, senin kendi eylemlerin, başkalarını onları yaparken gördüğünde seni tiksindiren, titreten eylemlerdi."


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...