Ana içeriğe atla

Tülsü'yü Sevmek

"Seni Seviyorum TÜLSÜ"

.....yazılı telgrafımı alınca bu da ne demek oluyor, Tülsü de kim oluyor diye şaşırmış olmalısın. Aklı başında bir insanın yazacağı bir şey değildi doğrusu; ama o telgrafı çekerken tam olarak aklımın başında olduğunu söyleyemem, o gün bir uyur gezer gibiydim; istencim dışında o telgrafı çektim sana...

Yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan beri ilk o gece bir başıma kalmıştım. Yabancı bir kentte insanın yalnızlığı daha da katmerleniyor. Yalnızlıktan içinde bulunduğum hava sanki yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyorum. Bu ruh hali içinde bilincimi içkide yitirip , kendimi unutmaktan başka umarım yoktu. Kaldığım otel dolaylarındaki pahalı restorantlara gazinolara gitmek istemedim. Çünkü kolalı insanlar kolalı masa örtüleri, kolalı konuşmalar değil; buruşuk insanlar, buruşuk masa örtüleri, buruşuk konuşmalar arasında salt kendimle baş başa kalmak istiyordum.

Yan sokaklara daldım çıktım, öyle ki bir zaman sonra o büyük kentin içinde kendimi kaybettim . Yabancısı olduğum büyük kentlerde kendimi kalabalığın akışına bırakıp yitirmeyi seviyorum. Nasil olsa bir taksiye binip otele dönebilirim... Gönlümce bir kaç içkili yer buldum. Kiminin kapısından girip, kiminin dumanlı pencere camından baktım. Tek başıma kalabileceğim, bos masası olan bir yer buldum. Bir tek masa kalmıştı boş, vestiyer yolu üzerinde olduğundan boş kalmış olacaktı! Hoşuma gitti. Konuşmaların uğultusunda bile alkol kokusu vardı.

Yabancılığımı yüzüme çarpan hiç bir şey yoktu. Hizmet eden üç kadın vardı, bunlardan Akdeniz esmerliğindeki kadın masama gelip istediğimi sordu, karışık peynirle salata, beyaz şarap istedim. İstediklerimi getiren kadın küçük cam vazo içinde bir tek kırmızı karanfil getirme inceliğini de gösterdi. Teşekkür ettim... O tek karanfil, göz için olan o irilerden değil ama yanık kokusu olan küçük karanfillerdendi. Bütün kokusunu içime çekip, bitirmek ister gibi kokladım. İçiyor, yavaş yavaş kendime geliyordum...

Yüzüm kapıya dönüktü, kapının açıldığını görmemiştim ama kapının girişinde duran o adamı görmüştüm. Benim yaşımda birisi idi; öylece dikilmiş oturacağı boş masa arıyordu bakışlarıyla. Gözüne beni kestirmiş olacak ki yanıma geldi müsaade ederseniz bende oturabilirmiyim?... dedi. İsteksizce elbette buyrun dedim. Yalnızlığımı bölüşmek istemiyordum; hele böyle biri ile. Canım sıkılmıştı, teşekkür edip oturdu karşıma. O Akdeniz esmeri kadından tıpkı benim gibi karışık peynirli salata ve beyaz şarap istedi. Benim yaptığım gibi tek karanfili derin derin kokladıktan sonra --Ben bu küçük kokulu karanfilleri o gösterişlilerinden daha çok severim. Her kendini beğenmiş gibi gösterişli biçimleri vardır ama kokuları yoktur oysa bunlar her alçak gönüllü gibi kendi çığırtkanlığını yapmaz nasıl da kokar yanık yanık... (!!!)Doldurduğu şarap bardağını kaldırıp "şerefe " dedi. Bardağımı onunki ile tokuşturup bende "şerefe" dedim. Artık söyleşi açılmış oldu... Bu kentin yabancısı olduğunu bir haftadan beri burada kaldığını söyledi. Bende öyle dedim.

Bu kez incelik olsun diye ben sözü açma gereği duyarak ne iş yaptığını sordum. --Tülsüyü seviyorum dedi. sorumu yanlış anlamış olmalıydı. İşinizi sordum dedim. --Ben de söyledim. Benim işim Tülsü'yü sevmek. şaşırdığımı anlayınca açıklamak gereği duydu. --Dünyada sevmekten önemli iş olur mu? Bugüne dek hep Tülsü'yü sevdim ölene dekde seveceğim . En büyük mutluluk insanın sevdiği işi yapmasıdır. Oysa insanların çoğunluğu neredeyse sevmediği işi yapıyorlar. Ne iş yaptığını sorarken ne işle geçindiğini öğrenmek istemiştim. İşini sevme ne demektir diye sorup kendisi yanıtladı: --Her günün 24 saati hatta uykuda bile sevdiğin şeyi düşünmek. Şaraplarımızı tüketmiştik, bir şişe daha getirttik. O yaşta adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir diye düşündüm yaşınızı sorabilirmiyim?... dedim. --Benim yaşımda birinin sevmeyi yaşamının tek işi saymasını sizde yadırgıyorsunuz. Yetmiş yaşındayım. Aynı yaştayız demek ki dedim. --Elbette Tülsü'yü merak ediyorsunuz değil mi? Herkes merak ediyor çünkü 70 yaşındaki adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir?... Yaşamınızı adadığınız bu kadını merak ediyorum doğrusu. Bardaklarımızı yine tokuşturup şerefe dedik

--Tülsüyü görüşüm gerçekle düş arası bir olay. Çünkü Tülsü'yü ilk görüşümü babamın söylediklerinden anımsayabiliyorum. Babamla bir arkadaşının dükkanında oturuyorduk. Bozuk kaldırımlı bir yokuştaydı dükkan, önümüzden bir kız geçti yada geçmiş. Uzun saçlı 14-15 yaşında bir kızmış. Ben birden irkilip bu kızla evleneceğim dedim yada demişim. Babam bu olay o kadar çok yineledi ki onun anlatmalarından olay gözümde sonradan gerçeklesti kızda somut bir varlık oldu. Babam anlata anlata anımsamadığım bu olayı yaşamış gibi oldum. İşte Tülsü o zaman gördüğüm kızdır. Öyleyse sekseninin aşmış olmalı dedim. --Neden? diye sordu. Siz 4 - 5 yaşındayken O 15 inde olduğuna göre dedim. --Tülsü yaşlanmıyor ki dedi. Sonra onu gördünüz demek ki dedim... --Hep onu arayıp durdum benim niçin burada olduğumu sanıyorsunuz? Dünyanın bilmediğim bir kentinde , bilmediğim bir adreste yaşayan beni bekleyen bilmediğim bir kadındır Tülsü; O'nu bulacağıma inanıyorum ve bu yüzden bütün dünyayı dolaşıp duruyorum dedi.

İlk gördüğünüzden bu yana bir daha hiç görmediniz mi? dedim. --Gördüm dedi. --Ben o zaman 30 yaşlarındaydım yine onu aramak için büyük bir başkentteydim. Metro merdivenlerinden iniyordum ki gördüm onu yanımdan yukarı çıkmaktaydı. Ancak 20 yaşında vardı. Kestane rengi saçlarını çok kısa kestirmişti. Yürüyen merdivende yanımdan geçti. "Tülsü" diye seslenmek geldi içimden ama olduğum merdiven yürüyüp gitmişti aşağıya. Başka hiç görmediniz mi?...dedim. --Gördüm bir kaç kez dedi. --Tuna nehri kıyısındaki o kentte ilk gidişimdi, 40 yaşındaydım o zaman. Trenden yeni inmiştim. Gar çok kalabalıktı, trene binenler inenler telaşla koşuşuyordu. İşte o kargaşada birisiyle çarpıştım. Başımı kaldırıp baktım ki sarışın mavi gözlü açık tenli ancak 25 inde bir kız Tülsü.... Bir an birbirimize bakakaldık!!!... Paketleri toplayıp verdim. O da teşekkür edip yanındaki erkeğin koluna girip gitti... Bu karşılaşmamızdan 5 -6 yıl sonra bir uzak asya ülkesinde otobüste gördüm. Aynı otobüste 4 durak beraber gittik. Konuşmadınız mı? dedim. --Nasıl konuşabilirdim ki onun dilini bilmiyordum. Bir kez de küçük bir kuzey ülkesinin başkentindeki uluslar arası bir toplantıda gördüm Tülsü'yü.... Aynı masada çok kısa bir süre karşı karşıya oturduk. Yanındaki zencide kocası olmalıydı. Kocası zenci miydi? --Evet Tülsü de zenciydi, olağanüstü güzel bir zenci. Yine konuşmadınız mı? --Sizde 3 sayılı bültenden fazla var mı diye sordu bende benimkini verdim. Teşekkür etti.... Yıllar geçiyor ben hep Tülsü'yü arıyorum.

Ama buluyorsunuz onu. --Bulmak ama nasıl?... Bir anlık, bir şimşek parlaması görür gibi ancak, birden parlayıp sönüveren, bulur bulmaz yitiyor yine kavusmak değilki bu. O na kavuşmak için yer yuvarlağını kaç kez dolaştım. Bir Balkan ülkesinin başkentindekibir sarayda gördüm Tülsü'yü... Daha 30 da bile değildi, bense 66 mi geçmistim. İki erkeğin arasında mermerden parmaklığın küpeştesine yanlamasına oturmuştu. Elinde geniş kenarlı bardak, kırmızı bir içki vardı. Ayakta duran iki erkeğin anlattıklarına güldükçe kırmızı içki çalkalanıyordu. Saçları kızıl, gözleri koyu siyahtı. 5 yıl önce hiç ummadığım bir yerde; hep ummadığım yerlerde ve zamanlarda görüyorum Tülsü'yü... Birilçedeki bir bankaya girmiştim birde baktım ki az ötedeki bir banka memuruydu konusuyordu. Gözleri yeşildi saçlarını topuz yapmıştı. Hemen çıktı bankadan kapıdaki arabaya binip gitti. Son olarak geçen yıl gördüm. Bir Akdeniz kentinin motelinde 20 yaşında var yoktu, incecik bir fidan. Ben odamın önündeki çardağın gölgesinde kitap okuyordum. Afedersiniz saat kaç sesine başımı kaldırdım ki, karşımda Tülsü.... Yanında bir delikanlı denizden daha yeni çıkmışlar su damlaları üstünde tomur tomur saati söyledim teşekkür etti. Yüreğim duracak sandim. Gittiler bir dahada görmedim o motelde... Şarabımız yine bitmişti. --Bir şişe daha içermiyiz?... diye sordum, --İçelim dedi.

Akdeniz esmeri kadın bir şişe daha getirdi. --Kime Tülsü'ye tutkunluğumu anlatsam benimle alay ediyor. Tülsü orada burada diye beni oradan oraya göndermeye kalkıyorlar.Beni deli yerine koyup aşağılıyorlar. Tülsüye tutkunluğumu dinleyipte benimle dalga geçmeyen bir tek sizsiniz. Büyük bir acımayla ; --Tülsü'yü bunca sevmenizin nedeni nedir?... diye sordum. --Nedeni pek çok onu arayıp da bulamadıkça bulduğum zamanda kavuşmayınca Tülsü'ye tutkum daha da artıyor, öyle bir tutku ki gittikçe harlanıp yalazlanıp beni yakıyor. İçim köz köz oluyor ona hiç kavuşmadan kendi yangınımdan, kül olup tükeneceğimi biliyorum. Tülsü öyle iyi öyle iyiki... --Neden iyi dedin. --Yanlışlıkla kendilerini Tülsü sanarak, birlikte olduğum diğer kadınlar gibi benimle kavga etmedi, kavga fırsatları yaratmadı, benimle ilişkilerinde çıkarcılık gütmedi, ne versem daha da oburlaşan bir gözü doymaz değildi. Seni seviyorum diye ne beni ne de kendini kandırdı, hiç ikiyüzlülük etmedi hiç bir gizli hesabı olmadı, çünkü bütün bunların olabimesi için paylaşacağımız zamanımız olmadı ki!... Tülsü benim için üçüncü boyutsuz anlık yaşam olarak kalıyor bir şimşek parıltısı süresince yaşayabiliyorum onu, bu yüzden onu seviyorum, hep seveceğim,Tülsü'yü sevmekten başka işim yok olmayacak da....

--Bağışlayın dedim. Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz. Bir akarınız, geliriniz varmi? --Hiçbirşeyim yok --Nasıl yaşıyorsunuz öyleyse. --Tülsü yü düşünmeme ,sevmeme, aramama bir an bile engel olmayan işler yaparak, engel olmanın tersine Tülsü'yü sevmem önemli ama, yeterli değil Tülsü'yü sevdiğimi bütün dünyaya duyurmalıyım. Herkes bilmelidir ki, ben Tülsü'yü seviyorum. Bunu anlatmazsam yaşamamızın bir anlamı kalmaz. Her insan bu dünyada var olduğunu kendine göre bir yol bulup başkalarına kanıtlamak zorundadır. Yoksa anlamı kalmayan yaşam bir saçmalık olur. Anlayamamıştım açıklamasını, --Nasıl yani?... dedim. --Bir insanın yaşamakta olduğunu, salt kendisinin bilmesi yetmez, insan tek başına değildir ki... Bir insanın bu dünyada var oldugunu, yaşadığını başka insanlarında bilmesi gerekir. Ve bu bunu nice çok insan bilirse, o insan o denli daha çok vardır... Herkesin varolma nedeni başka başka...Benimki Tülsü'yü sevmek. Ben Tülsü'yü severek sevdiğimi de herkese duyurarak var olabiliyorum.

--Nasıl yapıyorsunuz bunu... --Herkese anlatarak işte örneğin bu gece size anlattım. Şimdi siz de biliyorsunuz ki, ben Tülsü'yü seviyorum. Bu yüzden de ben sizin için artık varım, benim yaşamakta olduğumu biliyorsunuz. Herkesede bunu anlatmaya çalışıyorum. Eskiden dağlara, boş kırlara çıkıp ormanlara gidip sesim çıkabildiğince bağırırdım "TÜLSÜ SENİ SEVİYORUM" sesimin yankısını dinlerdim. Hep aynı biçimde bağırmak güzel olmadığından hem sözcüklerin yerini değiştirerek hem de inceltip kalınlaştırarak sesimi değiştire değiştire bağırmaya başladım. Ormanda haykırdığı gibi ama masadakilerin duymayacağı şekilde incebir sesle bağırdı. --Tülsü seni seviyorum. --Seni seviyorum Tülsü. --Seviyorum seni Tülsü. --Seni Tülsü seviyorum. --Sesimi tüm dünyaya duyurarak Tülsü'yü sevdiğimi herkesin öğrenmesini bunu herkes öğrenince de yaşadığımı var olduğumu bütün insanların bilmelerini istiyorum. Bunun içinde yollarda, alanlarda kalabalıklarda başladım şarkı söylemeye." Tülsü seni seviyorum "

Pekala sesiniz güzelmi bari?... Yaşlı gözlerle bakarak anlatmaya devam etti. --Dünyayı dolaşıyorum. Her gitiğim yerin postanesinden" Seni Seviyorum Tülsü " diye, Tülsü'ye telgraf çekiyorum. --Öyleyse Tülsü'nün adresini biliyorsunuz. --Hayır nerden bileyim, rastgele bir adres yazıp gönderiyorum. Bulamayınca telgraf size geri geliyordur. --Sanırım ama bana değil zira benim adresimde uydurma. Çokça kaldığım kent postanelerinde artık beni tanıyıp alay ettikleri için değişik postanelerden çekiyorum telgrafları. Alay etsinler ama öğrendiler artık ben Tülsü'yü seviyorum. Tülsü'yü sevdiğim ne denli bilinirse ben de o denli varım. O içkili yerdeki masalar boşalmaya başlamıştı. Bizde gece yarısından sonra yalpalayarak yürüyebiliyorduk ama ne ne konuştuğumuzu bilemeyecek nede konuşulanları anlamayacak kadar sarhoş değildik.

--Dört gündür öğleden sonraları 1-2 saat Kültür Sarayı alanındayım yarın oraya gelin dedi. --Ne yapıyorsunuz orada diye sordum. --Orda Tülsü seni seviyorum diye haykırıyorum sesim kısılana dek. Hani sen ne iş yaptığımı sormuştun ya işte bu benim işim. Bu işe nasıl başladım anlatayım:son telgrafımı çekmiştim o gün Tülsü'ye hiç param kalmamıştı. O yana bu yana dolanıp dururken kendimi Kültür Sarayının önünde buldum. Gördünüz mü bilmem çok eğlenceli bir yer orda herkes kendi hünerini sanatını marifetini gösteriyor. Kimisi köpek cambazlığı yapıyor kimi tek başına 3 -4 çalgı çalıp konser veriyor, biri çalgı çalıp biri de şarkı söyleyen ikililerde var. Kimi isteyenin karikatürünü çiziyor. Bir adam kılıç tutuyor diğeri ağzından ateş çıkarıyor daha neler neler. Bunların başına kalabalık toplanıyor seyrediyorlar. En çok ilgi gören daha kalabalık oluyor numara ve gösteri bitince isteyenler para atıyor onlara. Olağan üstü bir yer orası. Bende böyle bir köşede başladım haykırmaya Tülsü'yü sevdiğimi anlatmaya!!!.... Hiç ummamıştım doğrusu benim başıma da toplanacaklarını ama çok kişi toplandı kimi alay ediyor kimi dinliyordu. Yorulana dek anlattım sustum, Paralar atmaya başladılar. Öyle çok para ki hemen koşup postaneye Tülsü'ye telgraf çektim. O günden beri öğleden sonraları o alana gidiyorum, isterseniz gelin.

Bir taksiye beraber bindiğimizi otelin adını söylediğimizi anımsıyorum, sonrasını hiç bilmiyorum. Demek sandığımdan daha sarhoşmuşum. Ertesi gün sabah uyandığımda dün geceyi bir düş gibi anımsadım. O gün öğleden sonra alana gittim. Gerçekten de dün gece adamın anlattığı gibi eğlenceli bir yerdi. Aralarından geçip dolaştım,sonunda onu buldum seni seviyorum Tülsü haykırışını duymasam onu bulmam kolay olmayacaktı. Bende kalabalığın arasına daldım, beni gördüğünü hiç sanmam çünkü benim geldiğimde seni seviyorum TÜLSÜ diye haykırıyordu gözleri kapalıydı. Aslında oradakiler utanmasalar tüm gücüyle seni seviyorum TÜLSÜ diye haykıracaklar. Oradan sessizce ayrıldım ve hemen bir postanaye giderek seni seviyorum TÜLSÜ diye sana telgraf çektim. Kimbilir ne kadar şaşırmışsındır telgrafı alınca?....

Aziz Nesin

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

İncelikle Sevdiler Birbirlerini Uzun Zaman

İncelikle sevdiler birbirlerini uzun zaman Derin bir tasayla, çılgınca, isyancı bir tutkuyla! Kaçınıyorlardı itiraftan ve karşılaşmaktan, Düşman gibi; boştu ve soğuktu konuşmaları da. Suskun ve gururlu bir acı içinde ayrıldılar, Bazen ve ancak düşte gördüler yitik sevgiliyi. Öldüler sonunda, mezar ötesinde buluştular… Fakat orada da tanımadılar birbirlerini. Mihail Lermontov Çeviri : Ataol Behramoğlu

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...

Gerard de Nerval

Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine Yanar akşamla caddede vebalı lambalar, Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine; Redingotlarıyla mumya gibi otururlar İş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman. -Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman- Demek isterim, alımlı kadının birine. Çünkü kanar "bir mezarda bırakılan aşklar": Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben, Avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar O arayış: Kara güneş içimdeydi zaten. Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna: Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna, Korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar. Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın Ve açıldı gül gibi Toht Kitabı'ndaki giz: Herkes iki'dir. Ben kimin öteki adıyım? Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz. "İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar" Ve "akıl ürünleri delilikten de çıkar" Kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın. Melek gülümsemiyor artık Öteki Anam, Çekil! Çünkü "siyah ve beyaz olacak gece....