Ana içeriğe atla

Tülsü'yü Sevmek

"Seni Seviyorum TÜLSÜ"

.....yazılı telgrafımı alınca bu da ne demek oluyor, Tülsü de kim oluyor diye şaşırmış olmalısın. Aklı başında bir insanın yazacağı bir şey değildi doğrusu; ama o telgrafı çekerken tam olarak aklımın başında olduğunu söyleyemem, o gün bir uyur gezer gibiydim; istencim dışında o telgrafı çektim sana...

Yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan beri ilk o gece bir başıma kalmıştım. Yabancı bir kentte insanın yalnızlığı daha da katmerleniyor. Yalnızlıktan içinde bulunduğum hava sanki yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyorum. Bu ruh hali içinde bilincimi içkide yitirip , kendimi unutmaktan başka umarım yoktu. Kaldığım otel dolaylarındaki pahalı restorantlara gazinolara gitmek istemedim. Çünkü kolalı insanlar kolalı masa örtüleri, kolalı konuşmalar değil; buruşuk insanlar, buruşuk masa örtüleri, buruşuk konuşmalar arasında salt kendimle baş başa kalmak istiyordum.

Yan sokaklara daldım çıktım, öyle ki bir zaman sonra o büyük kentin içinde kendimi kaybettim . Yabancısı olduğum büyük kentlerde kendimi kalabalığın akışına bırakıp yitirmeyi seviyorum. Nasil olsa bir taksiye binip otele dönebilirim... Gönlümce bir kaç içkili yer buldum. Kiminin kapısından girip, kiminin dumanlı pencere camından baktım. Tek başıma kalabileceğim, bos masası olan bir yer buldum. Bir tek masa kalmıştı boş, vestiyer yolu üzerinde olduğundan boş kalmış olacaktı! Hoşuma gitti. Konuşmaların uğultusunda bile alkol kokusu vardı.

Yabancılığımı yüzüme çarpan hiç bir şey yoktu. Hizmet eden üç kadın vardı, bunlardan Akdeniz esmerliğindeki kadın masama gelip istediğimi sordu, karışık peynirle salata, beyaz şarap istedim. İstediklerimi getiren kadın küçük cam vazo içinde bir tek kırmızı karanfil getirme inceliğini de gösterdi. Teşekkür ettim... O tek karanfil, göz için olan o irilerden değil ama yanık kokusu olan küçük karanfillerdendi. Bütün kokusunu içime çekip, bitirmek ister gibi kokladım. İçiyor, yavaş yavaş kendime geliyordum...

Yüzüm kapıya dönüktü, kapının açıldığını görmemiştim ama kapının girişinde duran o adamı görmüştüm. Benim yaşımda birisi idi; öylece dikilmiş oturacağı boş masa arıyordu bakışlarıyla. Gözüne beni kestirmiş olacak ki yanıma geldi müsaade ederseniz bende oturabilirmiyim?... dedi. İsteksizce elbette buyrun dedim. Yalnızlığımı bölüşmek istemiyordum; hele böyle biri ile. Canım sıkılmıştı, teşekkür edip oturdu karşıma. O Akdeniz esmeri kadından tıpkı benim gibi karışık peynirli salata ve beyaz şarap istedi. Benim yaptığım gibi tek karanfili derin derin kokladıktan sonra --Ben bu küçük kokulu karanfilleri o gösterişlilerinden daha çok severim. Her kendini beğenmiş gibi gösterişli biçimleri vardır ama kokuları yoktur oysa bunlar her alçak gönüllü gibi kendi çığırtkanlığını yapmaz nasıl da kokar yanık yanık... (!!!)Doldurduğu şarap bardağını kaldırıp "şerefe " dedi. Bardağımı onunki ile tokuşturup bende "şerefe" dedim. Artık söyleşi açılmış oldu... Bu kentin yabancısı olduğunu bir haftadan beri burada kaldığını söyledi. Bende öyle dedim.

Bu kez incelik olsun diye ben sözü açma gereği duyarak ne iş yaptığını sordum. --Tülsüyü seviyorum dedi. sorumu yanlış anlamış olmalıydı. İşinizi sordum dedim. --Ben de söyledim. Benim işim Tülsü'yü sevmek. şaşırdığımı anlayınca açıklamak gereği duydu. --Dünyada sevmekten önemli iş olur mu? Bugüne dek hep Tülsü'yü sevdim ölene dekde seveceğim . En büyük mutluluk insanın sevdiği işi yapmasıdır. Oysa insanların çoğunluğu neredeyse sevmediği işi yapıyorlar. Ne iş yaptığını sorarken ne işle geçindiğini öğrenmek istemiştim. İşini sevme ne demektir diye sorup kendisi yanıtladı: --Her günün 24 saati hatta uykuda bile sevdiğin şeyi düşünmek. Şaraplarımızı tüketmiştik, bir şişe daha getirttik. O yaşta adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir diye düşündüm yaşınızı sorabilirmiyim?... dedim. --Benim yaşımda birinin sevmeyi yaşamının tek işi saymasını sizde yadırgıyorsunuz. Yetmiş yaşındayım. Aynı yaştayız demek ki dedim. --Elbette Tülsü'yü merak ediyorsunuz değil mi? Herkes merak ediyor çünkü 70 yaşındaki adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir?... Yaşamınızı adadığınız bu kadını merak ediyorum doğrusu. Bardaklarımızı yine tokuşturup şerefe dedik

--Tülsüyü görüşüm gerçekle düş arası bir olay. Çünkü Tülsü'yü ilk görüşümü babamın söylediklerinden anımsayabiliyorum. Babamla bir arkadaşının dükkanında oturuyorduk. Bozuk kaldırımlı bir yokuştaydı dükkan, önümüzden bir kız geçti yada geçmiş. Uzun saçlı 14-15 yaşında bir kızmış. Ben birden irkilip bu kızla evleneceğim dedim yada demişim. Babam bu olay o kadar çok yineledi ki onun anlatmalarından olay gözümde sonradan gerçeklesti kızda somut bir varlık oldu. Babam anlata anlata anımsamadığım bu olayı yaşamış gibi oldum. İşte Tülsü o zaman gördüğüm kızdır. Öyleyse sekseninin aşmış olmalı dedim. --Neden? diye sordu. Siz 4 - 5 yaşındayken O 15 inde olduğuna göre dedim. --Tülsü yaşlanmıyor ki dedi. Sonra onu gördünüz demek ki dedim... --Hep onu arayıp durdum benim niçin burada olduğumu sanıyorsunuz? Dünyanın bilmediğim bir kentinde , bilmediğim bir adreste yaşayan beni bekleyen bilmediğim bir kadındır Tülsü; O'nu bulacağıma inanıyorum ve bu yüzden bütün dünyayı dolaşıp duruyorum dedi.

İlk gördüğünüzden bu yana bir daha hiç görmediniz mi? dedim. --Gördüm dedi. --Ben o zaman 30 yaşlarındaydım yine onu aramak için büyük bir başkentteydim. Metro merdivenlerinden iniyordum ki gördüm onu yanımdan yukarı çıkmaktaydı. Ancak 20 yaşında vardı. Kestane rengi saçlarını çok kısa kestirmişti. Yürüyen merdivende yanımdan geçti. "Tülsü" diye seslenmek geldi içimden ama olduğum merdiven yürüyüp gitmişti aşağıya. Başka hiç görmediniz mi?...dedim. --Gördüm bir kaç kez dedi. --Tuna nehri kıyısındaki o kentte ilk gidişimdi, 40 yaşındaydım o zaman. Trenden yeni inmiştim. Gar çok kalabalıktı, trene binenler inenler telaşla koşuşuyordu. İşte o kargaşada birisiyle çarpıştım. Başımı kaldırıp baktım ki sarışın mavi gözlü açık tenli ancak 25 inde bir kız Tülsü.... Bir an birbirimize bakakaldık!!!... Paketleri toplayıp verdim. O da teşekkür edip yanındaki erkeğin koluna girip gitti... Bu karşılaşmamızdan 5 -6 yıl sonra bir uzak asya ülkesinde otobüste gördüm. Aynı otobüste 4 durak beraber gittik. Konuşmadınız mı? dedim. --Nasıl konuşabilirdim ki onun dilini bilmiyordum. Bir kez de küçük bir kuzey ülkesinin başkentindeki uluslar arası bir toplantıda gördüm Tülsü'yü.... Aynı masada çok kısa bir süre karşı karşıya oturduk. Yanındaki zencide kocası olmalıydı. Kocası zenci miydi? --Evet Tülsü de zenciydi, olağanüstü güzel bir zenci. Yine konuşmadınız mı? --Sizde 3 sayılı bültenden fazla var mı diye sordu bende benimkini verdim. Teşekkür etti.... Yıllar geçiyor ben hep Tülsü'yü arıyorum.

Ama buluyorsunuz onu. --Bulmak ama nasıl?... Bir anlık, bir şimşek parlaması görür gibi ancak, birden parlayıp sönüveren, bulur bulmaz yitiyor yine kavusmak değilki bu. O na kavuşmak için yer yuvarlağını kaç kez dolaştım. Bir Balkan ülkesinin başkentindekibir sarayda gördüm Tülsü'yü... Daha 30 da bile değildi, bense 66 mi geçmistim. İki erkeğin arasında mermerden parmaklığın küpeştesine yanlamasına oturmuştu. Elinde geniş kenarlı bardak, kırmızı bir içki vardı. Ayakta duran iki erkeğin anlattıklarına güldükçe kırmızı içki çalkalanıyordu. Saçları kızıl, gözleri koyu siyahtı. 5 yıl önce hiç ummadığım bir yerde; hep ummadığım yerlerde ve zamanlarda görüyorum Tülsü'yü... Birilçedeki bir bankaya girmiştim birde baktım ki az ötedeki bir banka memuruydu konusuyordu. Gözleri yeşildi saçlarını topuz yapmıştı. Hemen çıktı bankadan kapıdaki arabaya binip gitti. Son olarak geçen yıl gördüm. Bir Akdeniz kentinin motelinde 20 yaşında var yoktu, incecik bir fidan. Ben odamın önündeki çardağın gölgesinde kitap okuyordum. Afedersiniz saat kaç sesine başımı kaldırdım ki, karşımda Tülsü.... Yanında bir delikanlı denizden daha yeni çıkmışlar su damlaları üstünde tomur tomur saati söyledim teşekkür etti. Yüreğim duracak sandim. Gittiler bir dahada görmedim o motelde... Şarabımız yine bitmişti. --Bir şişe daha içermiyiz?... diye sordum, --İçelim dedi.

Akdeniz esmeri kadın bir şişe daha getirdi. --Kime Tülsü'ye tutkunluğumu anlatsam benimle alay ediyor. Tülsü orada burada diye beni oradan oraya göndermeye kalkıyorlar.Beni deli yerine koyup aşağılıyorlar. Tülsüye tutkunluğumu dinleyipte benimle dalga geçmeyen bir tek sizsiniz. Büyük bir acımayla ; --Tülsü'yü bunca sevmenizin nedeni nedir?... diye sordum. --Nedeni pek çok onu arayıp da bulamadıkça bulduğum zamanda kavuşmayınca Tülsü'ye tutkum daha da artıyor, öyle bir tutku ki gittikçe harlanıp yalazlanıp beni yakıyor. İçim köz köz oluyor ona hiç kavuşmadan kendi yangınımdan, kül olup tükeneceğimi biliyorum. Tülsü öyle iyi öyle iyiki... --Neden iyi dedin. --Yanlışlıkla kendilerini Tülsü sanarak, birlikte olduğum diğer kadınlar gibi benimle kavga etmedi, kavga fırsatları yaratmadı, benimle ilişkilerinde çıkarcılık gütmedi, ne versem daha da oburlaşan bir gözü doymaz değildi. Seni seviyorum diye ne beni ne de kendini kandırdı, hiç ikiyüzlülük etmedi hiç bir gizli hesabı olmadı, çünkü bütün bunların olabimesi için paylaşacağımız zamanımız olmadı ki!... Tülsü benim için üçüncü boyutsuz anlık yaşam olarak kalıyor bir şimşek parıltısı süresince yaşayabiliyorum onu, bu yüzden onu seviyorum, hep seveceğim,Tülsü'yü sevmekten başka işim yok olmayacak da....

--Bağışlayın dedim. Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz. Bir akarınız, geliriniz varmi? --Hiçbirşeyim yok --Nasıl yaşıyorsunuz öyleyse. --Tülsü yü düşünmeme ,sevmeme, aramama bir an bile engel olmayan işler yaparak, engel olmanın tersine Tülsü'yü sevmem önemli ama, yeterli değil Tülsü'yü sevdiğimi bütün dünyaya duyurmalıyım. Herkes bilmelidir ki, ben Tülsü'yü seviyorum. Bunu anlatmazsam yaşamamızın bir anlamı kalmaz. Her insan bu dünyada var olduğunu kendine göre bir yol bulup başkalarına kanıtlamak zorundadır. Yoksa anlamı kalmayan yaşam bir saçmalık olur. Anlayamamıştım açıklamasını, --Nasıl yani?... dedim. --Bir insanın yaşamakta olduğunu, salt kendisinin bilmesi yetmez, insan tek başına değildir ki... Bir insanın bu dünyada var oldugunu, yaşadığını başka insanlarında bilmesi gerekir. Ve bu bunu nice çok insan bilirse, o insan o denli daha çok vardır... Herkesin varolma nedeni başka başka...Benimki Tülsü'yü sevmek. Ben Tülsü'yü severek sevdiğimi de herkese duyurarak var olabiliyorum.

--Nasıl yapıyorsunuz bunu... --Herkese anlatarak işte örneğin bu gece size anlattım. Şimdi siz de biliyorsunuz ki, ben Tülsü'yü seviyorum. Bu yüzden de ben sizin için artık varım, benim yaşamakta olduğumu biliyorsunuz. Herkesede bunu anlatmaya çalışıyorum. Eskiden dağlara, boş kırlara çıkıp ormanlara gidip sesim çıkabildiğince bağırırdım "TÜLSÜ SENİ SEVİYORUM" sesimin yankısını dinlerdim. Hep aynı biçimde bağırmak güzel olmadığından hem sözcüklerin yerini değiştirerek hem de inceltip kalınlaştırarak sesimi değiştire değiştire bağırmaya başladım. Ormanda haykırdığı gibi ama masadakilerin duymayacağı şekilde incebir sesle bağırdı. --Tülsü seni seviyorum. --Seni seviyorum Tülsü. --Seviyorum seni Tülsü. --Seni Tülsü seviyorum. --Sesimi tüm dünyaya duyurarak Tülsü'yü sevdiğimi herkesin öğrenmesini bunu herkes öğrenince de yaşadığımı var olduğumu bütün insanların bilmelerini istiyorum. Bunun içinde yollarda, alanlarda kalabalıklarda başladım şarkı söylemeye." Tülsü seni seviyorum "

Pekala sesiniz güzelmi bari?... Yaşlı gözlerle bakarak anlatmaya devam etti. --Dünyayı dolaşıyorum. Her gitiğim yerin postanesinden" Seni Seviyorum Tülsü " diye, Tülsü'ye telgraf çekiyorum. --Öyleyse Tülsü'nün adresini biliyorsunuz. --Hayır nerden bileyim, rastgele bir adres yazıp gönderiyorum. Bulamayınca telgraf size geri geliyordur. --Sanırım ama bana değil zira benim adresimde uydurma. Çokça kaldığım kent postanelerinde artık beni tanıyıp alay ettikleri için değişik postanelerden çekiyorum telgrafları. Alay etsinler ama öğrendiler artık ben Tülsü'yü seviyorum. Tülsü'yü sevdiğim ne denli bilinirse ben de o denli varım. O içkili yerdeki masalar boşalmaya başlamıştı. Bizde gece yarısından sonra yalpalayarak yürüyebiliyorduk ama ne ne konuştuğumuzu bilemeyecek nede konuşulanları anlamayacak kadar sarhoş değildik.

--Dört gündür öğleden sonraları 1-2 saat Kültür Sarayı alanındayım yarın oraya gelin dedi. --Ne yapıyorsunuz orada diye sordum. --Orda Tülsü seni seviyorum diye haykırıyorum sesim kısılana dek. Hani sen ne iş yaptığımı sormuştun ya işte bu benim işim. Bu işe nasıl başladım anlatayım:son telgrafımı çekmiştim o gün Tülsü'ye hiç param kalmamıştı. O yana bu yana dolanıp dururken kendimi Kültür Sarayının önünde buldum. Gördünüz mü bilmem çok eğlenceli bir yer orda herkes kendi hünerini sanatını marifetini gösteriyor. Kimisi köpek cambazlığı yapıyor kimi tek başına 3 -4 çalgı çalıp konser veriyor, biri çalgı çalıp biri de şarkı söyleyen ikililerde var. Kimi isteyenin karikatürünü çiziyor. Bir adam kılıç tutuyor diğeri ağzından ateş çıkarıyor daha neler neler. Bunların başına kalabalık toplanıyor seyrediyorlar. En çok ilgi gören daha kalabalık oluyor numara ve gösteri bitince isteyenler para atıyor onlara. Olağan üstü bir yer orası. Bende böyle bir köşede başladım haykırmaya Tülsü'yü sevdiğimi anlatmaya!!!.... Hiç ummamıştım doğrusu benim başıma da toplanacaklarını ama çok kişi toplandı kimi alay ediyor kimi dinliyordu. Yorulana dek anlattım sustum, Paralar atmaya başladılar. Öyle çok para ki hemen koşup postaneye Tülsü'ye telgraf çektim. O günden beri öğleden sonraları o alana gidiyorum, isterseniz gelin.

Bir taksiye beraber bindiğimizi otelin adını söylediğimizi anımsıyorum, sonrasını hiç bilmiyorum. Demek sandığımdan daha sarhoşmuşum. Ertesi gün sabah uyandığımda dün geceyi bir düş gibi anımsadım. O gün öğleden sonra alana gittim. Gerçekten de dün gece adamın anlattığı gibi eğlenceli bir yerdi. Aralarından geçip dolaştım,sonunda onu buldum seni seviyorum Tülsü haykırışını duymasam onu bulmam kolay olmayacaktı. Bende kalabalığın arasına daldım, beni gördüğünü hiç sanmam çünkü benim geldiğimde seni seviyorum TÜLSÜ diye haykırıyordu gözleri kapalıydı. Aslında oradakiler utanmasalar tüm gücüyle seni seviyorum TÜLSÜ diye haykıracaklar. Oradan sessizce ayrıldım ve hemen bir postanaye giderek seni seviyorum TÜLSÜ diye sana telgraf çektim. Kimbilir ne kadar şaşırmışsındır telgrafı alınca?....

Aziz Nesin

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır.  1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yaza...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan