Ana içeriğe atla

rakıyı severim. kadınları da severim. ama rakı içen kadınları, daha çok severim

iri puntolarla aklınıza kazıdığınız, insanlık için küçük ama sizin için büyük bazı sahneler vardır. yaşım henüz beşti ve ellerimle masanın kenarına tutunmaya çalışıp parmak uçlarımda durarak, masanın üzerinde olup biteni izlemek için çırpınıyordum: masada rakı vardı. güzel de bir sofraydı. babam rakıyı severdi; annemse kokusundan bile hoşlanmazdı.

1989 yılbaşı gecesiydi ve babam rakısını yuvarlayıp sezen aksu şarkıları dinlerken, ben de babamın içtiği o şeyden içmek istedim. çünkü su katıyordun içine; o şeffaf içecek, bembeyaz oluveriyordu.

üstelik içinde cam gibi de buz küpleri vardı. hem de babam içiyorsa bu şeyi, o gerçekten de iyi bir şey olmalıydı. bu rakılı-rokalı yılbaşı ritüelini izledikçe, “içeceğim” diye tutturdum; babam bu isteğime direnince de çılgınlar gibi ağladım.

ardından babam -gözyaşlarıma dayanamamış olsa gerek- annemden ince belli bir çay bardağı istedi. bardağın içine rakıyı koydu, suyla karıştırdı ve “iç” dedi.

“buz da istiyorum” dedim. çünkü çocuklar isterler. “sen onu bir iç, buzlusunu da içersin. ama…”, dedi; “…bir dikişte içeceksin; bu öyle içilir.”

babamın söylediğini yaptım; bir yılbaşı gecesinde, beş yaşımdaki boyumla, bir çay bardağı dolusu rakıyı bir dikişte yuvarladım.

hayatımın ilk fondipinden sonra daha çok ağladığımı hatırlıyorum ve nihayetinde, yirmi yaşıma gelinceye kadar da bir damla rakı bile içemedim. içmeyi denediysem de, “bunun nesini seviyorsunuz?” bakışlarıyla rakı sofrasındaki arkadaşlarımı hep üzdüm.

babam da zaten böyle olsun diye öyle yapmıştı; yani, bir daha hiç rakı içmeyeyim diye. işte o akşam, rakı içme özgürlüğüm oldu benim ve en özgür olduğum zamanlarda içemediğim tek şeyin adı da rakı oluverdi, o geceden sonra.

*

sublime kavramının türkçe’de muadili olabilecek bir tek sözcük, aslına bakarsanız yok gibi çünkü ‘sublime’a karşılık birçok sözcük var türkçe’de: alâ, görkemli, muhteşem, asil, şaşaalı, heybetli, nev-i şahsına münhâsır ve tehlike duygusunu sen o güzelliğin dışında olduğun sürece hissettirmeyecek türde bir güzellik.

diyeceğim o ki, rakıyı bilemem ama güzellik ve estetik kriterlerime göre rakı içen bir kadın, “sublime” türdeki o güzelliğin ta kendisi oluyor.


rilke'nin tanımından yola çıkarak, daha da odaklanarak irdelemek istediğim soruysa şu: kim bu rakı içen kadın?

işte, dilim döndüğünce, verebildiğim yanıtlarım… tercihen, bu bölümü, rakı sofrasında okumanızı öneririm:

rakı içen kadın, kafası bozuk kadındır ama herkesin ortasında, kafasının bozukluğundan dem vurmaz. mutludur ama memnuniyetsizdir o kadın, keza, filozofların ve edebiyatçıların çoğu da memnuniyetsiz olduklarından edebiyat ve felsefe yaparlar; bu kadınlar, dertlidirler ama soğukkanlıdırlar ve bir filozof ya da edebiyatçı değilseler bile, dişi birer filozof edasıyla ve rakı eşliğinde dünyanın en ince duygusunu sana yaşatırlar.

kimileri der ki rakıyı fazla kaçıran erkek saçmalarken, rakıyı fazla kaçıran kadın en fazla aşkını itiraf eder, usturubuyla.

rakı içen kadının en eğri bir sözü bile, senin en doğru sözünden daha doğru olabilir. bir kadınla rakı içilen bir gecede, o kadından duymaya hiç alışık olmadığın uysallıkta ve derinlikte cümleler duyman kaçınılmazdır: iksirlenirsin, efsunlanırsın; tılsımlı olur bakışlar.

çünkü rakı içen bir kadının sıcak ama mesafeli o hâli, hayata dair bilgece sözler sarfetmeye çalışan budalaca bir adamdan daha estetik, daha meşru ve daha doğaldır. üstelik, rakı içen bir kadının sakalları da yoktur!

rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar. rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü.

büyük gülerler, büyük susarlar.

rakı içen bir kadın karşındaysa, susarak da anlaşabileceğin bir kadın karşındadır ve “eee, niçin konuşmuyorsun?” gibi bir soruyu asla duymaz, asla sormazsın. çünkü o kadınlar, susarak da konuşabilen kadınlardır.

bazen sadece susarak anlaşabileceğimiz insanlar girer hayatımıza ve onlarla konuşuyorsak, bilin ki başka sesleri susturuyoruzdur; hepsi bu.

işte, rakı içen kadın, o sesleri susturduğun kadının adıdır tam olarak.

rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez. ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar.

gün içinde aklına seksle ilgili yirmi sekiz şey gelse bile, rakı içen bir kadına baktığında aklına seks değil, uzaklar gelir. gitmeyi hep istediğin ama gitmeyi her defasında ertelediğin uzaklar gibidir rakı içen bir kadın. aklına türlü duygular gelir böyle anlarda: o kadının sert-sessiz sırlarına vakıf olmayı istersin… eğer biraz şansın da varsa, o sır kutuları sana bir bir açılır ve hiç tanımadığın ama hep yakınında olmak istediğin türlü duyguya muktedir olursun.

ve o kadınlar seni tutarlar: güneşli havalarda nasıl ki siyah camlı gözlüklerin gözlerindeyken izlersen dünyayı, o kadını da rüzgârlasaçlarının savrulduğu, radyosunda çok güzel şarkıların çaldığı bir otomobilin penceresinden, sanki hiç bitmesini istemediğin bir yolculuktaymışsın gibi, kafanı o otomobilin penceresinden uzatıp dışarıyı izler gibi, çeneni de avuç içine yerleştirip gizli bir hayranlıkla izlersin: ışığı, gözlerini alır. işte öyle bir güneşe bakmak ihtimaldir, öyle bir güneşten bakmaksa ihtilâl: eğer o kadının gözleriyle ona bakabilirsen, dostum evet, orada gizli bir ihtilâl gerçekleşiyordur. ay gibi de tutulursun.

o tutulmalarda bilirsin ki rakı içen kadının delicesine aşık olduğu ama bu aşkından hiçkimselere bahsetmediği karizmatik şairler vardır; ölesiye aşık olduğu karizmatik şairler, delirmiş yazarlar ve saçları dağınık, kalbi kırık, ağzı bozuk tuhaf rock yıldızları… tüm bu adamlar, o an, o masadan sana da gülümseyerek geçerler.

sonrasında, rakı içen kadının dudaklarından, hiç ummadığın anda, seni altüst eden iki sert-sessiz mısra aniden dökülüverir. tam da karnının üstüne, sağlı sollu kroşeler yemiş gibi kalırsın, ne diyeceğini bilemezsin. çünkü rakı içen kadın biraz da can yücel'dir. rakı içen kadının ağzından dökülen her söz, yollara serpilmiş gül yaprakları kadar kırmızı, erik çiçekleri kadar ferahtır ve o sözler iğde çiçeği kokusu gibi aklını başından alır: çünkü rakı içen kadın, bizzat baharın kendisidir. hanımeli gibi kokarlar, izmir gibi de özlenirler. o kadınlar…

keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.

o kadınlar, afet-i devrandır.

ve, rakı içen kadının elleri güzeldir.

şimdi, diyeceksiniz ki o nasıl oluyor? benim kriterlerime göre, gerçekten de böyledir bu. ben, o elleri öyle görmeyi severim.

ojeleri tazeyken, rakı bardağını tutuşunda dahi ince bir görkem yatar rakı içen bir kadının. kulağının arkasına, tazesinden bir çiçek o an çok yakışabilir ve genellikle o masada hiçbir zaman kulak arkasına konulacak türden bir çiçek yoktur ama sen bunu hayal edersin işte. hayal etmek, fena halde beleştir çünkü.

çünkü rakıda, ruhlarımızın tüm çingene dekoru saklıdır. ve yirmi altı yaşında bir gün, çok sevdiğin yazarların, şairlerin ve rock yıldızlarının gölgesinde, rakı içen kadınları sevdiğini anlamışsındır.

fuzuli gibi, sevilmektense sevmeyi tercih edersin; çünkü, “sevildiğinden asla emin olamazsın.”

rakı içen kadın en asil duygunun insanı mıdır bilemem ama rakı içen kadın yaz mevsiminin kadınıdır, kışı sevmez. rakıyı, akşam kavuniçi olmadan evvel içmez. rakı içen kadın, kokoreci ya da midyeyi belki de hiç sevmez ama taratoru, deniz börülcesini, ahtapot salatasını, terleteni, semizotunu ya da haydariyi de yadırgamaz. çünkü rakı içen kadın ege’yi ve akdeniz’i sever; mezeden anlar, yeşillikten de. kalamarı, rokası, peyniri, kavunu, üzümü, hep birlikte o masalarda bir güzel cunda gibi uzanırlar önünde. sakızlı türk kahvesi öncesinde ve sonrasında, “mis ada havası” yayılır öyle bir kadından dışarı, senin birazcık da koynuna doğru.

rakı içen kadın, tarzı değilmiş gibi olsa bile müzeyyen senar'dan şarkılar söyler; zeki müren’e ufak ufak eşlik eder ve o böyleyken, sen aklına uzun süredir gelmeyen duygularına iltifat ediliyormuş gibi hissedersin.

sen, sevdiğin türlü şeyden bahsederken dünyanın en mühim şeylerini anlatır gibi hissederken aslında hiçbir şey anlatmıyorsundur, ama o kadın seni dinler.

kimi zaman, aynı şeyi sen ona yaşatırsın… çünkü arada, ikinize ait bir dil çoktan yaratılmıştır o masada. ve çok sevdiğin şarkılar, o fondan sana sormadan geçerler.

sen, tanımadığı insanlara ilk isimleriyle hitap eden densizleri belki de hiç sevmezsin ama sezen aksu’ya “sezen” diye hitap eder rakı içen kadın ve bu senin fena halde hoşuna gider.

o kadın, leonard cohen’i de sever, tom waits’i de. o kadın, jeff buckley için üzülen kadındır ve rakı içen kadınlar nick cave harbiliğinde, bob dylankalitesinde, tanju okan gerçekliğinde, frank sinatra kalibresinde adamlara aşık olurlar… jim morrison gibi adamlar, böyle sahnelerde göz göze gelirler seninle, o kadının bakışlarının biraz arkasından. belki de tam da böyle anlarda, arka fonda, jeff buckley'den forget her çalıyordur.

biraz üzülürsün. ama o kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.

ve şarkı söyleyesi varsa öyle bir kadının, susmalısındır. izlemelisindir. dinlemelisindir. rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını. çünkü her şarkıda, “sezen” olur rakı içen kadın.

aradan birkaç şarkı, birkaç söz geçer.

rakı içen kadın, rakıyı lıkır lıkır içiyorsa başka bir anlamı oluverir o gecenin, rakıyı ağırdan alıyorsa bambaşka bir anlamı…

rakı içen kadın, adamın aklını alır diyorum, bak;
senin cebinde belki çok paran yoktur, ama o kadının yanındayken sen, bu asla bir sorun değildir.

çünkü bilirsin ki rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.

ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.

işte yuttuğun tüm o anahtarlar mideni sert sert sızlatırken; gözün, buzdolabındaki yarısı içilmiş 35’lik bir rakı şişesine takılıverir.

rakı içen bir kadın hayatına girdiyse, bilirsin ki senin için şu hayattaki en hüzünlü imgelerden biri de, yarısı içilmiş 35’lik rakı şişesi olup çıkıvermiştir.

çünkü bu yalnız anında böyle bir şişe varsa ortada, o sofrada bir kadın yoktur; bilirsin ki orada yalnız başına rakı içen bir erkek yaşıyordur ve o kadının uğruna kadeh kaldıran o erkek bizzat sensindir…

o 35’lik rakı şişesi, biraz da izmir'i sığdırır buzdolabına; çünkü, bir izmirvardır, böyle anlarda, senden içeri. biraz sonra da zaten ayvalıkolacaksındır, bilirsin.

rakı, böyle de hüzünlü ve dürüst sözler söyleyen bir arkadaşımızdır ve rakı içen bir kadın, senin rakıyla olan o tuhaf arkadaşlığına artık bir son vermen gerektiğini kendi varlığıyla sana hatırlatan en güzel şeyin adıdır.

çünkü rakı içen bir kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.

üstelik her yudumda, aklına bir de uğur mumcu geliyordur ve yaşın beşi, altıyı, yediyi çoktan geçmiştir.

çok sevip de hiçbir zaman geri döndüremeyeceklerinin en kötü tarafı, onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir. aniden.

gidenler gitmiş, bir tuhaf hüzün yakana yapışmıştır.

gözlerinden iki damla yaş süzülüverir, boğazın düğümlenir, yutkunursun.
ama yine de, göğsündeki o ince sızıyı taşırken bile gülümsemesini bilirsin sen.

çünkü senin gibilerin yüzüne, en çok da, böyle gülümsemeler yakışır. işte, cam gibi gözlerinle tam da böyle bakıyorken dünyaya büyük büyük, birkaç damla gözyaşın da bu yazıya son noktayı aniden koyuverir.

çünkü can yücel gibi sen de “içim rakı, dışım su" diyorsundur artık, "bu mahmur cinayette”.

Ozan Önen - 26 haziran 2010, cumartesi
bir ay tutulması gecesi, dağların denize dik uzandığı yer
********


Ne sıklıkla rakı içersiniz?

Yazı yazmanın kesin bir saati olmadığı gibi, rakı içmenin de bir saati yoktur. Buzdolabında her daim bir 35’lik bulunduranlar cumhuriyetindenim ve yazı yazdığım bazı gecelerde, bir başımayken rakı içtiğim daha sık bir durumdur. Çünkü rakının şöyle bir etkisi var: Özünüzün hatlarını daha da belirginleştiriyor. Bu bağlamda rakı, gerçekten kendinizi bulmak istediğiniz anlarda kendiliğinden gelir ve sizi bulur. Gece 2’de 3’te de olsa, hiç üşenmeden sağlam bir sofra kurarım kendime. Böyle anlarda muhtemelen enerjim de yüksek olur. O kafayla yazdığım yazıların, okuyanlara da benzer bir keyif halini vermesini istediğim için o geceyi özenle dizayn ederim ve gece sessizliğinde gelen rakı, bu noktada iyicil bir dosta dönüşür. Fakat genel intibanın aksine, sık alkol tüketen biri değilim ben. Rakının verdiği o ince keyif halini göz ardı edecek olursam, diyebilirim ki herhangi bir madde tüketmeksizin “kafası güzel” olmayı daha çok seviyorum. İnsan zihninin, her şeyi evirip çevirmeye yetecek denli güçlü olduğu kanaatindeyim ama zihninize iyi gelebileceğini düşündüğünüz birkaç yudumun da zararı olduğuna inanmam. Varsa da, yolda yürürken yuttuğumuz polenler kadar zararı vardır bunun. Yazı yazdığım geceler haricindeyse, alkolü de nadiren, sevdiğim insanlarla, kendimizi karamsar değil ama iyi hissettiğimiz yerlerde ve sıklıkla da açıkhavada tüketiyorum. Çünkü açıkhavada, neredeyse tüm içkiler lıkır lıkır gidiyor ve böyle anlarda içimdeki manzara izlenimcisi uyanıyor. Örneğin çok sevdiğim bir iki dostumlayken bile, her şey rakı içmeye müsaitse bile, ‘rakı içme hali’nde miyiz değil miyiz, enine boyuna bir yoklarız. Çünkü, ortada bir neden yokken “Hadi rakı içelim” demek, “Birer bira devirelim” demeye benzemiyor. Çünkü rakı, sizinle birlikte masaya oturan bir başkası gibi olup çıkıyor; doğruları söylettiren sessiz birine dönüşüyor; böyle bir konuk ağırlamak için kendinizi her zaman da hazır hissetmeyebiliyorsunuz. Bu bağlamda benim için, rakının içinde bir tür canlı molekülü barınıyor diyebilirim. Bu yüzden de belli bir saati yoktur onun ve Platon’un da yazdığı üzere, dostlar, şölene çağrılmadan gelirler. Rakı, siz çağırmadan sizi bulur ve o sizin kolunuza girince de “Hadi rakı içelim” deyiverirsiniz. En çok da, kendinize ve başkalarına karşı dürüstçe bir sevgi ve itiraf hali içinde olduğunuzda.

Rakınızı nasıl içersiniz?

Rakıyı önyargısız içerim. ... Rakı nasıl içilmelidir? Aslında buna benzer spesifik konuları konuşmak beni epey cezbeder ama fark ettim ki “rakı içme adabı” denilen şeye kendini fazla kaptıranlar var. “Rakı sek içilir”, “Rakı, sanılanın aksine balıkla asla tüketilmez” ya da “Rakıya buz konulmaz” gibi cümleler duyduğumu hatırlıyorum. Ben bir insanın kendisi için öznel genellemelerde bulunmasını anlarım ama başkalarının genellemeleri sizi kapsayan ve sınırlayan hallere dönüştüklerinde o genellemelere uyasınız gelmiyor. Rakıyı ayranla, şalgamla tüketeni var; buzlu içeni var buzsuz içeni var, suyla karıştıranı var, sek içeni var; tek içeni var, duble içeni var. Yani var oğlu var. Kim nasıl seviyorsa öyle içsin rakısını. Yaklaşık 1 saat bu konuşulmuştu. Hiçbirine de katılmamakla birlikte, “rakı adabı milliyetçiliği”nden yana değilim. Zaten rakı da, ezber bozdurmasıyla mühimdir benim için. Gün gelir bir avuç yeşil papaz erikle yapayalnızken içersiniz onu, gün gelir birkaç Türk ve Yunan dostla, Kavafis’ten, Kazancakis’ten, Homeros’tan dem vururken, Girit mezeleriyle, Ayvalık zeytinyağlılarıyla ve İzmir yeşillikleriyle donatılmış çok, çok güzel bir sofrada. Bu yüzden, rakının milliyeti de olmaz. Rakı bir Türk içkisi de değildir haliyle; rakı, milliyetsiz masaların içkisidir; zeytin, iğde ya da sakız ağaçlarının altında ne de güzel olur. Kafalara da defneden, zeytinden ya da papatyadan taçlar nasıl da yakışır. Rakıyı nasıl içerim sorusuna da şöyle yanıt vermek isterim bu yüzden: Rakıyı ezbere içmem. Çünkü rakı da Ege rüzgârı gibidir; düzen bozmayı bir hayli sever.


Hangi ortamda rakı içmeyi tercih edersiniz?

Mümkünse suyun içine konulmuş, beyaz ya da turkuaz renkli ahşap sandalye ve masalarda ve çıplak ayaklar suya değmekteyken. Ama o masalarda muhakkak çiçek de olsun. Canlı, toprağında. Daha da spesifik bir şey söylemek gerekirse, herhangi bir adanın genellikle “arka tarafı” diye tabir ettiğimiz, yerleşimden uzak kuytu kıyıları özel ilgi alanımda diyebilirim. ... Ama bu konuda daha fazla konuşarak kötü örnek olmak istemem. Yine de birinci tercihim Kaz Dağları’nın ve Edremit Körfezi’nin havasının ulaştığı Kuzey Ege kıyılarındaki küçük meyhanelerdir; olmadı, üç beş kişilik bir sandalda da pek güzel olur bu.


Hiç tatmamış birine rakıyı nasıl tarif edersiniz?

İlk tattığında bünyende züccaciyeye dalmış bir fil etkisi yaratıyor, sonrasındaysa yattığı yerden kalkmak bilmeyen bir aslan yavrusuna dönüşüyor.

Ozan Önen

Kaynak: http://amatorolarakseninleilgileniyorum.com/





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yaşamak / Cahit Zarifoğlu

İSTANBUL 1968 . Neden diye sormayın hemen. -Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz. Kişinin ihtiyaç duyunca aramasının binlerce çeşidi olmalı. Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak, arayacağımız yer bellidir. Bakınırız ve onun işaretlerini tanımakta güçlük çekmeyiz. Az sonra karşımızdadır o, merhamet bile olsa. Hemen fiyatını sorar bazılarımız, ama bazılarımızca da hayat pazarlık etmeye değmez . Söylenen ücreti her zaman açık duran cüzdanlarından çıkarır, -bütün dikkatleri ellerindeki YENİ'nin üzerinde olduğu için-dalgınlıkla karşılarındakilere teslim ederler. / Kandırılanlar aldanmamaya çalışanlar olmalı. Bırakın ihtiyacınız olanı fazla kazanarak karşılasınlar - Bir kravat alırken sevinin ve deyin ki "aradığımı biliyorum" Bu ona erişmenizin garantisi değildir ama, sıkıntımızın kaynağını bilmemiz bakımından tahammülümüzü artırır. A ma o bir düşünce belirmemişse kötü şekilde kaynağın açığındayız. "Sıkıntımın nedenini bilmiyorum" demekteyiz....

Yağmura Kaçan Şairler

Yaz yağmuru sıcak: Nasıl ki ağır bir damla düştüğünde sarsılır tüm yaprak. İşte öyle sarsılır yüreğim sen düştüğünde içime Erich Fried Bu yağmur kanımı boğan bir iplik Tenimde acısız yatan bir bıçak Bu yağmur yerde taş ve bende kemik Dayandıkça çisil çisil yağacak. Necip Fazıl Kırık ikindiler üstüne Kuşkulu bir yağmur yağıyordu Bekir Sıtkı Erdoğan yağmur dindi sevgilim bak dinle her şey dindi, acıysa dinmemiş halde. Behçet Aysan yağmur başlıyor fotoğrafta kurak bir ağaç bir giz her yüz Emre Gümüşdoğan (Abdullah Çelik) Yağmur damlalarını kıskanırım Öpücüklere fazla benzediğinden Louis Aragon Yağmurda öleyim, su çeksin bedenim Sokağın ortasında serseri bir ağaç gibi Anlasan, sen anlardın kalbim Göğün toprağa akıttığı o şehveti Ahmet Erhan Yağmurlar yağdı ve hiç dinmedi Her biri saydam çiçeklenen saçında Yağmurlar daha çok pencereler içindi Öksüzdüm gözyaşıydım dudağında Afşar Timuçin çünkü ben bir buluttum öldüğümde yağmur olacak ...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

geride kalan kalbinizse, mutlaka geri dönersiniz.

Kalbim: kalbinde misafir kalsın bu gece Refik Durbaş Yerinden oynayan kopan bir fırtına gibi Kalbim sağ yanımda. Alaeddin Özdenören Ey! Dünden bugüne taşınmış eşsiz kederiyle kabul gören geçmiş. Yazdım, harf harf yazdım yeryüzünün kalbine, acıdı kalbim. Oya Uysal Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim. Murat Tokay Yanlış daha baştan yanlış Bir şiirdi bu, biliyorum Ye belki ömrümüzün yakın geçmişi Bu kadar doğruydu ancak, kimbilir Kalbim unut bu şiiri Ahmet Telli En son evin önünde, Gözlerini açıyor delikanlı Ve kapıyor sonra hüzünle, Elini koyuyor kalbinin üzerine. Johann Ludwig Uhland bir tren makas değiştiriyor kalbimde bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle Altay Öktem Sen kalbime dokunmuş bir dostumsun, bu kalp daima seni anacak. Kalbine iyi bak. Şair görünüşlü adam. Unutulmak korkusuyla tedirgin Tükeniyor kalbimin direnci Aykırı sularda bungun Bir çürük tekne gibi Rüzgarını özlüyorum. Şükrü Erbaş Katılaşır onun kal...

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ecelinin Yaklaşması ve Ahiret Yolculuğuna Hazırlanması

Hz. Âişe der ki: "Resûlullah Aleyhisselam son zamanlarında: 'Allah'ı her türlü noksanlardan uzak tutar, O'na Kendi hamdi ile hamd ederim. Allah'tan yarlıganmamı diler ve O'na tevbe ederim' sözünü çoğaltınca: 'Yâ Rasûlallah! Ben ne diye 'Sübhanallah ve bihamdihi' sözünü çoğalttığını görüyorum? Sen bundan önce hiç böyle yapmazdın?' dedim. Resûlullah Aleyhisselam: 'Yüce Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi haber vermişti ki, o alâmeti gördüğüm zaman, Kendisine çok çok teşbih ve hamdiyle istiğfarda bulunacaktım. İşte o alâmeti gördüm: 'Allah'ın yardımı ve fetih gelince, sen de insanların fevc fevc Allah'ın dinine gireceklerini görünce, hemen Rabbini hamdiyle teşbih et, O'nun yarlıgamasını dile! Şüphe yok ki, O, tevbeleri çok kabul edendir!' [Nasr: 1-3] buyurdu." ... Nasr sûresi Allah tarafından bir davetçi idi, Resûlullahın dünyaya vedası idi." "Bugün size dininizi ikmâl..." (Mâide: 3) mealli ây...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Gülümseyişlerinin, sesinin ve öteki güzelliklerinin anısına tutkun olan kişi

4 Mayıs 1925  Sevgili ve Soylu Aliye,  Bana, geceleri sıkıntıyla ve uykusuzlukla nasıl baş ettiğimi soruyorsun. Bir mum gibi: Öyle ki, sabah olduğunda söndürüyor, ihtiyaç duyduğumda yeniden yakıyorum.  Tersine, dün gece iyi uyudum. Ama ben uykuyu uykusuzluk için seviyorum. Yeniden hazırım. Öyle gözüküyor ki ben, uyumak denen bu rahatı, dışarıdan bir rahatsızlık gibi gözüken o şeye tercih etmeyeceğim. O rahatlık seninle benim ellerimizde ve o rahatlık... bu karanlık gecede, hayaletlerle ve umutsuzlukla uzayıp giden zamanda, ah, şeytan bile telkinini esirgiyor şairden.  Pek çok kez telkin etti; kabul ediyorum. Yıllarca bunu arzuladım ve çok kötü şeyler yaptım: Gerçeklikle bağım koptu, uçtum, ayağım yerden kesildi. Bir kartal gibi dağa kaçtım. Deniz gibi çıplak ve dalgalıydım. Yaradılışın kötü doğası kalbimin kanını eli- me buladı. Kötülüğe iyilikle, iyi davranışla karşılık verdim. Yavaş yavaş bendeki iyi niyeti değiştirdiler. Kolay inanırlığı, rahatlığı, çocuk masumiye...

BLOGDA GEÇMİŞE YOLCULUK ŞUBAT 2022 NİSAN 2021

söyleyebileceğim her şeyi söyledim. O kadar da çok değilmiş. Louis-Ferdinand Céline ŞUBAT 2022 Sizi özleyeceğiz. Kaygılanmayın, başkası çıkar. * Hiç kimse terk etmez ülkesini ta ki ülke yorgun sesiyle Şunları diyene dek sana: Terk et beni. Kaç benden şimdi. Ne hale geldiğimi bilmiyorum şimdi. Fakat biliyorum ki herhangi bir yer benden daha güvenlidir. * "Sayısız günahlarımızı affeden Allâh’ın bir kulu olarak, neden bir suçu bağışlamayayım?" * Kuzugölü vadisinde çiçeklerle sohbet ederken, nerden bilecektim, sessizce derdini kuşlara ve kelebeklere anlattığını… Nerden bilecektim bu ceylan koşulu yiğidin, içinde onulmaz bir yara, tükenmez bir hüznün yer ettiğini… Habis tümörün sincice içine yerleşip sessizce Hasan’ımı kuşattığını…  * Akıllı telefonlarımız ile neredeyse obsesif bir ilişki içinde bulunduğumuzu ifade eden Han, insanların bu cihazlar aracılığıyla gerçek dünyadan bir kopuş yaşadığını ve sanal dünyanın içerisindeki sahte gerçekliğe kitlenip ka...

Babalar ve Oğullar

"...oğullar, dünya hayatının süsüdür..." Keht Suresi ayet 46 Oğlum Muradım'a Odur silen alnımdaki teri Sevecen eliyle. Ayaklarımı çelip de Beni yolun ortasında Deviren yorgunluk Ansızın siliniverir! Ve hazırım yeniden En uzak yollara gitmeye; İçimde bir sevinç Dudaklarımda bir gülüşle; Bu demektir ki Oğlum öptü beni; Omuzumda oturan, Kimsenin görmediği… Jose Marti Ana baba çocuğu doğduğu zaman, âdet, Akıllı olsun ister. Oysa akıllı olduğum için değil mi, Başıma gelen bunca belâ? Ondan işte şimdi bütün dileğim, Budalanın biri olsun çocuğum. Ömrü boyu rahat eder, en azından Müdür olur, nâzır olur. Su Tung Po ‘Oğlumu benden önce almayın’ diyen Yaşlı bir adamın bakışları Karanlıkta Vicdan gibi. Bejan Matur Bir başıma kalsam şehe, sultâna kul olmam Viran kalası hanede evlâd-ü ‘iyâl var Âşık Dertli Bu anda oğlunu tekdire değil, teselli ye muhtaç bulan annesi, gülümseyerek: «Oğlum» dedi, «hastalığının sebebi buysa müsterih ol, sen iyi olunca her şeyi ben yaparım.» Decameron B...