Ana içeriğe atla

rakıyı severim. kadınları da severim. ama rakı içen kadınları, daha çok severim

iri puntolarla aklınıza kazıdığınız, insanlık için küçük ama sizin için büyük bazı sahneler vardır. yaşım henüz beşti ve ellerimle masanın kenarına tutunmaya çalışıp parmak uçlarımda durarak, masanın üzerinde olup biteni izlemek için çırpınıyordum: masada rakı vardı. güzel de bir sofraydı. babam rakıyı severdi; annemse kokusundan bile hoşlanmazdı.

1989 yılbaşı gecesiydi ve babam rakısını yuvarlayıp sezen aksu şarkıları dinlerken, ben de babamın içtiği o şeyden içmek istedim. çünkü su katıyordun içine; o şeffaf içecek, bembeyaz oluveriyordu.

üstelik içinde cam gibi de buz küpleri vardı. hem de babam içiyorsa bu şeyi, o gerçekten de iyi bir şey olmalıydı. bu rakılı-rokalı yılbaşı ritüelini izledikçe, “içeceğim” diye tutturdum; babam bu isteğime direnince de çılgınlar gibi ağladım.

ardından babam -gözyaşlarıma dayanamamış olsa gerek- annemden ince belli bir çay bardağı istedi. bardağın içine rakıyı koydu, suyla karıştırdı ve “iç” dedi.

“buz da istiyorum” dedim. çünkü çocuklar isterler. “sen onu bir iç, buzlusunu da içersin. ama…”, dedi; “…bir dikişte içeceksin; bu öyle içilir.”

babamın söylediğini yaptım; bir yılbaşı gecesinde, beş yaşımdaki boyumla, bir çay bardağı dolusu rakıyı bir dikişte yuvarladım.

hayatımın ilk fondipinden sonra daha çok ağladığımı hatırlıyorum ve nihayetinde, yirmi yaşıma gelinceye kadar da bir damla rakı bile içemedim. içmeyi denediysem de, “bunun nesini seviyorsunuz?” bakışlarıyla rakı sofrasındaki arkadaşlarımı hep üzdüm.

babam da zaten böyle olsun diye öyle yapmıştı; yani, bir daha hiç rakı içmeyeyim diye. işte o akşam, rakı içme özgürlüğüm oldu benim ve en özgür olduğum zamanlarda içemediğim tek şeyin adı da rakı oluverdi, o geceden sonra.

*

sublime kavramının türkçe’de muadili olabilecek bir tek sözcük, aslına bakarsanız yok gibi çünkü ‘sublime’a karşılık birçok sözcük var türkçe’de: alâ, görkemli, muhteşem, asil, şaşaalı, heybetli, nev-i şahsına münhâsır ve tehlike duygusunu sen o güzelliğin dışında olduğun sürece hissettirmeyecek türde bir güzellik.

diyeceğim o ki, rakıyı bilemem ama güzellik ve estetik kriterlerime göre rakı içen bir kadın, “sublime” türdeki o güzelliğin ta kendisi oluyor.


rilke'nin tanımından yola çıkarak, daha da odaklanarak irdelemek istediğim soruysa şu: kim bu rakı içen kadın?

işte, dilim döndüğünce, verebildiğim yanıtlarım… tercihen, bu bölümü, rakı sofrasında okumanızı öneririm:

rakı içen kadın, kafası bozuk kadındır ama herkesin ortasında, kafasının bozukluğundan dem vurmaz. mutludur ama memnuniyetsizdir o kadın, keza, filozofların ve edebiyatçıların çoğu da memnuniyetsiz olduklarından edebiyat ve felsefe yaparlar; bu kadınlar, dertlidirler ama soğukkanlıdırlar ve bir filozof ya da edebiyatçı değilseler bile, dişi birer filozof edasıyla ve rakı eşliğinde dünyanın en ince duygusunu sana yaşatırlar.

kimileri der ki rakıyı fazla kaçıran erkek saçmalarken, rakıyı fazla kaçıran kadın en fazla aşkını itiraf eder, usturubuyla.

rakı içen kadının en eğri bir sözü bile, senin en doğru sözünden daha doğru olabilir. bir kadınla rakı içilen bir gecede, o kadından duymaya hiç alışık olmadığın uysallıkta ve derinlikte cümleler duyman kaçınılmazdır: iksirlenirsin, efsunlanırsın; tılsımlı olur bakışlar.

çünkü rakı içen bir kadının sıcak ama mesafeli o hâli, hayata dair bilgece sözler sarfetmeye çalışan budalaca bir adamdan daha estetik, daha meşru ve daha doğaldır. üstelik, rakı içen bir kadının sakalları da yoktur!

rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar. rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü.

büyük gülerler, büyük susarlar.

rakı içen bir kadın karşındaysa, susarak da anlaşabileceğin bir kadın karşındadır ve “eee, niçin konuşmuyorsun?” gibi bir soruyu asla duymaz, asla sormazsın. çünkü o kadınlar, susarak da konuşabilen kadınlardır.

bazen sadece susarak anlaşabileceğimiz insanlar girer hayatımıza ve onlarla konuşuyorsak, bilin ki başka sesleri susturuyoruzdur; hepsi bu.

işte, rakı içen kadın, o sesleri susturduğun kadının adıdır tam olarak.

rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez. ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar.

gün içinde aklına seksle ilgili yirmi sekiz şey gelse bile, rakı içen bir kadına baktığında aklına seks değil, uzaklar gelir. gitmeyi hep istediğin ama gitmeyi her defasında ertelediğin uzaklar gibidir rakı içen bir kadın. aklına türlü duygular gelir böyle anlarda: o kadının sert-sessiz sırlarına vakıf olmayı istersin… eğer biraz şansın da varsa, o sır kutuları sana bir bir açılır ve hiç tanımadığın ama hep yakınında olmak istediğin türlü duyguya muktedir olursun.

ve o kadınlar seni tutarlar: güneşli havalarda nasıl ki siyah camlı gözlüklerin gözlerindeyken izlersen dünyayı, o kadını da rüzgârlasaçlarının savrulduğu, radyosunda çok güzel şarkıların çaldığı bir otomobilin penceresinden, sanki hiç bitmesini istemediğin bir yolculuktaymışsın gibi, kafanı o otomobilin penceresinden uzatıp dışarıyı izler gibi, çeneni de avuç içine yerleştirip gizli bir hayranlıkla izlersin: ışığı, gözlerini alır. işte öyle bir güneşe bakmak ihtimaldir, öyle bir güneşten bakmaksa ihtilâl: eğer o kadının gözleriyle ona bakabilirsen, dostum evet, orada gizli bir ihtilâl gerçekleşiyordur. ay gibi de tutulursun.

o tutulmalarda bilirsin ki rakı içen kadının delicesine aşık olduğu ama bu aşkından hiçkimselere bahsetmediği karizmatik şairler vardır; ölesiye aşık olduğu karizmatik şairler, delirmiş yazarlar ve saçları dağınık, kalbi kırık, ağzı bozuk tuhaf rock yıldızları… tüm bu adamlar, o an, o masadan sana da gülümseyerek geçerler.

sonrasında, rakı içen kadının dudaklarından, hiç ummadığın anda, seni altüst eden iki sert-sessiz mısra aniden dökülüverir. tam da karnının üstüne, sağlı sollu kroşeler yemiş gibi kalırsın, ne diyeceğini bilemezsin. çünkü rakı içen kadın biraz da can yücel'dir. rakı içen kadının ağzından dökülen her söz, yollara serpilmiş gül yaprakları kadar kırmızı, erik çiçekleri kadar ferahtır ve o sözler iğde çiçeği kokusu gibi aklını başından alır: çünkü rakı içen kadın, bizzat baharın kendisidir. hanımeli gibi kokarlar, izmir gibi de özlenirler. o kadınlar…

keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.

o kadınlar, afet-i devrandır.

ve, rakı içen kadının elleri güzeldir.

şimdi, diyeceksiniz ki o nasıl oluyor? benim kriterlerime göre, gerçekten de böyledir bu. ben, o elleri öyle görmeyi severim.

ojeleri tazeyken, rakı bardağını tutuşunda dahi ince bir görkem yatar rakı içen bir kadının. kulağının arkasına, tazesinden bir çiçek o an çok yakışabilir ve genellikle o masada hiçbir zaman kulak arkasına konulacak türden bir çiçek yoktur ama sen bunu hayal edersin işte. hayal etmek, fena halde beleştir çünkü.

çünkü rakıda, ruhlarımızın tüm çingene dekoru saklıdır. ve yirmi altı yaşında bir gün, çok sevdiğin yazarların, şairlerin ve rock yıldızlarının gölgesinde, rakı içen kadınları sevdiğini anlamışsındır.

fuzuli gibi, sevilmektense sevmeyi tercih edersin; çünkü, “sevildiğinden asla emin olamazsın.”

rakı içen kadın en asil duygunun insanı mıdır bilemem ama rakı içen kadın yaz mevsiminin kadınıdır, kışı sevmez. rakıyı, akşam kavuniçi olmadan evvel içmez. rakı içen kadın, kokoreci ya da midyeyi belki de hiç sevmez ama taratoru, deniz börülcesini, ahtapot salatasını, terleteni, semizotunu ya da haydariyi de yadırgamaz. çünkü rakı içen kadın ege’yi ve akdeniz’i sever; mezeden anlar, yeşillikten de. kalamarı, rokası, peyniri, kavunu, üzümü, hep birlikte o masalarda bir güzel cunda gibi uzanırlar önünde. sakızlı türk kahvesi öncesinde ve sonrasında, “mis ada havası” yayılır öyle bir kadından dışarı, senin birazcık da koynuna doğru.

rakı içen kadın, tarzı değilmiş gibi olsa bile müzeyyen senar'dan şarkılar söyler; zeki müren’e ufak ufak eşlik eder ve o böyleyken, sen aklına uzun süredir gelmeyen duygularına iltifat ediliyormuş gibi hissedersin.

sen, sevdiğin türlü şeyden bahsederken dünyanın en mühim şeylerini anlatır gibi hissederken aslında hiçbir şey anlatmıyorsundur, ama o kadın seni dinler.

kimi zaman, aynı şeyi sen ona yaşatırsın… çünkü arada, ikinize ait bir dil çoktan yaratılmıştır o masada. ve çok sevdiğin şarkılar, o fondan sana sormadan geçerler.

sen, tanımadığı insanlara ilk isimleriyle hitap eden densizleri belki de hiç sevmezsin ama sezen aksu’ya “sezen” diye hitap eder rakı içen kadın ve bu senin fena halde hoşuna gider.

o kadın, leonard cohen’i de sever, tom waits’i de. o kadın, jeff buckley için üzülen kadındır ve rakı içen kadınlar nick cave harbiliğinde, bob dylankalitesinde, tanju okan gerçekliğinde, frank sinatra kalibresinde adamlara aşık olurlar… jim morrison gibi adamlar, böyle sahnelerde göz göze gelirler seninle, o kadının bakışlarının biraz arkasından. belki de tam da böyle anlarda, arka fonda, jeff buckley'den forget her çalıyordur.

biraz üzülürsün. ama o kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.

ve şarkı söyleyesi varsa öyle bir kadının, susmalısındır. izlemelisindir. dinlemelisindir. rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını. çünkü her şarkıda, “sezen” olur rakı içen kadın.

aradan birkaç şarkı, birkaç söz geçer.

rakı içen kadın, rakıyı lıkır lıkır içiyorsa başka bir anlamı oluverir o gecenin, rakıyı ağırdan alıyorsa bambaşka bir anlamı…

rakı içen kadın, adamın aklını alır diyorum, bak;
senin cebinde belki çok paran yoktur, ama o kadının yanındayken sen, bu asla bir sorun değildir.

çünkü bilirsin ki rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.

ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.

işte yuttuğun tüm o anahtarlar mideni sert sert sızlatırken; gözün, buzdolabındaki yarısı içilmiş 35’lik bir rakı şişesine takılıverir.

rakı içen bir kadın hayatına girdiyse, bilirsin ki senin için şu hayattaki en hüzünlü imgelerden biri de, yarısı içilmiş 35’lik rakı şişesi olup çıkıvermiştir.

çünkü bu yalnız anında böyle bir şişe varsa ortada, o sofrada bir kadın yoktur; bilirsin ki orada yalnız başına rakı içen bir erkek yaşıyordur ve o kadının uğruna kadeh kaldıran o erkek bizzat sensindir…

o 35’lik rakı şişesi, biraz da izmir'i sığdırır buzdolabına; çünkü, bir izmirvardır, böyle anlarda, senden içeri. biraz sonra da zaten ayvalıkolacaksındır, bilirsin.

rakı, böyle de hüzünlü ve dürüst sözler söyleyen bir arkadaşımızdır ve rakı içen bir kadın, senin rakıyla olan o tuhaf arkadaşlığına artık bir son vermen gerektiğini kendi varlığıyla sana hatırlatan en güzel şeyin adıdır.

çünkü rakı içen bir kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.

üstelik her yudumda, aklına bir de uğur mumcu geliyordur ve yaşın beşi, altıyı, yediyi çoktan geçmiştir.

çok sevip de hiçbir zaman geri döndüremeyeceklerinin en kötü tarafı, onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir. aniden.

gidenler gitmiş, bir tuhaf hüzün yakana yapışmıştır.

gözlerinden iki damla yaş süzülüverir, boğazın düğümlenir, yutkunursun.
ama yine de, göğsündeki o ince sızıyı taşırken bile gülümsemesini bilirsin sen.

çünkü senin gibilerin yüzüne, en çok da, böyle gülümsemeler yakışır. işte, cam gibi gözlerinle tam da böyle bakıyorken dünyaya büyük büyük, birkaç damla gözyaşın da bu yazıya son noktayı aniden koyuverir.

çünkü can yücel gibi sen de “içim rakı, dışım su" diyorsundur artık, "bu mahmur cinayette”.

Ozan Önen - 26 haziran 2010, cumartesi
bir ay tutulması gecesi, dağların denize dik uzandığı yer
********


Ne sıklıkla rakı içersiniz?

Yazı yazmanın kesin bir saati olmadığı gibi, rakı içmenin de bir saati yoktur. Buzdolabında her daim bir 35’lik bulunduranlar cumhuriyetindenim ve yazı yazdığım bazı gecelerde, bir başımayken rakı içtiğim daha sık bir durumdur. Çünkü rakının şöyle bir etkisi var: Özünüzün hatlarını daha da belirginleştiriyor. Bu bağlamda rakı, gerçekten kendinizi bulmak istediğiniz anlarda kendiliğinden gelir ve sizi bulur. Gece 2’de 3’te de olsa, hiç üşenmeden sağlam bir sofra kurarım kendime. Böyle anlarda muhtemelen enerjim de yüksek olur. O kafayla yazdığım yazıların, okuyanlara da benzer bir keyif halini vermesini istediğim için o geceyi özenle dizayn ederim ve gece sessizliğinde gelen rakı, bu noktada iyicil bir dosta dönüşür. Fakat genel intibanın aksine, sık alkol tüketen biri değilim ben. Rakının verdiği o ince keyif halini göz ardı edecek olursam, diyebilirim ki herhangi bir madde tüketmeksizin “kafası güzel” olmayı daha çok seviyorum. İnsan zihninin, her şeyi evirip çevirmeye yetecek denli güçlü olduğu kanaatindeyim ama zihninize iyi gelebileceğini düşündüğünüz birkaç yudumun da zararı olduğuna inanmam. Varsa da, yolda yürürken yuttuğumuz polenler kadar zararı vardır bunun. Yazı yazdığım geceler haricindeyse, alkolü de nadiren, sevdiğim insanlarla, kendimizi karamsar değil ama iyi hissettiğimiz yerlerde ve sıklıkla da açıkhavada tüketiyorum. Çünkü açıkhavada, neredeyse tüm içkiler lıkır lıkır gidiyor ve böyle anlarda içimdeki manzara izlenimcisi uyanıyor. Örneğin çok sevdiğim bir iki dostumlayken bile, her şey rakı içmeye müsaitse bile, ‘rakı içme hali’nde miyiz değil miyiz, enine boyuna bir yoklarız. Çünkü, ortada bir neden yokken “Hadi rakı içelim” demek, “Birer bira devirelim” demeye benzemiyor. Çünkü rakı, sizinle birlikte masaya oturan bir başkası gibi olup çıkıyor; doğruları söylettiren sessiz birine dönüşüyor; böyle bir konuk ağırlamak için kendinizi her zaman da hazır hissetmeyebiliyorsunuz. Bu bağlamda benim için, rakının içinde bir tür canlı molekülü barınıyor diyebilirim. Bu yüzden de belli bir saati yoktur onun ve Platon’un da yazdığı üzere, dostlar, şölene çağrılmadan gelirler. Rakı, siz çağırmadan sizi bulur ve o sizin kolunuza girince de “Hadi rakı içelim” deyiverirsiniz. En çok da, kendinize ve başkalarına karşı dürüstçe bir sevgi ve itiraf hali içinde olduğunuzda.

Rakınızı nasıl içersiniz?

Rakıyı önyargısız içerim. ... Rakı nasıl içilmelidir? Aslında buna benzer spesifik konuları konuşmak beni epey cezbeder ama fark ettim ki “rakı içme adabı” denilen şeye kendini fazla kaptıranlar var. “Rakı sek içilir”, “Rakı, sanılanın aksine balıkla asla tüketilmez” ya da “Rakıya buz konulmaz” gibi cümleler duyduğumu hatırlıyorum. Ben bir insanın kendisi için öznel genellemelerde bulunmasını anlarım ama başkalarının genellemeleri sizi kapsayan ve sınırlayan hallere dönüştüklerinde o genellemelere uyasınız gelmiyor. Rakıyı ayranla, şalgamla tüketeni var; buzlu içeni var buzsuz içeni var, suyla karıştıranı var, sek içeni var; tek içeni var, duble içeni var. Yani var oğlu var. Kim nasıl seviyorsa öyle içsin rakısını. Yaklaşık 1 saat bu konuşulmuştu. Hiçbirine de katılmamakla birlikte, “rakı adabı milliyetçiliği”nden yana değilim. Zaten rakı da, ezber bozdurmasıyla mühimdir benim için. Gün gelir bir avuç yeşil papaz erikle yapayalnızken içersiniz onu, gün gelir birkaç Türk ve Yunan dostla, Kavafis’ten, Kazancakis’ten, Homeros’tan dem vururken, Girit mezeleriyle, Ayvalık zeytinyağlılarıyla ve İzmir yeşillikleriyle donatılmış çok, çok güzel bir sofrada. Bu yüzden, rakının milliyeti de olmaz. Rakı bir Türk içkisi de değildir haliyle; rakı, milliyetsiz masaların içkisidir; zeytin, iğde ya da sakız ağaçlarının altında ne de güzel olur. Kafalara da defneden, zeytinden ya da papatyadan taçlar nasıl da yakışır. Rakıyı nasıl içerim sorusuna da şöyle yanıt vermek isterim bu yüzden: Rakıyı ezbere içmem. Çünkü rakı da Ege rüzgârı gibidir; düzen bozmayı bir hayli sever.


Hangi ortamda rakı içmeyi tercih edersiniz?

Mümkünse suyun içine konulmuş, beyaz ya da turkuaz renkli ahşap sandalye ve masalarda ve çıplak ayaklar suya değmekteyken. Ama o masalarda muhakkak çiçek de olsun. Canlı, toprağında. Daha da spesifik bir şey söylemek gerekirse, herhangi bir adanın genellikle “arka tarafı” diye tabir ettiğimiz, yerleşimden uzak kuytu kıyıları özel ilgi alanımda diyebilirim. ... Ama bu konuda daha fazla konuşarak kötü örnek olmak istemem. Yine de birinci tercihim Kaz Dağları’nın ve Edremit Körfezi’nin havasının ulaştığı Kuzey Ege kıyılarındaki küçük meyhanelerdir; olmadı, üç beş kişilik bir sandalda da pek güzel olur bu.


Hiç tatmamış birine rakıyı nasıl tarif edersiniz?

İlk tattığında bünyende züccaciyeye dalmış bir fil etkisi yaratıyor, sonrasındaysa yattığı yerden kalkmak bilmeyen bir aslan yavrusuna dönüşüyor.

Ozan Önen

Kaynak: http://amatorolarakseninleilgileniyorum.com/





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

IF THEY WANT TO LEAVE, HELP THEM GET OUT

You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are. You are just a human being relating with this person. As long as they still want to relate with you. If they reach a point where they don’t accept it anymore… Thank them for the time they gave you and walk away. That’s just the way it should happen. And then I hear, and the Chief Justice mentioned that there are many divorces being filed and people are alarmed. Why are you alarmed? You should celebrate that people who have been together and have reached a point where they no longer want to be together have taken the route that we have provided to dissolve the union. Because if it doesn’t happen this way, it may happen in other ways that we do not want. And the problem again with the law itself is that… And that is the challenge I faced with that couple. It says it is a no-fault divorce system. In other words, you don’t need to establish fault. In other jurisdictions, th...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

ÜMİT KÖTÜLÜKLERİN EN KÖTÜSÜDÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR

“Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!” “Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?” Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?” “Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?” “Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek,...

İSTEMEM EKSİK OLSUN

Cyrano de Bergerac’tan “İstemem eksik olsun” Tiradı. Seslendiren Rüştü Asyalı: — Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı? İstemem! Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip, taklalar mı atmalıyım? İstemem! Eksik olsun! Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli? İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret! Eksik olsun! Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? Eleştiriden mi çekinmeli? “Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı? İstemem! İstemem! Eksik olsun! Korkmak, tükenmek, bitmek… Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? İstemem! Eksik olsun! İstemem! Eksik olsun! Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek… ...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Şem’ü Pervâne; İran Edebiyatı ve Divan Şiirinde Ateşe Uçan Kelebekler

"يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ    "O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler." (Kur'an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet) Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi Duydum ki pervâne muma şöyle dedi: Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir, Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir? Sa‘dî-i Şîrâzî  Hali perişan bir pervâne vardı,  Ateşe helâl kıldı tatlı canını.  Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü,  Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu. Kâsım-ı Envâr Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi  Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da.  Seyf-i Fergânî Senin yanağının mumunu arzulamaktayım  Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi.  Seyf-i Fergânî Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı  Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk.  Ubeyd-i Zâkânî Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile  Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile. Ubeyd-i Zâkânî Sen mum sıfatlı olduğun i...

Evvel Zamandı

Bir vardı bir yoktu evvel zamandı Alnı kınalı gelinlerin duvağından sızardı ay ışığı Aşk; Tavan arası rutubetinde Naftalin kokulu bir bohçada El değmemiş, simli bir duaydı Aşık; Kirli şehrin sokak aralarında hayatı tekmeleyen cananın avuçlarına ömrünü akıtan az yaşayıp çok ölendi Hayat; Gece ve gündüz kavgasında serçeleri saklayan , Öksüz çocukların saçlarını okşayan Mazlumun alnını öpen Aşıkların duasıyla ağlayandı Zaman/e ; kadir kıymet bilmeyen üstünde tepinirken son nefesini veren aşığı oldum olası hiç sevmeyendi. EzHeR

Yoruldum Yaşamaktan Yurdumda

Yoruldum yaşamaktan yurdumda, İçimde engin kırlara açılma özlemi, Bırakıp gideceğim kulübemi, Çekip gideceğim hırsız ve hayta. Kendime bir barınak arayarak Gideceğim günün ak pürçeklerinde. Ve en iyi dostum beni vurmak için Bileyecek bıçağını çizmesinde. Çayırlık boyunca kıvrılan sarı yol İlkbahara ve güneşe bürünmüşken, Adını kalbimde taşıdığım Kovacak beni eşikten. Yeniden döneceğim baba ocağına, Yadırgı bir sevinçle avunacağım, Ve yeşil bir akşam, altında pencerenin Koluyla mintanımın kendimi asacağım. Çit kıyısındaki akça söğütler Başlarını daha bir sevecen eğecekler. Ve öylece, yıkamadan beni Köpek uluması altında gömecekler. Ve ay yüzerek durmamacasına, Göllere küreklerini indirerek, Ve sürdürecek yaşamasını Rusya Avlularda ağlayarak ve hora teperek. Sergey Yesenin Çeviri: Ataol Behramoğlu

Mutlu Bir Hayat

Bereketli hasatların olduğu yıllara rastladı yaşlılığı. Ne depremler vardı, ne kuraklık, ne de sel baskınları. Sanki bir düzene girmişti mevsimlerin değişmesi, Yıldızlar daha parlak, güneş daha güçlüydü. En uzak illerde bile savaşlar sürmüyordu artık. Birbirleriyle dost geçinen kuşaklar yetişmişti. Alay konusu olmaktan çıkmıştı insanın akılcı yanı. Acı geliyordu ona böyle yenilenmiş bir dünyaya veda etmek. Utanç ve kıskançlık duyuyordu kuşkusundan, Yaralı belleği de kendisiyle yok olacak diye mutluydu. Ölümünden iki gün sonra bir kasırga kavurdu kıyıları. Yüz yıldır sönmüş duran yanardağlardan dumanlar tüttü. Lavlar yayıldı ormanlara, bağlara, kasabalara. Ve savaş başladı adalardaki bir çatışmayla. Czeslaw  MILOSZ Çeviri : Cevat ÇAPAN

İmam-ı Şâfiî'nin Şiirlerinden Seçmeler

BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN Bırak günleri dilediğini yapsın Razı ol hükmedince kader Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın Bâki değil dünyadaki zorluklar Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde Ahlâkın müsamaha ve vefa Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta Örtüsü olması seni sevindirir yine de Cömertlikle setret ki her ayıbı Örter denilir cömertlik Sakın gösterme düşmanlarına zillet Belâdır üzüntünle onları sevindirmek Cimriden yardım umma Ateşte susayan için su yok Rızkını eksiltmez ağırdan alış Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak Ne hüzün devam eder ne sevinç Ne sıkıntı, ne rahatlık Eğer kalbin kanaatkarsa Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa Kimin inerse meydanına ölümler Ne gök korur onu, ne de yer Allah’ın mülkü geniştir ama Feza daralır hükmettiğinde kader Aldırma vefasız günlere hiç Fayda vermiyor ölüme ilaç GAM Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla Ne zaruretler memnuniyet a...