Ana içeriğe atla

rakıyı severim. kadınları da severim. ama rakı içen kadınları, daha çok severim

iri puntolarla aklınıza kazıdığınız, insanlık için küçük ama sizin için büyük bazı sahneler vardır. yaşım henüz beşti ve ellerimle masanın kenarına tutunmaya çalışıp parmak uçlarımda durarak, masanın üzerinde olup biteni izlemek için çırpınıyordum: masada rakı vardı. güzel de bir sofraydı. babam rakıyı severdi; annemse kokusundan bile hoşlanmazdı.

1989 yılbaşı gecesiydi ve babam rakısını yuvarlayıp sezen aksu şarkıları dinlerken, ben de babamın içtiği o şeyden içmek istedim. çünkü su katıyordun içine; o şeffaf içecek, bembeyaz oluveriyordu.

üstelik içinde cam gibi de buz küpleri vardı. hem de babam içiyorsa bu şeyi, o gerçekten de iyi bir şey olmalıydı. bu rakılı-rokalı yılbaşı ritüelini izledikçe, “içeceğim” diye tutturdum; babam bu isteğime direnince de çılgınlar gibi ağladım.

ardından babam -gözyaşlarıma dayanamamış olsa gerek- annemden ince belli bir çay bardağı istedi. bardağın içine rakıyı koydu, suyla karıştırdı ve “iç” dedi.

“buz da istiyorum” dedim. çünkü çocuklar isterler. “sen onu bir iç, buzlusunu da içersin. ama…”, dedi; “…bir dikişte içeceksin; bu öyle içilir.”

babamın söylediğini yaptım; bir yılbaşı gecesinde, beş yaşımdaki boyumla, bir çay bardağı dolusu rakıyı bir dikişte yuvarladım.

hayatımın ilk fondipinden sonra daha çok ağladığımı hatırlıyorum ve nihayetinde, yirmi yaşıma gelinceye kadar da bir damla rakı bile içemedim. içmeyi denediysem de, “bunun nesini seviyorsunuz?” bakışlarıyla rakı sofrasındaki arkadaşlarımı hep üzdüm.

babam da zaten böyle olsun diye öyle yapmıştı; yani, bir daha hiç rakı içmeyeyim diye. işte o akşam, rakı içme özgürlüğüm oldu benim ve en özgür olduğum zamanlarda içemediğim tek şeyin adı da rakı oluverdi, o geceden sonra.

*

sublime kavramının türkçe’de muadili olabilecek bir tek sözcük, aslına bakarsanız yok gibi çünkü ‘sublime’a karşılık birçok sözcük var türkçe’de: alâ, görkemli, muhteşem, asil, şaşaalı, heybetli, nev-i şahsına münhâsır ve tehlike duygusunu sen o güzelliğin dışında olduğun sürece hissettirmeyecek türde bir güzellik.

diyeceğim o ki, rakıyı bilemem ama güzellik ve estetik kriterlerime göre rakı içen bir kadın, “sublime” türdeki o güzelliğin ta kendisi oluyor.


rilke'nin tanımından yola çıkarak, daha da odaklanarak irdelemek istediğim soruysa şu: kim bu rakı içen kadın?

işte, dilim döndüğünce, verebildiğim yanıtlarım… tercihen, bu bölümü, rakı sofrasında okumanızı öneririm:

rakı içen kadın, kafası bozuk kadındır ama herkesin ortasında, kafasının bozukluğundan dem vurmaz. mutludur ama memnuniyetsizdir o kadın, keza, filozofların ve edebiyatçıların çoğu da memnuniyetsiz olduklarından edebiyat ve felsefe yaparlar; bu kadınlar, dertlidirler ama soğukkanlıdırlar ve bir filozof ya da edebiyatçı değilseler bile, dişi birer filozof edasıyla ve rakı eşliğinde dünyanın en ince duygusunu sana yaşatırlar.

kimileri der ki rakıyı fazla kaçıran erkek saçmalarken, rakıyı fazla kaçıran kadın en fazla aşkını itiraf eder, usturubuyla.

rakı içen kadının en eğri bir sözü bile, senin en doğru sözünden daha doğru olabilir. bir kadınla rakı içilen bir gecede, o kadından duymaya hiç alışık olmadığın uysallıkta ve derinlikte cümleler duyman kaçınılmazdır: iksirlenirsin, efsunlanırsın; tılsımlı olur bakışlar.

çünkü rakı içen bir kadının sıcak ama mesafeli o hâli, hayata dair bilgece sözler sarfetmeye çalışan budalaca bir adamdan daha estetik, daha meşru ve daha doğaldır. üstelik, rakı içen bir kadının sakalları da yoktur!

rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar. rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü.

büyük gülerler, büyük susarlar.

rakı içen bir kadın karşındaysa, susarak da anlaşabileceğin bir kadın karşındadır ve “eee, niçin konuşmuyorsun?” gibi bir soruyu asla duymaz, asla sormazsın. çünkü o kadınlar, susarak da konuşabilen kadınlardır.

bazen sadece susarak anlaşabileceğimiz insanlar girer hayatımıza ve onlarla konuşuyorsak, bilin ki başka sesleri susturuyoruzdur; hepsi bu.

işte, rakı içen kadın, o sesleri susturduğun kadının adıdır tam olarak.

rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez. ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar.

gün içinde aklına seksle ilgili yirmi sekiz şey gelse bile, rakı içen bir kadına baktığında aklına seks değil, uzaklar gelir. gitmeyi hep istediğin ama gitmeyi her defasında ertelediğin uzaklar gibidir rakı içen bir kadın. aklına türlü duygular gelir böyle anlarda: o kadının sert-sessiz sırlarına vakıf olmayı istersin… eğer biraz şansın da varsa, o sır kutuları sana bir bir açılır ve hiç tanımadığın ama hep yakınında olmak istediğin türlü duyguya muktedir olursun.

ve o kadınlar seni tutarlar: güneşli havalarda nasıl ki siyah camlı gözlüklerin gözlerindeyken izlersen dünyayı, o kadını da rüzgârlasaçlarının savrulduğu, radyosunda çok güzel şarkıların çaldığı bir otomobilin penceresinden, sanki hiç bitmesini istemediğin bir yolculuktaymışsın gibi, kafanı o otomobilin penceresinden uzatıp dışarıyı izler gibi, çeneni de avuç içine yerleştirip gizli bir hayranlıkla izlersin: ışığı, gözlerini alır. işte öyle bir güneşe bakmak ihtimaldir, öyle bir güneşten bakmaksa ihtilâl: eğer o kadının gözleriyle ona bakabilirsen, dostum evet, orada gizli bir ihtilâl gerçekleşiyordur. ay gibi de tutulursun.

o tutulmalarda bilirsin ki rakı içen kadının delicesine aşık olduğu ama bu aşkından hiçkimselere bahsetmediği karizmatik şairler vardır; ölesiye aşık olduğu karizmatik şairler, delirmiş yazarlar ve saçları dağınık, kalbi kırık, ağzı bozuk tuhaf rock yıldızları… tüm bu adamlar, o an, o masadan sana da gülümseyerek geçerler.

sonrasında, rakı içen kadının dudaklarından, hiç ummadığın anda, seni altüst eden iki sert-sessiz mısra aniden dökülüverir. tam da karnının üstüne, sağlı sollu kroşeler yemiş gibi kalırsın, ne diyeceğini bilemezsin. çünkü rakı içen kadın biraz da can yücel'dir. rakı içen kadının ağzından dökülen her söz, yollara serpilmiş gül yaprakları kadar kırmızı, erik çiçekleri kadar ferahtır ve o sözler iğde çiçeği kokusu gibi aklını başından alır: çünkü rakı içen kadın, bizzat baharın kendisidir. hanımeli gibi kokarlar, izmir gibi de özlenirler. o kadınlar…

keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.

o kadınlar, afet-i devrandır.

ve, rakı içen kadının elleri güzeldir.

şimdi, diyeceksiniz ki o nasıl oluyor? benim kriterlerime göre, gerçekten de böyledir bu. ben, o elleri öyle görmeyi severim.

ojeleri tazeyken, rakı bardağını tutuşunda dahi ince bir görkem yatar rakı içen bir kadının. kulağının arkasına, tazesinden bir çiçek o an çok yakışabilir ve genellikle o masada hiçbir zaman kulak arkasına konulacak türden bir çiçek yoktur ama sen bunu hayal edersin işte. hayal etmek, fena halde beleştir çünkü.

çünkü rakıda, ruhlarımızın tüm çingene dekoru saklıdır. ve yirmi altı yaşında bir gün, çok sevdiğin yazarların, şairlerin ve rock yıldızlarının gölgesinde, rakı içen kadınları sevdiğini anlamışsındır.

fuzuli gibi, sevilmektense sevmeyi tercih edersin; çünkü, “sevildiğinden asla emin olamazsın.”

rakı içen kadın en asil duygunun insanı mıdır bilemem ama rakı içen kadın yaz mevsiminin kadınıdır, kışı sevmez. rakıyı, akşam kavuniçi olmadan evvel içmez. rakı içen kadın, kokoreci ya da midyeyi belki de hiç sevmez ama taratoru, deniz börülcesini, ahtapot salatasını, terleteni, semizotunu ya da haydariyi de yadırgamaz. çünkü rakı içen kadın ege’yi ve akdeniz’i sever; mezeden anlar, yeşillikten de. kalamarı, rokası, peyniri, kavunu, üzümü, hep birlikte o masalarda bir güzel cunda gibi uzanırlar önünde. sakızlı türk kahvesi öncesinde ve sonrasında, “mis ada havası” yayılır öyle bir kadından dışarı, senin birazcık da koynuna doğru.

rakı içen kadın, tarzı değilmiş gibi olsa bile müzeyyen senar'dan şarkılar söyler; zeki müren’e ufak ufak eşlik eder ve o böyleyken, sen aklına uzun süredir gelmeyen duygularına iltifat ediliyormuş gibi hissedersin.

sen, sevdiğin türlü şeyden bahsederken dünyanın en mühim şeylerini anlatır gibi hissederken aslında hiçbir şey anlatmıyorsundur, ama o kadın seni dinler.

kimi zaman, aynı şeyi sen ona yaşatırsın… çünkü arada, ikinize ait bir dil çoktan yaratılmıştır o masada. ve çok sevdiğin şarkılar, o fondan sana sormadan geçerler.

sen, tanımadığı insanlara ilk isimleriyle hitap eden densizleri belki de hiç sevmezsin ama sezen aksu’ya “sezen” diye hitap eder rakı içen kadın ve bu senin fena halde hoşuna gider.

o kadın, leonard cohen’i de sever, tom waits’i de. o kadın, jeff buckley için üzülen kadındır ve rakı içen kadınlar nick cave harbiliğinde, bob dylankalitesinde, tanju okan gerçekliğinde, frank sinatra kalibresinde adamlara aşık olurlar… jim morrison gibi adamlar, böyle sahnelerde göz göze gelirler seninle, o kadının bakışlarının biraz arkasından. belki de tam da böyle anlarda, arka fonda, jeff buckley'den forget her çalıyordur.

biraz üzülürsün. ama o kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.

ve şarkı söyleyesi varsa öyle bir kadının, susmalısındır. izlemelisindir. dinlemelisindir. rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını. çünkü her şarkıda, “sezen” olur rakı içen kadın.

aradan birkaç şarkı, birkaç söz geçer.

rakı içen kadın, rakıyı lıkır lıkır içiyorsa başka bir anlamı oluverir o gecenin, rakıyı ağırdan alıyorsa bambaşka bir anlamı…

rakı içen kadın, adamın aklını alır diyorum, bak;
senin cebinde belki çok paran yoktur, ama o kadının yanındayken sen, bu asla bir sorun değildir.

çünkü bilirsin ki rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.

ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.

işte yuttuğun tüm o anahtarlar mideni sert sert sızlatırken; gözün, buzdolabındaki yarısı içilmiş 35’lik bir rakı şişesine takılıverir.

rakı içen bir kadın hayatına girdiyse, bilirsin ki senin için şu hayattaki en hüzünlü imgelerden biri de, yarısı içilmiş 35’lik rakı şişesi olup çıkıvermiştir.

çünkü bu yalnız anında böyle bir şişe varsa ortada, o sofrada bir kadın yoktur; bilirsin ki orada yalnız başına rakı içen bir erkek yaşıyordur ve o kadının uğruna kadeh kaldıran o erkek bizzat sensindir…

o 35’lik rakı şişesi, biraz da izmir'i sığdırır buzdolabına; çünkü, bir izmirvardır, böyle anlarda, senden içeri. biraz sonra da zaten ayvalıkolacaksındır, bilirsin.

rakı, böyle de hüzünlü ve dürüst sözler söyleyen bir arkadaşımızdır ve rakı içen bir kadın, senin rakıyla olan o tuhaf arkadaşlığına artık bir son vermen gerektiğini kendi varlığıyla sana hatırlatan en güzel şeyin adıdır.

çünkü rakı içen bir kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.

üstelik her yudumda, aklına bir de uğur mumcu geliyordur ve yaşın beşi, altıyı, yediyi çoktan geçmiştir.

çok sevip de hiçbir zaman geri döndüremeyeceklerinin en kötü tarafı, onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir. aniden.

gidenler gitmiş, bir tuhaf hüzün yakana yapışmıştır.

gözlerinden iki damla yaş süzülüverir, boğazın düğümlenir, yutkunursun.
ama yine de, göğsündeki o ince sızıyı taşırken bile gülümsemesini bilirsin sen.

çünkü senin gibilerin yüzüne, en çok da, böyle gülümsemeler yakışır. işte, cam gibi gözlerinle tam da böyle bakıyorken dünyaya büyük büyük, birkaç damla gözyaşın da bu yazıya son noktayı aniden koyuverir.

çünkü can yücel gibi sen de “içim rakı, dışım su" diyorsundur artık, "bu mahmur cinayette”.

Ozan Önen - 26 haziran 2010, cumartesi
bir ay tutulması gecesi, dağların denize dik uzandığı yer
********


Ne sıklıkla rakı içersiniz?

Yazı yazmanın kesin bir saati olmadığı gibi, rakı içmenin de bir saati yoktur. Buzdolabında her daim bir 35’lik bulunduranlar cumhuriyetindenim ve yazı yazdığım bazı gecelerde, bir başımayken rakı içtiğim daha sık bir durumdur. Çünkü rakının şöyle bir etkisi var: Özünüzün hatlarını daha da belirginleştiriyor. Bu bağlamda rakı, gerçekten kendinizi bulmak istediğiniz anlarda kendiliğinden gelir ve sizi bulur. Gece 2’de 3’te de olsa, hiç üşenmeden sağlam bir sofra kurarım kendime. Böyle anlarda muhtemelen enerjim de yüksek olur. O kafayla yazdığım yazıların, okuyanlara da benzer bir keyif halini vermesini istediğim için o geceyi özenle dizayn ederim ve gece sessizliğinde gelen rakı, bu noktada iyicil bir dosta dönüşür. Fakat genel intibanın aksine, sık alkol tüketen biri değilim ben. Rakının verdiği o ince keyif halini göz ardı edecek olursam, diyebilirim ki herhangi bir madde tüketmeksizin “kafası güzel” olmayı daha çok seviyorum. İnsan zihninin, her şeyi evirip çevirmeye yetecek denli güçlü olduğu kanaatindeyim ama zihninize iyi gelebileceğini düşündüğünüz birkaç yudumun da zararı olduğuna inanmam. Varsa da, yolda yürürken yuttuğumuz polenler kadar zararı vardır bunun. Yazı yazdığım geceler haricindeyse, alkolü de nadiren, sevdiğim insanlarla, kendimizi karamsar değil ama iyi hissettiğimiz yerlerde ve sıklıkla da açıkhavada tüketiyorum. Çünkü açıkhavada, neredeyse tüm içkiler lıkır lıkır gidiyor ve böyle anlarda içimdeki manzara izlenimcisi uyanıyor. Örneğin çok sevdiğim bir iki dostumlayken bile, her şey rakı içmeye müsaitse bile, ‘rakı içme hali’nde miyiz değil miyiz, enine boyuna bir yoklarız. Çünkü, ortada bir neden yokken “Hadi rakı içelim” demek, “Birer bira devirelim” demeye benzemiyor. Çünkü rakı, sizinle birlikte masaya oturan bir başkası gibi olup çıkıyor; doğruları söylettiren sessiz birine dönüşüyor; böyle bir konuk ağırlamak için kendinizi her zaman da hazır hissetmeyebiliyorsunuz. Bu bağlamda benim için, rakının içinde bir tür canlı molekülü barınıyor diyebilirim. Bu yüzden de belli bir saati yoktur onun ve Platon’un da yazdığı üzere, dostlar, şölene çağrılmadan gelirler. Rakı, siz çağırmadan sizi bulur ve o sizin kolunuza girince de “Hadi rakı içelim” deyiverirsiniz. En çok da, kendinize ve başkalarına karşı dürüstçe bir sevgi ve itiraf hali içinde olduğunuzda.

Rakınızı nasıl içersiniz?

Rakıyı önyargısız içerim. ... Rakı nasıl içilmelidir? Aslında buna benzer spesifik konuları konuşmak beni epey cezbeder ama fark ettim ki “rakı içme adabı” denilen şeye kendini fazla kaptıranlar var. “Rakı sek içilir”, “Rakı, sanılanın aksine balıkla asla tüketilmez” ya da “Rakıya buz konulmaz” gibi cümleler duyduğumu hatırlıyorum. Ben bir insanın kendisi için öznel genellemelerde bulunmasını anlarım ama başkalarının genellemeleri sizi kapsayan ve sınırlayan hallere dönüştüklerinde o genellemelere uyasınız gelmiyor. Rakıyı ayranla, şalgamla tüketeni var; buzlu içeni var buzsuz içeni var, suyla karıştıranı var, sek içeni var; tek içeni var, duble içeni var. Yani var oğlu var. Kim nasıl seviyorsa öyle içsin rakısını. Yaklaşık 1 saat bu konuşulmuştu. Hiçbirine de katılmamakla birlikte, “rakı adabı milliyetçiliği”nden yana değilim. Zaten rakı da, ezber bozdurmasıyla mühimdir benim için. Gün gelir bir avuç yeşil papaz erikle yapayalnızken içersiniz onu, gün gelir birkaç Türk ve Yunan dostla, Kavafis’ten, Kazancakis’ten, Homeros’tan dem vururken, Girit mezeleriyle, Ayvalık zeytinyağlılarıyla ve İzmir yeşillikleriyle donatılmış çok, çok güzel bir sofrada. Bu yüzden, rakının milliyeti de olmaz. Rakı bir Türk içkisi de değildir haliyle; rakı, milliyetsiz masaların içkisidir; zeytin, iğde ya da sakız ağaçlarının altında ne de güzel olur. Kafalara da defneden, zeytinden ya da papatyadan taçlar nasıl da yakışır. Rakıyı nasıl içerim sorusuna da şöyle yanıt vermek isterim bu yüzden: Rakıyı ezbere içmem. Çünkü rakı da Ege rüzgârı gibidir; düzen bozmayı bir hayli sever.


Hangi ortamda rakı içmeyi tercih edersiniz?

Mümkünse suyun içine konulmuş, beyaz ya da turkuaz renkli ahşap sandalye ve masalarda ve çıplak ayaklar suya değmekteyken. Ama o masalarda muhakkak çiçek de olsun. Canlı, toprağında. Daha da spesifik bir şey söylemek gerekirse, herhangi bir adanın genellikle “arka tarafı” diye tabir ettiğimiz, yerleşimden uzak kuytu kıyıları özel ilgi alanımda diyebilirim. ... Ama bu konuda daha fazla konuşarak kötü örnek olmak istemem. Yine de birinci tercihim Kaz Dağları’nın ve Edremit Körfezi’nin havasının ulaştığı Kuzey Ege kıyılarındaki küçük meyhanelerdir; olmadı, üç beş kişilik bir sandalda da pek güzel olur bu.


Hiç tatmamış birine rakıyı nasıl tarif edersiniz?

İlk tattığında bünyende züccaciyeye dalmış bir fil etkisi yaratıyor, sonrasındaysa yattığı yerden kalkmak bilmeyen bir aslan yavrusuna dönüşüyor.

Ozan Önen

Kaynak: http://amatorolarakseninleilgileniyorum.com/





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Eski Zaman Âşığı

Ben eski zaman âşığıyım Sevda çeker düşünürüm ağlarım Bazen tilki kadar kurnaz bazen akılsız Bazen çocuk gibiyim bazen bakakalırım. Herkes âşık olur sevdalanır Bir yolu var gönül çekmenin de Benimki sevda değil ateşten gömlek Bir kor düşmüş ışıl ışıl yanar içimde Ama ben eski zaman âşığıyım Sevmek kadar kanatlanmak da gelir elimden Gece hayalimde gündüz fikrimde Ela gözlü o yâr çıkmaz gönülden. Oktay Rifat

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların hepsi de onun gibi şairdir.”   Steal  Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî (Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı;  Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.) Hayretî ** Gam leşkerinden ister isen olasın emîn Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr  (Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen,  Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.) ** Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana  (Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım;  senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.) ** Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana  (Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık.  Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ...

Francesco Petrarca AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124 Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri. Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek. Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun. Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden. 125 Se 'I pensier che mi strugge Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge,       belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;      daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, ...

Br aşktan geriye suskunluk kalır

dediler: kalbi susmuş bir adamdır bu! terk edin! eli düzgün yüzü güzel bir ölüm getirin ona! Veysi Erdoğan Bari sen susma, yolun kıyısında açan gelincik Sustuk biz, kendi içimize gömüldük Ahmet Erhan marifet susmaktır demiş bir derviş, bilmiyorum kim unutmak olmalı belki Mehmet Solak ya da bir adamın eskisi bir adamın eksiği mesela hep karanlıkta açması kendini ve sürekli suskunluğa düşmesi Kenan Çağan Söz biter, gönül susar Felakettir… Adige Batur Duy feryad etmede her an bu ney, Anlatır hep ayrılıklardan bu ney. Der ki feryadım kamışlıktan gelir, Duysa her kim, gözlerinden kan gelir. Ayrılıktan parçalanmış bir yürek İsterim ben, derdimi dökmem gerek. Kim ki aslından ayırmış canını, Öyle bekler, öyle vuslat anını. Ağladım her yerde hep ah eyledim, Gördüğüm her kul için dostum dedim. Herkesin zannında dost oldum ama, Kimse talip olmadı esrarıma. Hiç değil feryadıma sırrım uzak, Nerde bir göz, nerde bir candan kulak? Aynadır ten ca...

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün

Tatlı dilli sultanım hayırlı sabahlar sana Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana Hayret içreyim güzelliğinin ve tatlı sıfatlarının karşısında Ruhum ve canımsın, en tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında Hayatım ve rahatım olan sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Hayırlı sabahlar sana ey kadehi elinde sekranım benim Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim Dokuzuncu semaya çıkarsalar da beni, maksum sensin benim İstemem gayrını, siyah yay kaşlarınla sen yetersin bana Ey zülfünün tutsağı olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından Siyah gözlerinle beyaz kolların eritti beni bir mumu gibi Dilim aşkından tutuktur şimdi eriyen bir mumum sanki İçince hilale döndüm öten tuti kuşundan ne farkım var ki Ey bülbülle hem feryat olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi b...

İBNU'L KAYYIM EL CEVZİYYE'NİN AŞIKLAR KİTABI'NDA GEÇEN ŞİİRLER

Bende olan aşk taşta olsa ikiye ayrılırdı. Rüzgarda olsa, esintisi duyulmaz olurdu. Allah’a tevbe edersem seni her andığımda; Yazılmaz bana artık hiçbir günah. Sonra bitecek... O bir saatçik idi ancak, işte bu da tümden gidecek ve zail olacak. *** Arzusunun çokluğundan seven, tadar teselliyi Ben Leyla’dan bunu tatmadım. Onun vuslatından en fazla ulaştığım Şimşeğin çakması gibi gerçekleşmeyen beklentilerdir. *** Onlar için ağlıyorum için için, ne garib, Ve soruyorum her gördüğüme, onlarsa yanıbaşımda Arıyor gözlerim onları oysa gözbebeğimdeler Kalbim onlara iştiyak duyuyor onlarsa göğsümde. *** Ey kalbimde ve ruhumda kaim olan Gözümden ve nazarımdan uzak olan Ruhumu göremezsem bile evet sen osun Ey bana her yakından yakın olan. *** Hayalin gözümde zikrin dilimde Mekanın kalbimde, nereye kayboluyorsun? *** Aşk, yeretti bende, sen değilken benim için Aşktan ne önemli ne de önemsiz Beni küçümsedin Çabaladım ben de nefsimi küçümsemeye Seni hakir gören ikram edilenlerden değildir Düşmanlarım...

Şiir Okuyan Kızlar

zamanın nedensiz tutunanlara.. I Kalbi eve dönen yoksulların bir şarkıyı taşıyacak kadar sahil görmemiş yabanlıklar büyüten yalnızlığı! Sen, sise doğru yürü! Şarkı söyleyebileceğin bir kıyı, duyabileceğin bir kulak, yabanlığını örteceğin tülden bir sis genç bir kızın eski güzelliklere duyduğu üzünçtür. Hatırla ve yakar sessizliğine: geçmişine. üzünç ki, susadıkça acıktırır tenimizi. II Denizin üstünde dolaşan uyku, düşlerde gezinen göz! Zaman ki, eskitilmiş güzelliklerin kanatlanmasıdır. Ayrılmak tüketmektir eksiltili sözü, eskitmektir. Sızı, kalbe el veriyor: gölgen yalnızlıkların güz karaltısı. Hatırla uzaklığı, unuttuğun düşlerin karaltısını. III Şiir: suskun kız, Ne kadar da çok benziyorsun yalnızlığıma. Ahmet Bozkurt