Ana içeriğe atla

Babam ‘Trevanian’ Türkiye’de çok sevildiğini biliyordu

İşte muhteşem Rodney William Whitaker'a, yani Trevanian'a dair bilmediğiniz her şey..


Okuyacağınız röportaj, Leaving Sophie Dean adlı romanı yakında bizde de yayımlanacak olan Alexandra Whitaker adlı yazarla yapıldı. Ama benim için bu röportajın önemi başka. Kendisi; Şibumi, Katya'nın Yazı, Kasaba, İnci Sokağı gibi romanların yaratıcısı Trevanian'ın kızıydı. Röportajın konusu da haliyle bu oldu

Gülenay BÖREKÇİ / HT PAZAR

Alexandra Whitaker'ın ilk romanı Leaving Sophie Dean yakında bizde de çıkacak. Fakat onu bizim için önemli kılan şey başka. O, Reagan döneminde Amerika'yı terk ederek İspanya'nın Bask bölgesine yerleşen emekli sinema profesörü Rodney William Whitaker'ın kızı. Bu söylediğim de sizin için bir şey ifade etmediyse, sıkı durun... Alexandra'nın babası aslında sizin bugüne dek Trevanian diye bildiğiniz adam. Yani Şibumi, Katya'nın Yazı, Kasaba, Hesaplaşma gibi "über-başarılı" romanların efsane yazarı. Bunu öğrenince, Alexandra'yla birkaç yıl önce kaybettiği babası hakkında bir röportaj yaptım. İşte muhteşem Rodney William Whitaker'a, yani Trevanian'a dair bilmediğiniz her şey... Üstelik kızının ağzından.

Babanız Türkiye'de çok seviliyor. Okurları ona büyük hayranlık duyuyor ve hakkındaki birçok şeyi merak ediyor. Mesela neden takma isimle yazıyordu? Bu onun için bir oyun muydu yoksa gereklilik mi?

Bu sorunun cevabı çok basit: Babam uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı ve akademik yazılarını, kitaplarını gerçek adıyla yayınladı. Bir karışıklık olmaması için de romanlarında başka isimler kullandı.

Evet ama Nicholas Sears ve Edouard Morin gibi başka takma isimleri de vardı. Mesela ben Sears'ın Ortaçağ'da geçen alegorik öykülerini okudum.

Babam gerilim, polisiye gibi türlerde Trevanian adını kullandı. Fakat aklında başka türlerde de yazmak fikri hep vardı, çünkü belirli bir türe sıkışıp kalmak ona göre dünyanın en sıkıcı şeyiydi. Yayıncılarıysa başka alanlara el atmasını istemiyordu.

Neden istemiyorlardı?
Sanırım polisiye ve gerilim türlerini ticari açıdan çok daha avantajlı buluyorlardı. Babam içinde gerilim bulunmayan romanlarını, öykülerini Trevanian adıyla bastırmakta güçlük çekeceğini anlayınca kendine yeni isimler seçti. Siz de okumuşsunuz, Nicholas Sears'ın kitapları, içerik ve anlatımları bakımından Trevanian romanlarına hiç benzemiyor. Eduard Morin ise bütünüyle ayrı hikâye... Babam, Kasaba adlı romanını Morin imzasıyla yayınlamaya karar vermişti. Fakat yayıncısı buna bile izin vermedi. Babam da kitabını isimsiz yayınladı. Müthişti. İsmi ve yüzü olmayan bir yazarın kitabının satış rekorları kırabildiğini herkes gördü. Kitap, bu çarpıcı başarı üzerine yeniden, bu kez Trevanian imzasıyla basıldı.

Hakkında sayısız efsane üretilen bir yazarı konuşuyoruz. Bir ara onun aslında Robert Ludlum olduğu söylendi. Bazıları buna karşı çıkarak Trevanian'ın bir grup yazarın ortak adı olduğunu iddia etti. Başka söylentiler de yayılmıştı. Güya babanız bir CIA ajanıymış. Ne diyordu bunları duyunca?

Bu rivayetler genellikle bizi eğlendiriyordu. Ama tabii babam kendinden daha kötü bir yazarın Trevanian olduğunu iddia ettiklerinde öfkelenirdi. Siz Ludlum rivayetlerini duymuşsunuz, biz daha kimleri duyduk, bilseniz...

Ludlum rivayetleri çıkınca, "Bu adamın kim olduğunu bile bilmiyorum. Zaten 20'nci yüzyıl edebiyatçılarının çoğunu tanımam; Proust hariç" diye bir açıklama yapmış.

Onun hakkında bu kadar çok şeyi bilmenize doğrusu şaşırdım. Her neyse, sonuçta şöhret babam için önemli sayılmazdı. Ama satışları önemsiyordu. Türkiye'de ne kadar sevildiğini, okunduğunu da biliyordu.

'Hiç sıradan biri gibi görünmedi'
Nadir röportajlarından birinde, Marlon Brando, Al Pacino, Robert de Niro gibi aktörlerin yararlandığı "metot oyunculuğu"nu yazarlığa uyarladığını söylemiş babanız. Bir kitabı yazmaya başlamadan önce "Bunu kim yazmalı" diye düşünüyor, sonra da Trevanian, Sears veya Morin gibi alter egolarından birini seçiyormuş...
Yazar olarak kullandığı isimlerin farklı karakterleri, alışkanlıkları vardı. Aslında hayat hikâyeleri, geçmişleri, sesleri, görünüşleri, her şeyleri farklıydı... Babam önce hikâyeyi nasıl birinin yazacağını belirliyor, masa başına sonra geçiyordu.

Siz romanınızda bu yöntemden yararlandınız mı?
Hayır, açıkçası bana uygun bir yöntem değil.

Ne garip durum! Dünya çapında ünlü birinin kızıydınız ama bunu kimse bilmiyor, çevrenizdeki herkes onu sıradan bir adam sanıyordu...

Çocuklar sırlara bayılır. Onun gizli kimlikleri olduğunu bilmek bizim için büyük eğlenceydi. Ama sırrını hiçbir zaman açık etmedik. Komşular, arkadaşlarımızın şüphelenen aileleri tarafından sorguya çekildiğimiz zamanlarda bile. Fakat lütfen sorunuzda bir şeyi düzeltmeme izin verin... Babam hiçbir zaman sıradan bir adam gibi görünmedi.

'Gülümseyişiyle odayı aydınlatan insanlardandı'

Babanız "kurumsallaştırılmış vasatlığından" nefret ettiğini söylediği Amerika'yı ne zaman ve neden terk etti?
Reagan iktidarı sırasında... O yıllarda ABD'nin içeride ve dışarıda yaptıkları onu çok üzüyordu. Keşke Obama'nın başkan seçildiğini görebilseydi. Gerçi Amerika siyasal açıdan onu büyük hayal kırıklığına uğrattı ama o coğrafyaya ve insanlarına sevgisinde bir azalma olmadı.

Biraz daha ayrıntı sorabilir miyim? Nasıl biriydi Trevanian; ne bileyim, nasıl bir hayatı vardı, yazma alışkanlıkları nelerdi?

Sürekli farklı yerlere taşındık, farklı evlerde yaşadık. Ama o evlerin hepsinde babam daima, aralıksız yazdı. Ortalık daktilosundan gelen seslerle çınladı. Gökgürültüsü gibi. Evi adeta sarsarcasına. Belki çocuk olduğumuz için bize öyle geliyordu, kim bilir. Yazarken kendi kendine sürekli bir şeyler mırıldanır, koltuğunda pozisyon değiştirip dururdu. Mimikleriyle, jestleriyle de yazdıklarına eşlik ederdi. Bazen çalışma odasına sessizce girip ona akşam yemeğinin hazır olduğunu söylememiz gerekirdi ama duymamış gibi sürdürürdü.

Peki yazmadığı zamanlar nasıl bir babaydı?

Çok tatlı, oyuncu ruhluydu. Kimi zaman bir öğretmen gibiydi. Çocuklara karşı sonsuz sabrı vardı. Hikâye anlatmayı seven, büyüleyici ve yakışıklı bir adamdı. Ama ruh hali değişken olabiliyordu, çabuk öfkelenirdi mesela. Bilhassa kendini yetersiz hissettiği konularda, özellikle sosyal adaletsizlik gibi meseleler karşısında... Dağcılık ve mağaracılık gibi sporlara düşkündü ve bu konularda çok iyiydi. Deri ceket giyer, motosiklet kullanırdı. Gülümseyişiyle odayı aydınlatan insanlar vardır, babam onlardan biriydi.

'Önce sesli harfleri yazıyorum!'

Alexandra Whitaker babasının sabırsız ruhunu ve şakalarını şöyle anlatıyor: "Bir yere yemeğe davetliydik. Bir kadın ona 'Nasıl yazdınız bütün o kitapları' diye sordu. Böyle sorulara hiç gelemeyen şakacı babam, çaktırmadan bana göz kırparak 'Önce sesli harfleri yazıyorum, sonra sessizleri uygun yerlere yerleştiriyorum. Bir keresinde bu sırayı tersine çevirip önce seslileri, sonra sessizleri yazmayı denedim ama sanırım pek işe yaramadı' diye cevap verdi. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. En komiği kadının 'Ah, anladım, o yüzden bu kadar mükemmeller' diye mırıldanmasıydi."

'Son romanlarında ona yardım ettim'

Babanız, Yirminci Mil, otobiyografik romanı İnci Sokağı ve henüz yayınlanmamış Street of the Four Winds'i yazarken ona asistanlık yapmışsınız...

Sağlığı iyice kötüleşmişti. Bu yüzden son birkaç romanını yazarken ona yardım ettim. Onları yine kendi yazdı elbette. Benim rolüm sadece sohbetlerimizde söylediklerini not almak ve sonradan gerekirse ona hatırlatmaktı. Yazmanın bir ekip işi olmadığını ikimiz de biliyorduk. Fakat bu konuda ondan çok şey öğrendim, çünkü harika bir öğretmendi ve "gizemli dahi" pozları takınmazdı. Çalışırken çok eğlendiğimizi hatırlıyorum, kimi zaman gülmekten gözlerimizden yaşlar gelirdi. Sonra "Haydi tatlım, şimdi biraz ciddiyet" derdi.

Ondan yazmaya dair aldığınız bir dersi anlatır mısınız?

Leaving Sophie Dean'e başladığım günlerdeydi. Bir gün hiçbir şey yazamadım ve bunu ona anlattım. "Bazı günler daha iyi yazar olunur, bazı günler kötü" dedi. "Ama her durumda iyi okur olmamız gerekir. Dolayısıyla bugün sen dur, içindeki okur çalışsın... Şimdiye kadar yazdıklarını oku ve kendine 'Şimdi hangi cümle beni mutlu eder' diye sor. Sonra da oturup yaz."

İşe yaradı mı? 



Hem de nasıl!

Son olarak ne söylemek istersiniz ona dair?

Babamı çok özlüyorum ve yazarken hâlâ onu yanımda hissedebiliyorum. Hatta bazen sesini bile işitiyorum.

'TEMEL REİS GİBİYİM'

Trevanian'ın kızı Alexandra Whitaker kendisini şöyle anlattı: "İspanya'da kocam ve kızımızla yaşıyorum. Kendimi Temel Reis'e benzetiyorum, çünkü denize ve ıspanağa bayılıyorum. Benim için hayatta en önemli şey gülmek ve başkalarını güldürebilmek. Kahkahanın sevmenin minik bir şekli olduğuna inanıyorum. Nasıl biri olduğumu sordunuz, işte ipucu olabilecek birkaç kelime... Yerinde duramayan ama melankolik, çalışkan ama tembel, cesur ama korkak, yalnız ama meraklı..."
Alexandra Whitaker'ın Leaving Sophie Dean adlı romanı üçlü bir aşk hikâyesini anlatıyor. Adam Dean, karısı Sophie'yi terk ederek metresi Valerie'yle yaşamaya başlıyor. Çocuklar da Sophie'ye kalıyor. Peki Sophie ne yapıyor? Çocukların bakımını üstlenen anne reddederek bütün yükü kocasına bırakıp tek başına yeni bir hayat kurmaya gidiyor. Sonrasını anlatmayayım, siz okuyun. Şu kadarını söyleyeyim, dünyanın en eski öyküsü denebilecek bir üçlü aşk hikâyesi Whitaker'ın şakacı üslubu ve bir sürü yan karakterin de katkısıyla yepyeni ve çok eğlenceli bir roman haline gelmiş. Beni kitapta en etkileyen şey yazarın karakterlerin hepsine, en kötü şeyleri yaptıkları zaman bile derin bir şefkat ve empatiyle yaklaşması oldu.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...