Ana içeriğe atla

Bir Yusuf Masalı / Üçüncü Bab

eskiler iz sürerdi.
biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.
arıyoruz alemin iç yüzünden zihnimize
yansıyan bir tasarımla gerçeği.


şivekar bizden biri
yola çıktı yolu bilmeden
arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
özünü harekete geçiren onun
kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
yol canlılıkla mukayyet
gitti deriz
ölenler için
yalnız yaşayanların işidir
yola çıkmak, yolu katetmek.


şivekar olduğuna
olmasını istediği için inandığı
o bir, biricik can için yola koyuldu
canını koydu yola
öyle bir başka ben
bulsun ki
ben'i bütün şemaliyle onda bulunsun
başkada bir ben yok ise
yere çalınsın rüya
benle
başka yok olsun.


eskiler aramaz, iz sürerdi.
bilirlerdi evet'le hayır arasına belki
sokulduğunda
felaket gelir.
noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden
nelerin koptuğu besbelli.
dağılmak eskilerin dilinde
ufalanmak anlamına gelirdi
iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.


şivekar korkmadı kaybolmaktan
daldı çokluğa can havliyle
dedi bulsam da hüsnü yusuf'u
onun gibi kaybolsam keşke.


kaç yıl geçirdi şivekar arayış içinde?
neler yaşadı?
biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.
saklarız
arayan ve arayışın süre gittiği ortamın
yek diğerinden ne paylar aldığını.


dünyada
çözülürse dünyayı
ıssız kılacak bir çelişki vardı
bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan
taraf olunduğunda.


aradı hüsnü yusuf'u şivekar
hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin
susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.
yalnız arayan bilir acımasını
aramamak acımamak demektir
küçümsenecekse
memnuniyet küçümsenmelidir
dünyanın dönmekten memnuniyeti
insanların utancı dünyaya dönüşmekten
insanlar
onların birer kırba hepsi
dış tarafları köseledir
hepsi içinde taşır içilecek şeyi
utanır ıslanmış köseleden insanlar
sahipsiz bir utanç hepsi.


şivekar önceleri
arayışın ilk aşamasında
bu utancı sadece seyretmekteydi.
evden ayrılırken bohçasına koyduğu birkaç altın
takındığı birkaç parça mücevher
bir şehirden başka şehre göçerken
dağlar aşıp ormanlardan geçerken
sıyrılıp yol bulmayı ona kolaylaştırdı.
daha sonra ve fakat
insan dedikleri o sahipsiz utançla
yaptığı pazarlık fena tartakladı onu
insanlık utancından
en külliyetli payı o aldı.


aradı
arayış ibresinden gözünü ayırmadı
karnı aç
üstü başı lime lime
artık narin ayakları çiziklerle dolu
dirsekleride yara kabukları
gerçi bu kadarı, böylesi
başlarken hiç akla gelmezdi
lakin hayret!
arayana yoksulluk eziyet vermiyor
arayanın aramaktan başka derdi yok.


vakti bilmek için
diyor kendi kendine
haber almak sadece bir başlangıçtı
aradıkça dirisin
aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
aradın ve anladın
haber almakla yol tüketilmiyor
arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
senin kendin
haber olsa gerektir.


bak işte
bir parça kuru ekmek
kim bilir kim düşürmüş
kim bilir kim ekmeği bir kenara
ayak altından çekmiş.


ne de sert!


şu akan derecikte biraz ıslatsam ekmeği
diye düşündü şivekar
o zaman dişim keser.
pırıl pırıl dereye
uzattı elindekini
belki eski kibrinden
kalma biraz halsizlik
belki bu ince suyun
cilveli alayişi
ekmek
dereye düşüverdi.
hem karnı aç
hem de avı nipet yaparmış gibi
su üstünde kıpırdanıyor
koştu o kuru ekmeğin
peşi sıra şivekar


bir süre öyle gittiler


o da ne?


dere görünmez oldu
harap bir tahta perde girdi
ekmekle şivekar'ın arasına
genç kız gerilemedi
hem zaten vazgeçerse
ne yapacağı belli mi?
dönülecek bir yer
bilmiyor gitmezse ekmeğin ardı sıra.


suya girdi bulmak için ekmeğini
tahta perdeden öteye geçti.


aklı zorlayan bir yer o perdenin ötesi.
bir bahçe. gerçekten buraya bahçe mi demeli?
ağaç, yaprak, meyve, kuş hepsi tamam
tastamam hepsi.
sanki biraz önce tamamlanmış gibi.


kokusu çiçeklerin
otların, çalıların kısa cümlecikleri
yukardan dua fısıldar gibi yüze değen esinti.


insan bir resmin içine
bu kadar girebilir.


bu bahçede her şey hayran olunmak için
her şey kendine özen göstermiş
her şey kendine öyle bakıtıyor ki
şivekar bir kuru ekmeğin peşi sıra buraya girdiğini
bir daha aklına hiç getirmedi
hangi garip kuşun rızkıydı ki o ekmek?
kim bilir nereye gitti?


şimdi artık bahçenin derinliği genç kızı cezbediyor
bu bahçe keşfe açık bir kalbi bekler gibi
yürüdükçe bahçeden bir şey siniyor kıza
şivekar bahçeye tını salıyor adım attıkça
çok geçmeden gözlerinin önüne


ne diyelim?
resim içinde resim mi?


edebiyat burada bize yardım edemez.


bir çiçekle meşgul olan kelebekle meşgul olan bir erkek
eskiler olsaydı betimleyeceklerdi
biz yeniler alt dudağımızı ısırır
ve terleriz
şivekar bizden biri
onun dilinden dökülen
bizim kelimelerimiz
saçma
ama başka ne sorulurdu ki?
"in misin, cin misin?"
cevap verdi hüsnü yusuf:
"ne inim, ne cinim"
"ben de senin gibi bir beni ademim"


şivekar buldu
kendi arayışında bir karşılık bulunduğunu.
ya yusuf?
peki hüsnü yusuf bulunmak istiyor muydu?
harikulade bir bahçede
cinlerin arasında geçmişti günleri
öğrenmişti cinlerden yüzlerce hüner
insanlar arasında kalsaydı eğer
hükmetmek ve itaat etmekten başka bir alanda
yusuf'a rahat vermezdi onlar.
gülünç özlemleri insanların
sinir bozucu tedirginlikle
ve derinlik karşısında gösterdikleri
şiddetli ve tamamen mankafa tepki
bütün bunlar hüsnü yusuf için
bezgin bir hayat demekti.


kalkıp, çıkıp, uzaklaşıp
insanların dünyasından
yusuf'un mahremiyetine kadar uzanan
bu pejmürde kız da neyin nesi?
önce halinden ona hiçbir şey söylemedi
bıraktı
konuşsun şivekar.
aman allahım !
şivekar konuştukça
yusuf'un her yanına
oklar saplandı sanki.
dertli gönül neymiş
gönüle dert neden düşermiş
nasıl olurmuş göze almak
gözlerden ötesini
yağmadan, çapuldan, hazıra konmaktan uzak
akları, karaları, bütün renkleri esirgeyip
esirgenmeyi hak etmek
ve dönenmek evrende arındırıcı
itimada şayan bir rüzgar gibi.
hayret ki cinler bu kızı kaçırmamış
bu fevkalade gönlüyle.


şivekar'ı dinledikten sonra yusuf
ancak anlayabildi kendi başına neler geldiğini.
sonra açarken uzun uzun halini kıza
sanki ona birşeyler iade etti.


bir yusuf, bir şivekar
anlamı yoktu artık ayrı hayatlarının
çabuk anladılar ki armağanmış yaşadıkları
verilmeyi beklemişler birbirlerine.
iki insan diyelim isterseniz artık onlara
bizler de baş vuralım
tarihin ve tabiatın
güç yetiremediği
o ifadeye.


iki insan bir araya gelince
iki taşın beraberliği gibi olmaz
diyelim iki salkım
bir çift kuş, yılanlar, kurbağalar, göçmen sürüler
yarasa aşiretleri, birbirine açılan tanrısız mağaralar
yabancılık
yalıtkanlık üretirler ha bire.


insan soyu
iletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında
iki insan
başka hiçbir yaratıkta olmayan
geçirgen bağın başlatıcısıdır
anneler ve babalar
oğullar, kızlar, hısımlar
komşular, hemşehriler, yurttaşlar
hangileri arasından seçilirse seçilsin
iki insan bir araya gelince
o geçirgen bağa bir ilmek atar
bazen fiyonk olur arada
bazen her şey düğümlenir
yine de sonuna kadar
bu bağın götürdüğü
yere kadar gitmez
insanlar
dostluğa, kandaşlığa, aşka evet
evet ama nereye kadar?


bunun bir son kertesi vardır
binlerce yıl iki insandan çok azı
son kerteyi birlikte tanımıştır.
süra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
iki insan tahsil eder zamanı
en doğrusu son kertede iki insan
vakitsiz okunmuş bir ezandır
yusuf ile şivekar
vakitsiz okundular
çünkü zaman
iki insan
ya da
hiç...

İsmet Özel

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

gri siyanür

Az önce ayrıldık Bir koy ilkokuluna çığ düşer gibi ansızın; Gırtlakları kesen kelimelerle veda ettin yasadığın bedenime ne A Rh pozitif bir 'kal' bulabildim ne de 0 grubu negatif bir 'burukluk', donakaldığım evin içinde! Kanım, orman basan cinlerin sabahın ilk ışıklarıyla geri çekilmesine benzedi dudaklarından uzağa; Yasaklara kenetlenmiş sevişmelerle geçiştirilen hayatlar masumiyeti zedeleyen o kiraz tatlısı, o siyah renkteki buruk şarap lekelenmiş fotoğraflardaki kıyasıya gülüştüğümüz hırpani atlar onlar da gittiler, onların da nalları koptu, benimkiler de; dilsiz ıstırap! Ne A Rh pozitif bir 'niçin' bulabildim ne de 0 grubu negatif bir 'elveda', sona kaldığım alevin içinde! Az önce ayrıldık Çığ düşmüş bir koy ilkokuluna kayıt yaptırır gibi ansızın; Morgta çocuğunun cesedini teşhis etmeye mecbur kalan biriyim sanki hüzün müptelası bir infilak, mükemmeliyet tiryakisi bir sindirim sistemi bambaşka bir kıtada stüdyo tipi bir sığınağın ...

Karımın İstanbul'dan Yazdığı Mektup

Canım, Uzandığım yerde yazıyorum. Yorgunum pek. Aynada yüzümü gördüm, adeta yeşil. Havalar soğuk, yaz gelmeyecek. Haftada otuz liralık odun lazım, başa çıkılır gibi değil. Sofada demin iş görürken, battaniyemi aldım sırtıma. Camlar çerçeveler kırık, kapılar kapanmıyor, burda barınmamız imkansız artık, taşınmalı! Ev yıkılacak üstümüze. Kiralarsa pahalımı pahalı. Sana bunları ne diye anlatırım? Üzüleceksin. Derdimi kime dökeyim? Kusura bakma. Isınsa, iyice ısınsa ortalık ama, Hele geceler. Bıktım usandım üşümekten. Rüyalarımda Afrika'ya gidiyorum. Cezayir'deydim bir sefer. Sıcaktı. Alnımı bir kurşun deldi, bütün kanım aktı, ama ölmedim. Bana bir hal geldi. Çok ihtiyarladığımı hissediyorum. Halbuki biliyorsun, henüz kırkıma basmadım. Çok ihtiyarladığımı hissediyorum, söylüyorumda, söyleyince kızıyorlar, konferans dinliyorum herkesden. Her neyse bu bahsi kapat. Paraguay halk türkülerini çaldı radyo. Bunlar dikenli bir yaprağın üzerine aşkla, g...

Naat

Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar Falları grafiklerde bakılanlar siz de işitin.. Külden martı doğuran odalıklar Ve kahyalar Kara pıhtılarıyla damgalanmış veznelerde dili Şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler Celepler ki sıvışık, natırlar ki nadan Ey hayat rengini sazendelik sanan Yırtlaz kalabalık! Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi, Hepiniz kulak verin. Güneşin Koskoca beldeye suskunluk yaygısını serdiği Yazlar yok Yok artık altında suskun yolları saklı tutan Karla örtülmüş kırların kışı Gitti giden, yerine gelmedi başka biri Orada Duyumsatmadı kendini hiçlik bile Belli ki son yüzyılımız göğsümüzden Varla yok harman eden sesi uçursak Diye bize verildi Yetti bir yüzyıl böcekler ve otlarda Soluyuş izlerimiz silmek için Ne yesek Lokmaya vurulur gibi değil Yuduma gelmiyor içtiklerimiz Dernekler toplanıyor dışta tutmak için Kanat vuruşlarını yumuşak tutan etkeni Utançlı sessizliği tanımaz kalemlerle Kapanıyor bilanço Top mermisi, kör testere Defala...

beden

bedenin, yolunun gülüdür aynı anda hem açılıp hem kapanan. * hiç hissettin mi sabahın dar geldiğini adımlarına? öyleyse uyandın demektir bedenin aşkla dolu olarak. * ruhun pınarlarını besleyen en güzel ve en duru yağmur bedenin bulutlarından yağan yağmurdur. * her sabahın gizli bir bedeni vardır sana çocuk kollarını açan. * dedi ki (kadın): beden anlamın başlangıcıdır. * ruhun en yakın arkadaşı ışıktır, bedenin en yakın arkadaşı gölge. * aşk bir bedendir en özleyen giysisi gece olan. * bedenim kelimelerdir günlerimin defterlerine dökülür. * benden daha yoğun bir şey yok der beden- ve bir şey yok daha şeffaf olan * dedi ki (kadın): gündüz bedenin tapınağıdır ve gece kurban. * dedi ki (erkek): bedeni ara vermez yolculuğuna bedenimin labirentlerinde. * dedi ki(erkek): beden için şehvet anadilin kendisidir. * dedi ki(kadın): bedeni beden yazar yalnızca. * dedi ki(erkek): kelimelerin bir uzayı vardır yetmez cemâline bedenin. *...

Yürek Ve Ten Masalı

gitmek; dağlara açılan eskil bir kapı eşiğidir, bilesin gitmek, “mai ve siyah” * bozkırın kendine yürüyüşü aslında çiçekleriyle donup kalmasıdır ulu bir çınarın böyle buz tuttum böyle düştüm ben şeddatın kuyusuna ve yatılı bir keder çıngıraklı yılan gibi çökünce en zarif köşelerime kalbimi çektim çıkardım böyle dönüştü gövdem sarı sabır otuna şimdi kuruyan dallarım pul pul dökülen aşkın ölüm habercisi gibi dururken göğsümde kaçıp sığındığım dağlardan bile saklıyorum gözlerimi susuyorum ve yağmur aksanıyla konuşan bir aynadan kopup geldiğimi kurda kuşa söylemeye dilim varmıyor anlıyorum bir düşün, başka bir düşte hayat bulma şansının bittiğini iki kırık ayna diyorum sadece “iki kırık ayna tamamlamazmış birbirini”** Temrin/Aralık 2012 Sayı:56 *Halit Ziya Uşaklıgil **Seyit Pelitli Fatih Yavuz Çiçek

Hadi, Beraber Gidelim

Güneşim, gidiyor musun? dilsizlik âlemine, bildiğin yerler mi?                           Yapayalnız, acıyla, neşeyle bunca yıllık arkadaşlığımız vardı çok kolay, çabuk gidiyorsun. sarhoş ettin beni, yıkık bir haldeyim, Gitme, gidişin  aleladeye benzemiyor ömrüm acı, gönlüm hor, dedim kaç kere, kanatlarım kırık benim, lûtuflarını anarım inkâr etmem, can bağışlamıştın düştüğüm bir zaman Neden gidiyorsun gereksiz, tükensin, derdi çok diye mi? baykuşlar  başımda böyle kesilirken ben canlı gözün arkada kalmayacak mı? -Kendine gel! -Biçare, çirkin Tanrı beni çirkin yaratmışsa Değil önceden, şimdi mi görüyorsun? ben senim, sen de bensin… başkalarına bakıp, sürme Dinimde, gidecek elimden Gidersen bensiz. -Aşkımdan fayda mı gördün? Dostların var, deme, hepsi mürai, kara yüzlü! Vefasız da değildin, elini dahi vermesen, yüzüme bir kez bakıverseydin, içini dinleme, beni de sür, Hadi, ...

Akşamlar ve Zaman

dağ söyledindi bana uslanmaz göller söyledin söylendi, sözlerdi ayışıkları önünde bir yaz gecesi söylendi baştanbaşa, sustun, bulutlar bildirildi, sevdalar buyuruldu ………………ve kopardındı …………………ebruli gövdeni bin bir ……………………kuş ve yaprak efsanelerinden söylen’di, gittiler, hangi seferinden ………………döndüğümüz yaz? bir göl gibi anlatıldındı . yalın, dolayımsız, anlatılmaz kıyılar kuşatılmış kalbimle ………………ve çözdündü …………………erguvan boynunu ……………………Söz ve Zaman yelelerinden dağla dağ olduğumuz günlerden ne kaldık? akşam bir tepeydi o zamanlardı, her yanımız kardılar çiçeklerleydi, meryem ve dağ ………………o da bizimleydi …………………ve bizimleydi ……………………tenhalık farkında mısın? akşamlar da yaşlanmada artık ... Hilmi Yavuz

Seni Seviyorum

Tanımadığım bütün kadınlar adına seviyorum seni Yaşamadığım bütün çağlar adına seviyorum seni Enginlerin kokusu sıcak ekmeğin kokusu adına İlk çiçekler adına eriyen kar adına İnsanın ürkmediği temiz kalpli hayvanlar adına Sevmek adına seviyorum seni Sevmediğim bütün kadınlar adına seviyorum seni Kim yansıyor bana sen değilsen ben kendimi pek az görüyorum Sensiz uzayıp giden bir çöl görürüm yalnız Geçmiş ile bugün arasında Bütün bu ölüler vardı atlayıp geçtiğim samanın üzerinde Delemedim aynamın duvarını Yaşamı sözcük sözcük öğrenmem gerekti bana Unutur gibi Benimki olmayan bilgeliğin adına seviyorum seni Sağlık adına Yalnız kuruntu olan her şeye karşı seviyorum seni Zorla tutmadığım bu ölümsüz yürek adına Sen kuşku sanıyorsun kendini oysa akılsın Sen başımda yükselen güneşsin Güvendiğim zaman kendime. Paul Eluard