Ana içeriğe atla

Ölmüş Bir Dosta Açık Mektup...

Sevgili Cem,

Gecenin bir saatinde, ansızın düştü içime bu satırları sana gazetedeki köşemde yazmak. Hem zaten senin de gazeteci olduğunu düşündüm, hem de şöyle dedim kendime: "Mademki kimi zaman, bir kültür ve uygarlık konusudur diye, dostluk üzerine yazıyorsun, neden bir kez de sapına kadar yaşanmış bir dostluğu yazmayasın! Bir zamanlar çok ender bulunur bir uygarlık adası oluşturduğunuzdan niye söz etmeyesin?" Ve üstelik bunu yapmanın tam zamanı da. Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!

Evet, sevgili Cem, sen ve baban Şeref Serdengeçti, ölümünüzden bu yana geçen yıllar boyunca hep daha güçlenen bir sevgiyle süzülüp bana geri geldiniz. Ben de, zaman ve geçmiş kavramlarının ne kadar acizleşebileceğini ilk kez sizlerin zaman-ötesi sevgilerinizle anladım.

Erken ölümün, ilişkimizi bitiremedi. Tıpkı babanla da hiçbir zaman bitiremediği gibi. Sağlığında, uzun zaman görüşmediğimiz de olurdu. Ama ondan sonraki ilk konuşmamızda seninle hep 'dün kaldığımız' yerden başlardık. Ne kadar ayrı kalırsak kalalım, hep 'daha dün' birlikteymiş gibi olurduk. Bu, doğaldı. Çünkü sen ve ben, tıpkı Tezer Özlü'nün dediği gibi, birbirleriyle yalnızca şunu ya da yalnızca bunu yaşayabilenlerden değil, fakat içimizden geldiğinde tüm sınırsızlığıyla her şeyi yaşayabilen türden dostlardık.

Yaşadık da.

Yakaladıklarımızı hiç ertelemeden, hiç kaçırmadan, ânında, dolu dolu yaşadık.

Senden sonrasının boşluğu o yüzden çok büyük oldu.

Bir defasında, gecenin sabaha dönüşmeye yüz tuttuğu bir saatte: "Dostun muyum, yoksa âşık mıyım sana, bazen bilemiyorum..." demiştim. Yanıtın, yaşamın boyunca sapmadığın sıradışılığınla ve o hep kocaman kalan yüreğinle doğru orantılıydı. "Her şey olarak doğmuş bir sevgi temelindeki ilişkide, var mı sorgulamak bu nedir diye? Biz her şeyiz, dostum, anladın mı, biz her şeyiz! Biz, zaten bu yüzden biz olmayı başarmadık mı?"

Evet, gerçekten de biz, her şeydik.

Bana, neredeyse bütün bir gece boyunca Charles Aznavour'un şarkılarını teker teker Türkçe'ye çevirdiğinde, sonra Roma'da, günbatımında, bir köprüden geçerken: "Tut şimdi şu mermer korkulukları, hâlâ güneşin sıcaklığını duyacaksın! Hayatın nabzı budur işte!" dediğinde, tüm söylediklerimizle ve suskunluklarımızla, biz hep her şeydik.

Sen ve baban, bugün de benim için her şey olmayı sürdürmektesiniz. Benden hiç uzaklaşmadınız. Bana gelince, bir şeyi yapabilmeyi hep çok istedim. Şeref'ten bana geçen o kocaman sevgi mirasını ve senin dostluğunun o uçsuz bucaksız uygarlığını, her şeyliğini, âdeta misyonerleriniz gibi, başkalarına aktarmayı istedim.

Belki inanmayacaksın ama olmadı.

Sizden sonra, ne zaman bu misyona soyunduysam, bana hep sevgisizliğin cinayetleriyle, inanılmaz vefasızlıklarla ve ihanetlerle karşılık verdiler. Zamanlar değişmişti. Ortamımızın insanları yürek dolusu sevmeye de, sevdiğini açıkça söylemeye de yabancılaşmışlardı. İğrenç bir sürü psikolojisi, sevgi türlerinin jandarmalığına soyunmuştu. Artık en temiz sevgilere sadece karalar çalan, gerçek dostlukları, uygarlık belirtisi saymak bir yana, en iğrenç dedikoduların çamurunda boğmaktan çekinmeyen ve bütün bunlar ortaya çıktığında da, bir özür dilemeye bile gönül indirmemeyi erdem ve güçlülük sayan bir ortamda yaşamaya başlamıştık.

Ben de sonunda, sizleri kirletmemek için yapabileceğim tek şeyi yaptım. Tertemiz mirasınızdan o ortamdakilere bir zamanlar cömertçe verdiğim sevgilerin hepsini onlara asla layık olamayanlardan geri alıp yine size kattım. Benim için her şey olamayanları, sevme özürlüleri ise zor, ama ahlaklı bir seçimle yüreğimden hiçliğe saldım.

Şimdi yine ve 'daha dün gibi' sizlerleyim. Sizden sonrası ise, sanki hiç olmamış gibi...

Ahmet Cemal

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Hatırla desem neydi hatırlanacak olan

Hatırasında yer aldıklarıma Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok, Çünkü sen zaten bunlara sahipsin. O yüzden sana bir ayna getirdim. Kendine bak ve beni hatırla!… Mevlâna Celâleddin-i Rûmî Hatırladıkça kalbimi yırtan bir söz duyarım da Tebessüm ederim bu sözün sahibine İmam-ı Şafiî Kâküllerini şâneye çektikçe seherler Yadına getür, kalb-i dil-efgârı unutma Esrâr Dede kırılırsam şiddetine yutulursam bakışın yaralı benlik; yaralanabilirlik yüzü hatırlamak yetmez bana karşılaşma gerek ... ara bölgede, askıda incinebilirliğimiz yüz hep hatırlatır öldürmeyeceksin! yüzün hatıra sandığımdır. Asuman Susam tavanı kırmızı, duvarları beyaz badanalı bir odada bir arada bir ara olmalıyız, hatırladınız bıçak sapı gibi gülümsememe de izin vermelisiniz – babam bana küstü, döv onu babaanne Küçük İskender İnanmasına inanırım dostlarım İnanırım, Rakı sofrasında bile olsa, Beni zaman zaman hatırlayacağınıza ... Kırıldım sanmayın birinizden birinize; Dersem ki size: – Sahiden öldüğüme olursa cevaz, Ba...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

Bunalıyorum çocuk, büyük bir ızdırap içinde bunalıyorum... Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz.

6 Mart 1930 günü halkın tezahüratları arasında ikametine ayrılan eve geldik. Sofrada buluşmak üzere refakatinde bulunanlardan ayrıldı ve beni yanına alarak yatak odasına girdi. Bir koltuğa oturdu ve eliyle işaret ederek, beni de oturttu. Yorgun, düşünceli ve sinirli görünüyordu, bir sigara yaktı ve konuşmaya başladı: “ Bunalıyorum çocuk, büyük bir ızdırap içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya her gittiğimiz yerde durmadan dert ve şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz. Maalesef, memleketin gerçek durumu bu işte. Bunda bizim günahımız yoktur. Uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın gidişinden habersiz, bir takım şuursuz yöneticilerin elinde kalan bu cennet memleket, düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede ve kalitede değil; çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın. Büyük istidatlara sahip olan değerli halkımız ise, kendisine mukaddes akideler (inanlar) şeklinde telkin edilen bir sürü ba...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Kiraz Dalı

Haziran’da kiraz dalı Çocuklar uzansın diye Yere doğru Eğilir Arif Damar Şiir bana annemin çocukluğuma dair anlattığı bir anekdotu hatırlattı.  Annem bahçede babamla beraber kiraz deriyorlarmış. Bende o sırada 2-3 yaşlarındayım ve bahçede oynuyorum. Önümde mama önlüğü varmış ve onunda ön tarafında cebi bulunuyormuş. Bir süre sonra babamın yanına gelmiş ve kiraz ağacının alt dallarından topladığım henüz olgunlaşmamış kirazları göstererek; "baba bak torbamı doldurdum" demişim. Annem, "o an sana kızıp bağıracak diye çok korktum" diye de eklemişti. Babamsa gülümsemiş aferim deyip yanaklarımı okşamış.

SONRALARI

bir gün benim de ölümüm gelir çatar ışıklarında bir bahar gününün tozlu dumanlı bir kışın ya da haykırışsız şevksiz bir güzün bir gün benim de ölümüm gelir çatar birinde bu acı ya da tatlı günlerin başka günler gibi boş bir günde gölgesinde bugünün, ayrı günlerin yanaklarım soğuk mermer gözlerim karanlık dalanlara dönecek ben boşalacağım acıdan haykırıştan ansızın bir uyku beni çalacak şiirin büyüsünden habersiz ellerim defterim üzerine usulca süzülür anımsarım ellerimde benim bir zamanlar yalazlanırdı şiir toprak her an beni kendine çağırır gömsünler beni diye yoldan gelirler mezarıma bir dal çiçek bırakırlar ah belki yarı gece o sevgililer benim hayatımın karanlık perdeleri benden sonra her biri bir yöne çekilir benim kağıtlarım ve defterlerim üstünde tanımadık gözler süzülür küçük odama adım atar benden sonra anılarımdan habersiz biri bağrımda ayna durur bir tarak bir tel saç bir elin izi kendimden ürkerim kalırım, benden arda kalan her şey dağılır ruhum bir kayığın yelkeni gibi ufu...

Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.

Haiku, ölüm karşısında içinde şakacıdır: Onun neşesi, bütün ağırlığıyla ölümle birlikte duyulan yaşamın neşesidir. Çiyoni'nin "benim küçük yusufçuk avcım" diyerek ölmüş oğluyla ilgili yaptığı şakadır bu. Bu anlamda, Başo'nun, ölüm-döşeği haikusunu şöyle de anlayabiliriz: Her haikun, onu yazdıktan hemen sonra ölecek durumdaysan -ölmeyi düşünüyor, ya da öleceğini biliyorsan-jiseindir. Yani, her haiku, zaten, şakacılığında, ölüm taşır. Şimdi anlıyorum: Rilke'nin yukarıda verdiğim mezartaşı yazıtı, tabii ki, jiseisiydi-kan kanseri olduğunu ve öleceğini öğrendikten sonra, mezartaşına yazılsın diye, yazdığı... (Gene ayraç içinde şunu da belirteyim: bu jisei, kendi yazanına yönelik, bir 'seslenme'li haiku, aynı zamanda- -kendi mezarının üstündeki taşa yazılacağı için de, 'iltifat' ettiği 'evsahibi' kendisi olacak-bkz Dizin...) Bu kadar sözünü ettikten sonra, şimdi de sıra, bir saplama yaparak, 'yaşama veda' anlamına gelen jisei 'ye örn...

Bitmemiş Şiirler VIII

Vapur gürültüsüz ayrılır limandan Cümle hatıralar beraberimdedir. Feriköy'de bir tramvay durağı, Bir kış günü pastacıda, unutulmaz Bir sandal gezintisi ki; Sarıyer'de Fotoğrafları hala iç cebimdedir... Ömrümüz böyle olmamalıydı, Elagözlüm Bir vakitsiz meyve dilemeliydik Tanrı'dan Uzun hasretlerin arifesinde Ellerim böğrümde kalmamalıydı. Şimdi akşam olur, sular buruşur Bir yastığa baş koyarım güvertede. Hnagi dilden olursa, bir şarkı isterim İçimde kırık dökük besteler dolaşır. Kalbim avucumdadır artık, Bir sahilden sesler gelir, kaybolur Uzun uzun nefes alır sular Uzun uzun ağlamak isterim. Gözlerimde bir yağmurlu gün başlar; Vakit ikindidir Eyüp sırtlarında Bulutlar vardır, pembeden, beyazdan Mevsim sonbahardır sessiz ve taze. Nemli otlar, çekirgeler, solgun yüzün. Bir gülüş, bir mahzun bukle saçlarında Bir eski çiçeği andırırsın yazdan. Ve bir şarkı başlar kahvelerin birinde Bizi ömrümüzden alır götürür, Bir şarkı, faslı hicazdan. Vapurlar...