Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Eğer bir daha Allah'a işin düşmeyecekse

Gazneli Sultan Mahmud'un Adağı Tarih kitaplarına Hindistan fatihi olarak adını yazdıran Gazneli Sultan Mahmud, Hint seferlerinden birindeydi. Dağlar, tepeler aşıp iki ordunun karşılaşacağı umulan ovaya vardığında, Hint ordusunun son derece kalabalık ve güçlü olduğunu gördü. Bu durum, haliyle canını sıktı ve endişeye şevketti. Sultan Mahmud, Hint ordusunun gücü karşısında, zaferi kendilerine bahşetmesi için Allah'a bir adakta bulundu: -" Allahım !" dedi. " Eğer bu orduyu alt edersem, elde edeceğim ganimetlerin tamamını fakirlere dağıtacağım ." Nihayet, ordular savaş düzenini aldılar. Çetin bir çatışma yaşandı. Sonunda, galip gelen Sultan Mahmud'un ordusu oldu. Yenik düşen Hint ordusu, savaş meydanını terk ederken, geride dağlar gibi ganimet bırakmıştı. Ganimetler arasında, sarrafların değer biçmekte zorlanacağı nadide elmaslar, yakutlar ve zümrütler de vardı. Gazneli Sultan Mahmud, üstüste yığılmış ganimetleri görünce, derhal adamlarından bir...

Tesirsiz Parçalar

Tesirsiz Parçalar 262-265 262. Şu an her neredeyseniz kafanızı hafifçe kaldırıp sağınıza solunuza bakın bi. Evet aynen böyle. Ve düşünün şimdi. Çok saçma değil mi lan? Ne işim var benim burda demiyor musunuz siz de? Ne işimiz var bizim olduğumuz yerde. İnsanların sadece olmak istedikleri yerde olacakları bir dünya vaadeden herhangi bir lider bulursam bir gün kayıtsız şartsız militanı olmazsam şerefsizim! 263. Herkesin herkese sustuğu anlar olur. Ve bu bazı insanlara iyi gelir. Annesi babası durmadan kavga eden bütün çocuklar ne demek istediğimi çok iyi bilir. Niye büyüdükçe daha çok hata yapıyoruz? Büyümeye tepki mi bu? Oysa her geçen gün daha çok öğreniyoruz lafta. Öğrendikçe de daha çok hata yapıyoruz. Ne öğrendik o zaman bu işten. Cidden, bana bir harf daha öğretenin ağzını burnunu kırarım diye bağırmak istiyorum. Hatalarımızla birlikte pişmanlıklarımız da artıyor. Keşke biri beni beş yaşıma geri götürüp orada boğsa! Yanlış olduğunu bile bile, köpek gibi pişman olacağını b...

Denizin Beklediği

Seni sevmek mor denizlerdi biraz Ne kadar gidilse bir o kadar bitmeyen Umutlar ve yıkışmalar ardında direnilen Seni sevmek mevsimler içinde en güzel yaz Seni sevmek yaşamanın aşılmaz büyüklüğü Seni sevmek kan dolu yüzyılları korkutan Ve sığınıp ılık kıyı kentlerine bir akşam Seni sevmek çocukların düşlerinde gördüğü Varılırdı daha saydam günlere isteseler İsteseler yalnızlık giremezdi evlere Seni sevmek bir kırlangıç olacak bekleseler Ve uçacak durmadan adasız denizlere Kim bulacak cam kırığı gözlerinde sevgimi Sonra yalnız kalmak gibi yoksulca uğuldayan Bütün okyanusların baş eğdiği tek kaptan Sana verdim geç diye bütün denizlerimi Afşar Timuçin

Zara'da

Ayaklarının ucuna basa basa sokul, dur arkamda, ellerinle gözlerimi kapa. Topu topu kaç defa göz göze geldik, kaç defa tuttum ellerini… İnan ki, ister İstanbul'da olayım, ister Zara'da aklıma gelmez bile… Askerim, nöbetteyim, vakit gece, bölük uyur, insan, olur olmaz şeyler kurar tek başına kalırsa bir gemici feneriyle. 1949, Zara Arif Damar

1949

Ne zaman yüreğime eğilip baksam eski aşkımdan kalan kırıntıların parıldayıp söndüğünü görürüm Bir yaz gecesinin karanlığında gözlerim ilerde yan yana duran iki gölge seçer istasyon binası köprü merdivenler rumca söylenen bir şarkıyı dinlemek için kulak kesilir sonra bir tren gürültüyle gelip geçer Ne zaman yüreğime eğilip baksam İstanbul, 1949 Arif Damar

Alacakaranlıkta

Akşam karanlıklarla sarmaş dolaş Sen de sarılmışsın yalnızlığına, Taksiler kurşun gibi gelir geçer Troleybüsler salına salına. Tek tük kadınlar aydınlatır caddeyi. Genç kızlar beyaz neonlar gibi. Ortancalar gül rengi ışık saçar, On beşine varmamışlar masmavi. Sen de yalnızlık saçarsın. İçmeye korkarsın, efkâr basar. Ağlayamazsın elâlem var. Şapkanı bile çıkaramazsın Saçlarını uçurur rüzgâr... Gittim deniz kıyısına oturdum. Akşam karanlıklarda sarmaş dolaş, Ben de denize akıyordum Irmaklar gibi yavaş, yavaş... Cahit Külebi

Kalp Kalesi

kalp kalesi! ben sana sürgün, sen bana hüzün dayanır mı hüsn ü aşk bu kırgındır yollar döndükçe burçları bengisuyunda Aşk'ın ve kimbilir hangi soyunda güzün kalp kalesi! sen yaslı Söz'ün kopar zincirlerini hem oğlun hem mahpusun olan Söz bu! hem gece hem gündüzün kanadını aç atım, geç ateşi ve... Hüzün kalp kalesi! her dize bir gizli bahçedir sevda senin hisarın ah çeken kılıcın bir düğüm olan adın sonunun başındadır yaz ve güller çözülsün Hilmi Yavuz

Çürüyen Otlar

I Bilinmez hangi şehirde Yaşarsın aşktan habersiz, Küçük çakıl taşım, nasıl bulayım! Kaybolmuşsun bir kocaman nehirde. Bu kimin çocuğu, der, seni görenler. Benim çocuğum, diye, sesim gelir uzaktan. Bunca kötülüğü bağışlatır bakışın Yanakların kızarır ağlamaktan. Bir gün sokakta rastlasam, ellerini Alsam avuçlarıma okşasam. Sıcaklığını tanır da mısralarımdan Kız kardeşimsin sanırlar belki. Son orada, ben burada Birbirimizden habersiz Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi Bekleye bekleye çürüyeceğiz. II Senin oturduğun şehirde Gökyüzü mavidir benimkinden, Çiçekler daha taze Kuşlar bile güzeldir birbirinden. Şarkılar daha neşeli, daha mahzun Akşamlar daha garipsi, Umut alabildiğine geniş, Umutsuzluksa denizler gibi; Trenler bile daha sevinçli Daha kederli gelir gider. Gençler bütün haşarı Yaşlılar büsbütün kederlidirler. Kadınların sütü daha gür, daha ak Çocukların iştahı, yerinde, Gemiciler bile daha sarhoştur Doğup büyüdüğün şehirde. Garibim! Na...

Batıl Şiir Duası; Manifesto

Bazen yaşamak; ağır ve ağrılı bir ölüme sebebiyettir. Hayat tıkılıp kaldığın bir fanus olduğunda ölüm; tek nefes alma şeklidir. Her şair nefes darlığını şiirle genişletir. Batıl bir inanca göre; şiire sağ ayakla girmem gerekiyordu, sağım solum belli olmuyor bugünlerde ve omuz kavgasında meleklerim. Şiiri kalemine göre uzat diyorken Tanrı mürekkepten çalmayı düşündüm ki düşünmek; Ağır suç, düşünüyorsun o hâlde susacaksın. Sırf bu yüzden şiirimden sürgün edilebilir, toplama kampında imge dilenen bir mülteci olabilirdim ve yetersiz mürekkeple çarpık yapılaşan şiir taşıyamaz gerçekleri, başımıza yıkılabilirdi. Dualarla ölüm ertelenmezdi elbet ben de yaşayan her şizofren melek gibi şiirin dize doğuran rahmini bir duayla tıkadım. Batıl bir inanca göre; umut ışığı kısıldıkça ve kısaldıkça düşler şiirler uzar… Tanrı’m, beni uzun şiirlerden koru! Âmin. Batıl inançlarım yoktu esasında, ama batıl bir inanca göre yazıyor dahası yaşıyordum. Kapı çalmamış, posta...

Hissen Yok Bu Akşamda Senin

Hissen yok bu akşamda senin, sen öğleden beri bu renk renk bu çeşit çeşit söylenen şarkının artık haricindesin. Tankın gölgesi uzandı üstüne kadar, nerdeyse, habersiz gün batacak. Tamamen çekmiş göğsünden akan kanı büyük ve mütehammil toprak. Her şeyin ne kadar şikâyetsiz, saatin hâlâ işliyor bileğinde, onu akşamdan akşama kurardın, tabii biraz sonra duracak. Bugün günlerden cumartesi, dün yazdığın mektup, ancak, dört gün sonra eline değecek karının. Senin orada eskisi gibi sesin işitilecek, sesin teselli edecek düşünür gibi gülecek, kısaca: Yaşayacaksın. Çocuğun o akşam yazdığı cevapta bahsedecek çiçek açtığından bahçenizdeki ağaçların. Güneş battı, yıldızlar doğacak biraz sonra, şimdi karnın acıkmış olacaktı. Çantanda tayının ve konserven var, cebinde, yemekten sonra içecek sigaran. Düşman bozguna uğratıldı arkadaş, mısralarımda olsun uyan!.. 1945, Ankara Arif Damar

Yeşeren Otlar

Bir melek su taşıdı, Biri serinlik taşıdı uzaktan Biri yeşillik getirdi. Yıldırım gibi, ama sessiz Çimenler sökün etti kara topraktan. Sonra sen geldin dünya güzelim! Yürüdün salına salına, Bastığın yerde güller açtı, Sarıldı ayaklarına. Aşk da yeşeren otlara benzer Günü saati bilinmez. Bakarım bir gün hepsi solmuş Dünya güzelim gider gitmez. Cahit Külebi

Sevda Peşinde

Kimsenin başına gelmemiştir Benim başıma gelenler. Hangi günüm sevinçli geçti? Elbette tadı var bu alemin Ağaçların çiçekleri var, Kadınların sıcak dudakları, Bin bir türlü hali var denizlerin. Evimdeyken bu saatte ben Çarşıya ekmek almaya giderdim, Şehirli bir kadın gibi kokardı Evlerin bahçeleri akşam serinliğinde. Vaktiyle İzmir'e gitmiştim Ömrümde ilk defa Aşıklık yüzünden. Şehre girerken ışıklar uçuşuyor Rüzgar okşuyordu saçımı tren penceresinde, Kalbim bir bayrak gibi çırpınıyordu. O gün bugündür başıma gelenler Kimsenin başına gelmemiştir Ekmek peşinde. Geçmişten söz etmek neye yarar. İşte şu anda naçar kaldım Koca bir şehrin ortasında. Karanlık caddeler uzayıp gidiyor, Kar yağıyor ışıkların üstüne Bir kadın çorabını çekiyor. Çok sallanma küçük hanım, Gönlüm gitmez peşinden Birisi var yolumu bekler. Ömrüm günüm yanlız geçiyor Bir tek sevda peşinde. Cahit Külebi

Kars 1946

Dirseği fesleğen saksısına dayalı Elinde yeşil bir soğan Yemiyor da Isırıp ısırıp bırakıyordu Ben sigara içiyordum Ama durmadan O beyaz dumanların en uzak ötesinden Bir bakıyordu bana Bir de bakmıyordu Ben her zaman yaptığım gibi Bir düşü iyiye yordum Olan oldu Ayaklandık devrildik sarmaş dolaş Kapattı üstümüze fesleğenin kokusu Seviştik bir kilimde –mor çizgili– Yağmurlu bir sokakta bir güneş Dolaşmaktan yoruldu Nasıl oldu gözüm ilişti Anlatsam aklınız durur Şairim İnanmazsınız ki Saksı düşmüş Fesleğenler açılmış Yeşil soğan yitip gitmiş elinden Bir mor zambak Açıldı açılacak Geçmiş yerine Ben ne derim Ankara’da Günel’e Arif Damar

Acılı Bahar

İpini kopardığım yılların ötesinde Bir cigara içimi konaklamak isterken Düşlerimin haziran denizleri Vurur kayalara, dökülür kayalardan Hangi dalgaya tutunmaya çalışsam Nereye çevirsem gözlerimi Şaşıyorum kendi kendimin ardından. Neredeydi, nasıldı, ne zamandı Düşlerimin çizdiği unutulmaz yollardan Görülmemiş sanılarla geçip gittiğim Tutkuların mevsimlik çiçekleri Kokulardan kokulara uçururken beni Avucumda bir özlem susuzluğu kaldı Ses gibi, ışık gibi ölümsüz duyarlıklardan. Arasaydım, arardım bütün bileşimleri Gizlerinden, giysilerinden soyutlayarak Ne sorular sorardım düşünüyorum da Pencereme yansıyan yaz akşamlarında Evreni koynuma almışım gibi Yaratsaydım, yaratırdım belki En güzel öpücüklerle dudaklarından. İpini kopardığım yılların ötesinde Yalnızmış gibi bir umarsız, bir duygusal Acıya düşmenin son resimlerinde Sırçaköşkler, masallar, varsayımlar Bir bir yıkıldıkça böyle Ellerim bilekten koparılmış gibi Canımın hiç istemediği bir yere Akıp gidiyor...

Ayışığı Sonatı

- Birinci Şiir Bütün ışıkları söndürdüm Ardına kadar açtım penceremi.  Nasıl beklediğimi bilirsin  Unutma e mi?  Bir beyaz kedi gibi gel pencereme  Öyle sessiz gir içeri.  Yalnız oturamıyorum artık  Sıkılıyorum geceleri.   Bir kilim ser odama, dört köşeli  Üstünde asma yaprakları olsun;  Dost yüzlü gölgeler içinde,  Misafirim olursun.  - İkinci şiir -  Küçük avuçlarımı hatırlarsın  Babam için dua ettiğim günler,  Parmaklarıma bakma şimdi  Sonradan büyüdüler.   Sen benim çocukluğumun ışığı  Hiç değişmedin değil mi?  Sokul şöyle yanıma, sokul  Tut ellerimi.   Gör nasıl büyüyor insan  Benim için geçmede yıllar.  Senin boyunsa hâlâ  Pencerenin boyu kadar.  - Üçüncü şiir -  Kimseye söylemediğim şeydir  Ben artık eski İLHAN değilim.  Gündüzleri bir şey değil  Geceleri artıyor gari...

Sımsıcak Çok Yakın Kirli

Damakta serçe gibi seken bir şarap şimdi Ustamın üzüme attığı enfes düğüm; Ve gözetimi altında çarkıfeleklerin Uzak buzulların soluğuna yatırılmış Binlerce saptan çekilen şu narin rakı Kumaşı çürütüyor lâcivert-beyaz hışmıyla, Nicedir içimde taşımakta olduğum Uçuk Minerva'ya göktaşları gönderiyor; Bir çözülme dilimde sulardan yıldızlardan, Diyorum; nerede olursa olsun Bir ısırganı bile koynuna alıp yatabilir insan, Bu lebi deryanın, Bu gelinciklerin, Bu işin ve eylemin, Bu hayatın, ölülerin ve kahramanların, Reçinenin ve kök bitkilerin, Amberin ve keman telinin, Kokuların ve tüylerin, Boğucu yapağının, Bu gündüzlük taslayan, Bu şakayıklarla yumuşamış, Yine de gücü eksilmemiş, Bu seslerle değil Kelimelerle saptırılmış, Bu çiçek tozlarıyla Işığın tutkusuyla karılmış Çamurun ortalık yerinde bu gök talaşıyla tıkabasa Bu bir ilk ayinin hüznünü ve çoskusunu, Kabil'in genç sığırını, öbürünün başağını Bir ateşin içinden geçiren Bu ince duman Tanrım! tanr...

Eros İle Thanatos

sana sarı bir yaz gönderdim onu bir zaman gibi koynunda sakla önce kuytular göle çekildi ayrılık, ayrıldığın yerde değildi herkes, artık, elbette dağ’dır biraz ve sarı yaz senin perden suya gömdün yaprağın adını bir kentin hüznüne benzedin birden aşklar kimliksizleşti: süslü zamanlar! sen ki kendi kendinin özleminden sıkılırdın... sorardın: ‘olur mu, anlamak aşkları eski güllerden?’ işte bir söyleyişin solgun yüzü: artık ne bir anıdan arta kalanlar- dan söz var! ne bir şey! -boşuna!.. ölüm, olmak’tır ve bir söz kanar; yalnız yalnızlıklardır bizden olanlar! onlardı, gittiler... daha gelmeden... bense akşam oldum artık ve akşamlar, benim gövdem... Hilmi Yavuz

Çok Şükür

Deli gönül, neyi özler durursun ? Acınacak dostun, cânanın mı var ? Dünya yansa yorganım yok içinde, Harap olmuş evin, dükkânın mı var ? Hatır, gönül bulamazsın birinde. Dama dedi dişisinde erinde, Vatan dedikleri yangın yerinde, İnsanlığa hâlâ imânın mı var ? Nene yetmez senin şu kuru kaval Pîr aşkına sıkıldıkça durma, çal. Maltadaki kurnazlardan ibret al, Paran mı var, bağın, bostanın mı var ? Sana giren çıkan nedir be dürzü ? Be Allahın nümunelik öküzü Ben mi yuttum on dört bin okka düzü, Bekri Mustafa’dan fermanın mı var ? Ne uymazsın zamaneye be domuz ? Kırk senedir… ne verdin omuz. Nâzır olmuş desem sana istakoz, Reddedecek kılıç, kalkanın mı var ? Çünkü neden ? Dalyanın yok, ağın yok, Bir tek hamsi kızartacak yağın yok. Ocağın yok, dalın yok, buğdayın yok, Yoksa Gökalp gibi Tûran’ın mı var ? Uyanmadın gitti, dalgın uykudan, Sana ne be âlemdeki kaygudan ? Dem vurursun siyasetten duygudan, Beynelmilel bir imtihanın mı var ? Feylesof’um dedi herif...

Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu

Meral için... Yazmam böyle şeyleri. Özel meseleler bunlar. Ama sanırım bu kez kayda geçmeli. Niye? Anlatacağım. Sabah sekizdi galiba, belki daha erken. Uyuyorum. Telefon çalıyor, telefonda bir kadın hüngür hüngür ağlıyor: "Yazını okuyorum şimdi onun mezarı başında. Bugün Yaman'ın ölüm yıldönümü." Susuyorum. Ağlarken şaşkınlığıma gülüyor: "Meral Okay ben." Yıl 2002'ydi. Irak'a savaş açacaklardı, Meclis'te harıl harıl fezleke çalışması. Mehmet Ali Alabora ile birlikte Savaş Karşıtları sözcüsü yaptılar ikimizi. Kafası kesik tavuk gibi koşturuyoruz, bir Ege Üniversitesi'ndeyiz, bir ODTÜ'de, hatta bir gece Ankara'da Roman mahallerinde davulcu zurnacı örgütlemekte. Geceleri sokaklarda binlerce insan beraber zıpladığımızı hatırlıyorum şimdi: "Öldürmiycez ölmiycez! Kimsenin askeri olmıycaz!" Arjantin'den dönmüşüm. Kafam bir gönül meselesine bozuk, fena bozuk. O sebeple zaar, Arjantin eylemleri ile Irak işgali arasında, o hengamede ...

Meral Okay'ın Şarkıları Kalbimizde Kaldı

Bazen bir sözden yola çıktı, bazen bir hikayeden. Ama asıl kaybettiği erkeğe özlemle yazdı bütün o sözleri... Geçen hafta vefat eden Meral Okay, Masum Değiliz, Adı Bende Saklı gibi şarkılar dinlendikçe hatırlanacak. " Bu yaz güneş biraz daha eksik, el ele verin azaldık ..." diye başlıyordu, Sezen Aksu'nun çok yakın dostu Yaman Okay için yazdığı şarkı. 'Adamların adamı' Yaman Okay'ın gidişinin arkasından yazılmış bu şarkı, şimdi onun 19 yıl önce arkasında bıraktığı hayat arkadaşı, aşkı Meral Okay için çalıyor. Gidişiyle ilgili "Vefat etti," ya da "Bir süredir savaştığı hastalığına yenik düştü," tarzı cümleler kurmak, onun varlığına da yokluğuna da yakışmıyor. Gittiği gün evinin önüne konmuş bir çift ayakkabasının fotoğrafı anlatıyor sanki her şeyi... Söyleyecek daha çok sözü olsa da; canlandırdığı karakterler, yazdığı hikayeler, şarkılar hepimize bir ömür yetecek şüphesiz. Ve Meral Okay yazdığı şarkılarla, hayatın öbür kıyısından elimizi t...

Hayat hafif ve kısa bir şeydir

Hayatımıza önce İkinci Bahar’ın Kasap Nebahat’i; Yeditepe İstanbul’un Havva Ana’sı olarak girdi. Arkasından senaryosunu yazdığı; yayınlandığı dönemde reytingleri alt üst eden ve bir Kapadokya efsanesi yaratan Asmalı Konak ile... sonrasında Bir Bulut Olsam ve Mardin Günleri... ve nihayet Muhteşem Yüzyıl... Elbette sadece bu kadar değil, reklamcılıktan yayıncılığa, söz yazarlığından senaristliğe, yapımcılıktan, oyunculuğa... Elini attığı her işten yüzünün akıyla çıktı. Şöyle bizim de mahallemizde bir Kasap Melahat’imiz olsa sırtımız yere gelmezdi, satırı tezgâha sapladığı anda kendimizi hiç de yalnız hissetmezdik, diye düşündürdü bana hep. Kırk bir yaşında kanserden kaybetiiği eşi Yaman Okay için “En zoru bir ölüye aşık kalmak...” demişti bir keresinde. Yaman’ı ile hiç bir zaman sahip olamadıkları çocuklarına Asmalı Konak ile ‘Hayat’ verdi. Hepimize ‘hayat dolu’ gelirdi ama hayatı ömrümüzü doldurmaya yetmedi. Yaşarken onun çok yakınında; hastalandığında başucunda; gittikten sonr...

Tutkulu Kadın Meral Okay

Çoğumuz “Kasap Melahat” olarak tanıdık onu… Hatta Kasap Melahat’in isminin Meral Okay olduğunu sonradan öğrendik dersek abartmış sayılmayız bile. Tanıdıkça ikisini de çok sevdik. O hem senarist, hem yazar, hem oyuncu, hem yayıncı… Ama beni en çok etkileyen yanı tutkusu… Yaşamındaki her şeye tutkuyla sarılan bir kadın Meral Okay. Tutkuyla okuyan, tutkuyla müzik dinleyen, tutkuyla çalışan ve tutkuyla seven bir kadın… Yaman Okay’la yaşadığı aşk da öyle, tutkulu… Biz de o tutkuyla başladık konuşmaya… Biz Yaman’la önce arkadaştık. AST (Ankara Sanat Tiyatrosu) döneminden tanışıyorduk. Ama o zaman onun da hayatında başka insanlar vardı herhalde benim de… Bambaşka yolculuklarımız vardı. O İstanbul’a, sinema sektörüne Yeşilçam’a geldi, sonra Genco’yla (Genco Erkal) Dostlar Tiyatro’sunda çalışmaya başladı. Ben İstanbul’a ondan iki- üç yıl sonra geldim. Geldiğimde de doğal olarak Ankara tanışıklığımdan dolayı “aa geldin mi, ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ev buldun mu?” diye karşıladı beni. Yani...