Ana içeriğe atla

Makber'in Mukaddimeleri

İlk Tab'a Mukaddime Birkaç Perîşân Söz

Makber -ki âsâr-ı mevcûdemin en âhiridir- fenâ bulmuş bir vücûdun bekâsı için yapıldı. Makâbirde mündemiç olan meâli-i şi’riyyeden Makber'de bir eser bulunmadığını bilirim. Makber bir feryâd-ı tahassürü şâmildir ki, hiçliğe müstenid olduğu için mütalaasından hâsıl olacak netice de hiçtir; lâkin bence bir şeydir.

Evet, bu kitâbı pâymâl-i mütalâa eden fikir bir kabristânı dolaşmış olur. Ve kabristânda vâki olduğu gibi, hiç bir şey anlamayarak, içinden çıkıp gider.

Bu kitâbın mukaddimesini görmekle neticesine vâkıf olmak, yâhûd mündericâtını okumakla ismini düşünmek birdir. -Bu kitap kabristânda yazıldı ki, bedbaht müellifini iyi tanıyanlara keder, tanımayanlara ise kelâl verir. Teessürâtımı yalnız gönlümde saklamak, yâhûd yazıp da bastırmamak mümkün, belki de evlâ iken, bu surette meydana çıkarmak lâzım mı idi, suâli vârid olursa, onun cevâbı hâzırdır:

Vâdi-i sükûta düşenlerin ecsâdından mürûr-ı zaman ile bir avuç toprak kaldığı gibi, gönülde olan en aziz bir yâdigârdan da mürûr-ı zamanla bir belirsiz hayâl kalır.

Ben o hayâle kani’ değilim.

Kitâbı yazıp da evrâkım içinde hıfzetmek ise efkâr-ı müteeyyise, yâhûd âzâ-yı meyyite gibi perîşânlığına hizmet eder.

Ben o perîşânlığa tahammül edemem.

Ya kitâbı meydana çıkarmak, yukarda ümit ettiğim gibi, bekâsına mı hâdim olacak? O da değil. Makber, hiç olmazsa, benden ziyâde muammer olacaktır. İşte bunun için neşrolundu.

Gönlümdeki feryâddan yapılmış bir mezardır ki, muhteviyâtını taşlara yazılmış sözler gibi isterim. Heyhât!

Makber’in hâvi olduğu feryâdlar ayrı ayrı birtakım kabirlerdir.

Fakat bunların hepsinde yalnız bir vücûd defin bulunuyor. O vücûd ise, bana sevdiğim bir yüzde tecelli eden insâniyyettir.

Ben, bu kitâbı kendim okuyayım diye yazdım. Zîrâ hissiyâtıma iştirak edecekler nâdir, belki dahi birkaç nevâdir olacağını bilirim.

Bir de zâten kimsenin şerîk-i teessürüm olmasını istemem. Korkarım ki o iştirak tecrübeye mütevakkıftır. Ben isterim ki, hâline ağladığım biçâre için yalnız kendim ağlayım. Bu yalnızlık, pek büyük bir azâb olduğu için bana ayn-ı tesliyet gelmelidir.

Mutâli’ görür ki, bu mukaddime dahi kendim için yazılmış bir kitâba benziyor.

Geçelim.

Makber’in birtakım tekerrürâttan ibâret olan muhteviyâtı yalnız bir lakırdıdır. O lakırdı ise, yalnız mezardır: Bütün âvâzelerin neticesi yalnız son nefes olduğu gibi.

Makber’in âsâr-ı sâirem gibi, fenâ bulacağında şüphem yoktur. Zâten teessürümün muhafaza-ı şiddetine ebediyyet bile kifâyet etmez. Müellif Hâlık’ının huzuruna yüreğinden bu yaranın kanları cereyan ede ede çıkacaktır. Bazı kalblerde kederle sürûr birbirine cânişin olamaz. Kalb vardır ki perverde ettiği hüznü, dünyânın olanca haz ve meserretleri izâle edemez. Yine de o hüzün hiç bir mesrûriyete mâni değildir. Bazı gönüllerde ise, hüzün ve meserret müctemi bulunur. Bir hüzünde safâ bulunması, bir tebessümün keder-engiz olması bundandır. Fakat yine kalb vardır ki, muhafaza ettiği kederi sevinç tezyîd eder. Benim kederim bu ekdârdandır.

Kederimin artması için, sevinmek isterim. Bunu kimselere anlatamam. Bu hissin lisânı anlaşılmaktan berîdir. Sükût edelim.

Fakîrin bir eseri olduğu için Makber’i şiir diye telakki etmek isteyen, okursa, mütalaasında benim şâirliğimden bir nişan bulmaz. Ancak düşünür ise, bir feryâd duyar ki, isterse onu bir şiir zanneder. O feryâd, beşerin aczidir.

En güzel, en büyük, en doğru şiir, bir hakîkat-ı müdhişenin tazyiki altında hiçbir şey söyleyememektir. Makberise, hitâbet ediyor.

İnsan, bazı kerre, hâtırına gelen bir hayâli tanıyamaz, o kadar güzeldir.

Zihninden uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir. Bu acz ile bir feryâd koparır, yâhûd pek karanlık bir şey söyler, yâhûd hiç bir şey söyleyemez de, kalemini ayağının altına alıp ezer. Bunlar şiirdir.

Makber, gönlümden doğmuş bir teessürü hâvi iken, bazı taraflarınca benim, rivâyet olunan şâirliğimle büsbütün ecnebidir. Okuyan, birbirine benzemez iki lisân bulur ki, Makber'in belki iki adam tarafından yazıldığına zâhip olur.

Hele yazdığım şeylerin bazısı o kadar benim değildir ki, mânâlarını kendim de anlayamam.

Hikâye-i mazîye dair olan cihetleri -ki en harab yerleri olduğu halde, en sevdiklerimdir- beni şair sayanları giryân, yâhûd saymayanları daha ziyâde râst-beyân eder.

Bazı vâdileri de yine benim şiirime değil de bir tâze kızın mezarına benzer. Birincisi nakâyıs-ı edebiyyeden, ikincisi nakâyıs-ı insâniyyedendir.

Tasvir-i fezâile taalluk eden cihetlerine gelince, pek nâkıs, yâhûd pek nâ-kâfidir.

Bazı tarafları da, feryâd hâlinde olduğu için, o kadar yerde kalmaz.

Makber, umumiyyeti itibariyle pek çok nazarlar için soğuk bir eserdir. Bu soğukluk, yalnız benim kalbimi ihrak eder.

Âlem-i edebiyyatta bir âhiret lâzımdır. Makber, o âhiretten nişandır.

Makber, hayat-ı edebîmizin kabristânıdır, benim zevâlimdir.

Makber, bir fikri birçok tarz-ı beyanda söylüyor. Elfâzı havâs için hiç, mânâsı havâs ve avâm için hiç, vücûdu bir merhum için mezar, binaenaleyh bence bir şeydir.

Makber, uğradığım felâketin ağırlığına nisbetle hafif, derinliğine nisbetle tehî, şiirliğine nisbetle hiçtir. Fakat, bana nisbetle bir şeydir.

Makber, makber değil, bir türbe; türbe değil bir mabed; mabed değil bir küre; küre değil bir fezâ-yı bî-intihâ olmalıydı. Hâlbûki bir makber bile değil. Makber, nûr-ı ilâhînin indiği, fikr-i insânînin çıkamadığı bir minber olmalıydı.

Makber, bir mahşer olmalıydı. Heyhat!..

Fikir çıkmamalıdır demem; çıkamaz bir hâlde bulunmalıdır. Makber'de iniyor, müebbeden iniyor!.. Bu ebedî iniş bir derinliğe dâl olsa bile, hayfâ ki, yine makber olmaktan başka bir şey değil. Makber'in mânâsı makâbirin zevâhirinden ibaret.

Nakâyıs-ı edebiyye, nakâyis-i insaniyye demiştim. Evet, ne yapalım?

Hatâyı tashih için, ne yapalım ki, en büyük hatâ musahhihten sâdır oluyor!.. Güzel çehreler nâmına, büyük nâmlar ashâbına heykeller yapıldığı gibi, güzel fikirler, büyük vak’alar için de beyitler yapılmalıdır. Mezar, Allah’ın yaptığı bir heykel. Biz onu nasıl tasvir ve tecsîm edebiliriz?

Hangi şâir bir güzel kıza onu görmeyenlerin nazarında tecsîm edecek kadar cismâniyyet vermiş? Hangi kalem mehâsin-i tabiiyyeyi hakkıyla taklîd etmiş? Bizim yazıp da en güzel bulduğumuz şiirleri bize ilhâm eden tabiattır. O şiirler, suda görülen akse benzer ki, mutlaka hâriçte bir müsebbibi olur.

Bazı ekâbir-i edeb, bir şairin meziyyâtı kendi beyninde tevellüd ettiğini iddia ederler. Ben bu fikirde değilim. Benim, eğer varsa, mehâsinim dağların, bayırların, güzel yüzlerin, çiçeklerindir. Seyyiâtım benimdir.

Bitirmeden evvel şunu da söyleyim:

Makber'in bende vukuunu haber verdiği musibet, her halimle beraber, eş’ârıma da bir büyük inkılâp getirdi. Bu inkılâbın sadmesiyle fikrimin ettiği hareket, tedenni, yahut terakki midir? Orasını ihvânım temyîz eder.

Mukaddimede bile iki sözü bir araya getiremediğime dikkat buyurulsun. Dediğim inkılâp, sema ile mezarın müsademe edecekleri bir noktada, yâhûd bir fezâ-yı nâmütenâhide bulunmaktır. Kalbim, müddetlerce, bu iki kuvve-i hârikulâdenin arasında kaldı. Bunlar yakınlaştıkça ben tesliyet bulur, ayrıldıkça nevmîd olurdum. Nihâyet birleştiler. Ben ezildim. Makber çıktı!... Bu, şiir midir?. Ne mümkün!.. Sema ile mezar birleşmemeli, daha doğrusu, ayrı kalmalıydılar. Ben iftirak ve istiğrak ile figan etmeliydim. O, şiir olurdu.

Makber'den evvel yazdığım şeylerin pek çoğunu beğenmem, bazısını pek az beğenirim. Makber’i ise hiç beğenmiyorum, çok seviyorum.

Beğenmediğim şu sebepledir ki, bu kitâbın edebiyyât ile pek az münasebeti var. Sevdiğim şunun içindir ki, bu kitap odur.

Bütün mevcudâtı şiir görenler nazarında, belki Makber de bir şiire benzer. Bence bir şâireyi andırır; o şâire Sâni’-i Kudret’in bir şiiri idi. Makber'in muhteviyâtı, bunca nakâyisi, haşviyyâtıyla berâber, bir merhumenin ruhâniyeti, bir ruhun mâneviyâtıdır.

Makber onun hâli, onun resmi, onun hayâli, onun heykeli, onun mezarıdır; onun hiçbir beğenilecek yeri kalmayan hayatıdır. Yine tekrar edeyim: Makber odur. Bunun için severim.

Lâkin Makber, edebiyât nokta-i nazarına karşı çirkin bir çocuktur. Ma’sum, fakat güzel değil; hakîr bir feylesoftur; hikmet, fakat şüpheli; kusurlu bir hüsündür; feryâd, fakat musanna; ma’mûr bir mezardır; hazin değil, fakat mezar; bir magrib, fakat parlak; bir güzel, fakat sevimsiz; bir şiir, fakat kafiyeli.

Bunun için de beğenmem.

Fikrin serhaddi memât olduğu gibi, şiirin de elfâza intikalde hududu kafiye oluyor. Ne yapalım!..

Makber için bir fikr-i şer’i beyan etmek lâzımsa, işte bu kitâb bir merhumenin mezarıdır.

Zâirinden Fâtiha niyaz ederim.


Abdülhak Hâmid Tarhan


Son Tab'a Mukaddime

Makber’le Ölü sükût ile feryâddır. Yâhûd birer sükût-ı enîn-âlûddur.

Makber dediğimiz leyl-i muzlimden doğan bu ölü, âtide bir gün hakîkat gibi uryan veya kefen-pûş-ı acz ü isyan, bir tayf-ı şebrev hâlinde, eminim ki, bir Hacle'ye de girecektir.

Bu mevlûd-ı hissiyât-velûdun sadâsı işitilmez, fakat duyulur. O mehd-i sermediyyet-ahdin sükûtu bir nevi’ ilhâmdır. Meâline akıllar ermez, fakat kalblerde mânîdâr olur.

Ben ihtiyarladıkça Ölü tazeleşecek, Makber tazelenecektir. Niçin mi? Arzedeyim:

Makber’i edebî hayatımızın kabristânı gibi yâd edişim mahzâ edebiyat nokta-i nazarından bir tevcîhdir.

Yoksa bu mahşer-i dünyevî-i beşerde hayât ile memât bâki oldukça, bu kubbe-i nîlgûn-ı hilkatte sükût ile feryâd devam ettikçe ve insanlarda hissiyât bulundukça Makber’le Ölü’nün hayâtı, yâhûd bu iki eserin muhteviyâtı için zevâl ü fenâ tasavvur olunamaz.

Her ferd-i zî-rûh bir gün benim gibi musâb u mecrûh olacak, benim gibi hissedecek, benim gibi ağlayacak ve hiç görmemiş, ziyaret etmemiş olduğu Makber’le Ölü’yü kendi kendine ve mintarafillah okumuş, ezberlemiş bulunacaktır.

Makber her fâni için ebedî bir darbe, Ölü her dünyevî için mânevî bir türbedir. Bunlarda bir hüviyyet-i şi’riyye, bir tabiat-ı edebiyye, velhâsıl bir hayât-ı san’at taharrisine tasaddi nebbâşâne bir taaddi olur. O yolda bir zâir için Makber taş kesilir, Ölü sırıtgandır. Ve ben zâirin o yoldasını bir kahraman-ı hüner gibi telakki etmem. O bir edebiyat arslanı değil, belki bir mâneviyat sırtlanıdır.

Ömrüm vefa ederse Ölü ile Makber birçok âsâr-ı âtiyeye rehber olabilir. Ve onlar, tenkidât-ı edebiyyeyi kemâl-i fahr ile karşılayacak şeyler olmak ihtimâli vardır. Zâten bundan evvelki müellefât-ı hakîrânemin her sahîfesi küşâde ve mâlâmâl-i kusur u ihmal, her türlü taarruz ve tenkide âmâde bulunuyor, yırtıcı kalemlere açık sahîfeler!.. -Ancak ağlayanlara gülünmez, feryâd takbîh ve tevbîh edilmez.- Âh, Hâlık’la mahlûk arasında bir rast-gâhtır.

Bu iki kitâbın sâhibi mümkin ve muammer olup da meselâ yetmiş yaşına erdiği zaman, o iki âh-ı cangâh otuz yedi seneden beri rû-be-râh-ı İlâh olmuş olacak ve onlara, kim bilir, esnâ-yı seferde daha ne vâveylâlar katılacak, fakat bu kâfile-i iftirânın son rehrevi bir sükût-ı ebedî olacaktır.

Bunun için -sükût ile feryâd- bâki oldukça demiştim. Ve Ölü ile Makber işte yalnız bu itibar ile dâima taze vü ter kalacak; üslûbu, elfâzı ne kadar herem ve kıdem kesbederse etsin.

Diyebilirim ki Makber'le Ölü benim eserim değil, yâdigâr-ı rûzgârdır. Yâhûd benim eserimdir, hiçliktir, fakat pâydârdır.

Viyana, 15 Mayıs 1922

Abdülhâk Hamid

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Ölülerin ölümü duyduklarını sanır da onlara acır, yaslarını tutarız, oysa onlar rahat bulmuşlardır.

Haberin olsun ruhum, Hatırı sayılır bir yangın olacak. * Ah, ne güzel günlerdi. Ama ardından hüzün dolu bir günbatımı geldi... * Söyle kalbine! İnsan huzuru kendi kendine vermezse, onu dışarıda boş yere arar. * Altüst olacak, umutsuzluktan öleceğini sanacaksın, ama, iç dünyan seni yine kurtaracak. * Dil pek gereksiz bir şey. Ne yaparsak yapalım asıl söylemek istediklerimiz her zaman için, denizin dibindeki inciler gibi kendi derinlerinde ilişilmeden kalır ve söylenemez. * Evet, insan sevdiğinde her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneş, sevmediğinde ise içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev. * Birbirimiz için artık yokuz, diye düşünmek istiyorum. O zaman buna tüm ruhum karşı koyuyor. Hayır, bu olamaz, diyorum. Böyle olsaydı, sana bir kez daha rastlayım diye konuşulan her dile bürünür, her biçime girer, bin yıllar boyunca yıldızdan yıldıza dolaşırdım. Ama öyle sanıyorum, eşit varlıklar birbirlerine çabuk kavuşurlar. * Yaşamımın bu noktasında bir boşluk var. Ölmü­şüm. Yen...