Ana içeriğe atla

Tutkulu Kadın Meral Okay

Çoğumuz “Kasap Melahat” olarak tanıdık onu… Hatta Kasap Melahat’in isminin Meral Okay olduğunu sonradan öğrendik dersek abartmış sayılmayız bile. Tanıdıkça ikisini de çok sevdik.
O hem senarist, hem yazar, hem oyuncu, hem yayıncı… Ama beni en çok etkileyen yanı tutkusu… Yaşamındaki her şeye tutkuyla sarılan bir kadın Meral Okay. Tutkuyla okuyan, tutkuyla müzik dinleyen, tutkuyla çalışan ve tutkuyla seven bir kadın…
Yaman Okay’la yaşadığı aşk da öyle, tutkulu… Biz de o tutkuyla başladık konuşmaya…

Biz Yaman’la önce arkadaştık. AST (Ankara Sanat Tiyatrosu) döneminden tanışıyorduk. Ama o zaman onun da hayatında başka insanlar vardı herhalde benim de… Bambaşka yolculuklarımız vardı. O İstanbul’a, sinema sektörüne Yeşilçam’a geldi, sonra Genco’yla (Genco Erkal) Dostlar Tiyatro’sunda çalışmaya başladı. Ben İstanbul’a ondan iki- üç yıl sonra geldim. Geldiğimde de doğal olarak Ankara tanışıklığımdan dolayı “aa geldin mi, ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ev buldun mu?” diye karşıladı beni. Yani ilk görüşte aşk yaşayan bir çift değildik. Önce arkadaştık, sonra flört etmeye başladık. Ve sonra birbirimize aşık olduk.

Demlene demlene gelişti…

Evet, öyle bir süreç o. O sürecin içerisinde de tabi bin türlü halini bilerek birbirini sever hale geliyorsun. Yani kısa zamana sıkıştırılmış bir şok değil. Ortak geçmiş var, ortak arkadaşlar var, ortak bir dil, ortak bir geleceğe dair inanç var. Bir gelecek umudu var, kendinle ilgili, ülkenle ilgili, Dünya’ya, hayata bakışınla ilgili, ortak bir geçmişten geliyorsun. Bir ortak tarihi paylaşmışsın beraber. Sonra özel anlara evrildi o süreç.

Nasıl evrildi?

Hiç farkında değilim onun. Bir gün fark ettim ki, onun eşyası benim eşyamdan fazla evde. Hani vardır ya, kışlıkları kaldırırsın yazlıkları çıkarırsın. Bir baktım ki dolapta benden fazla eşyası var. Bir kazak, bir gömlek, bir bilmem ne derken, küçük küçük sızmış meğer o evin içine.
Kendisine de söyledim “a, sen bu eve sızmışsın!” diye (Gülüşmeler). O hınzır ve haylaz gülümsemesiyle, yakalanmış bir edayla “Öyle oldu. Biraz geç uyandın ama iyi oldu.” dedi… Yani çok kendiliğinden bir şey, yakınlık, dostluk sonrası sevgililik.

Öyle olmadığı belli ama yine de soracağım, klasik bir evlilik miydi sizinki? 

Klasik bildiğimiz tanımda bir aile, ev hayatımız yoktu bizim. Yani, onun mesleği, benim işim gücüm gereği, klasik tanımda dip dibe yaşayan bir çift olmadığımız için herkesin kendine ait özgürlük alanları, kendine ayıracağı zamanları vardı. Türkbükü’nde, daralınca kaçıp gidebilecek küçük bir köy evimiz vardı. Yani sıkışan kitaplarını, müziklerini alıp oraya bir hava değişimine giderdi. Dolayısıyla birbirimizden sıkılacak vaktimiz olmuyordu. Hep bir işin gücün içerisinde, hep bir şeye koşarken, hep bir şeye yetişirken… Onun meğer hep acelesi varmış. O hep bir şeye yetişirdi çünkü, hep koşardı. Ben de onunla birlikte koşuyordum… Aynı zamanda işim gereği tabi… Hem yapımcılık yapıyordum hem reklam sektöründe çalışıyordum o dönemde, aynı anda üç iş filan yaptığım oluyordu… O harala gürelenin içerisinde, gençliğin de getirdiği enerjiyle yorulmak bilmeden, çalışıp, sabahlara kadar yeri gelip gezip, iki saatlik uykuyla işe giderdim. Tabi o gençlik ve enerjiyle bütün bunlar tolere ediliyor. Bu gün yap desen, iki gün yapsam dördüncü gün hastanede serumla bulursun beni. Gençliğin, aşkın, birlikte bir şey yaşamanın ve üretmenin, geleceğe dair hayaller kurmanın enerjisiyle gidiyordu.

“Aşk biraz da kendinden vazgeçme halidir…” diyorsunuz beraberliğinizi tarif ederken?

Bir başkası için kendinden vazgeçme hali.

Vazgeçtiniz mi siz kendinizden?

E başka türlü aşk olmaz ki. Yani kendi önceliklerini geriye atıp, yeri geldiğinde onun öncelikleri için sabır göstermek, onun öncelikleri için metanet göstermek, onun öncelikleri için onun yanında olduğunu göstermek, ona güç vermek, ona inanmak, inandığını hissettirebilmek. Bu anlamda. Yoksa tabi ki hepimizin egoları var. Nereye kadar bunu parçalayabiliyoruz ki? Ama o egodan ne kadar kendini uzak tutarsan, orası gerçek aşkın, tırmandığı yerler.

Yokluğu nasıl bir boşluk bıraktı sizde?

Sonsuz bir boşluk, göktaşı gibi, göktaşı düşmüş gibi… Meteor diyelim hatta!

En çok neyi özlüyorsunuz?

En çok anlatmayı özlüyorum. Hani bir şey seyredersin ve heyecanlanırsın, paylaşmak istersin ya!
Dönüp bazen anlatmadığında bile, göz göze geldiğinde anlar o. Aynı sahneden etkilenmişsindir, aynı filmin karesinden, yoldaki çocuğa bakıp heyecan duymuşsundur… En çok onu arıyorum. Hani heyecanlandığında, bir şey seyretmekten çok mutlu olduğunda kafanı şöyle yan çevirip, “gördün mü bak, ne şahane” deme duygusu var ya… O eksik.
Paylaşma duygusu eksik… Hüzün anlamında söylemiyorum “ah başımda olsaydı da, ilacımı verseydi, çorbamı içirseydi…“ o anlamda değil. Aksine hayatın lezzetli taraflarından keşke birlikte tadabilseydik. Keşke o batan güneşi, o da görseydi diyorsun, keşke o denizden çıkan kıvırcık saçlı küçük kız çocuğunun poposunu mıncıklarken o da yanımda olsaydı diyorsun.

Çok zor, biliyorum ama yine de umarım aynı duyguları yaşayabileceğiniz biri çıkar tekrar karşınıza. 

Çok zor, aynısını aramayacaksın, o bir kere ve ona özgü, ona dair bir şey. Başka bir şey olursa başkasına dair bir şeydir o. Aynısını aramak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Ama tabi ki baktığın ve birlikte olmaya niyet ettiğin şeyde o boşluğu görüyorsun. Öbür tarafta bir on yıllık ilişki ve onun evvelinde dört yıllık bir tanışıklık. Yani birbirimizden sıkılmaya, birbirimizden vazgeçmeye vaktimiz olmadan hızlı biten bir şey bu. Kendi sürecinde bitmemiş bir şey olduğu için, o bitmemeyi sürdürüyor.

Geldi geldi, zirvedeyken yarım kaldı…

Yarım kaldı… Yani ne dibini görmüş bir ilişki, ne tüketilmiş ve bitmiş! Tam yani işte “touch and go”. Ve tabi en önemlisi ilham perisi gibidir Yaman bende.

Hala mı?

Hala… Mesela bazen çok zor bir sahne yazarken Yaman’ı düşünürüm. Şimdi ona bunu okuyor olsam diye düşünür ve içimden de okurum. Gözümün önüne gelir onun tepkisi.

Yönlendirir mi o tepki sizi?

Evet. Bir kere daha onun temiz kabinden geçmesini isterim.

Biz sizi geç mi tanıdık biraz? İlk karşılaşmamız İkinci Bahar’la oldu. Elinizde bıçak ‘Kasap Melahat’ olarak çıktınız izleyici karşısına. Kasap Melahat olmaya nasıl karar verdiniz?

Ben vermedim, verdiler. Ama yıllarca zaten kamera arkasındaydım. Kameranın önüne atılınca herkes bu o muymuş dedi. Sektör beni oradan zaten tanıyordu. Hiç de merakım olmadı, kamera önüne geçmek gibi bir arzum olmadı Yoksa kırk yaşında yapacağıma otuz yaşımda da geçerdim kameranın önüne.

Kolayca kabul ettiniz mi?

Yani, ben direndim, Yavuz Turgul, Mustafa Uğurlu ve Şener Şen “sen bunu yapacaksın, yaparsın.” dediler. Zorla attılar beni kameranın önüne. Ben oldu mu, olmadı mı şüpheleri içindeyken, “oldu oldu, şahane oldu, haydi yürü” deyip sürdüler kameranın önüne. Esas olarak Yavuz Turgul’dur süren. Yavuz “bunu yaparsın, sen bunu oynarsın.” dedi. Ben de ne alakası var ben oyuncu muyum derken, onlar çok memnun kaldılar. Sonra da devam etti ama çok uzun süreli sürdürmedim. Şimdi ise tat aldığım bir iş olarak ucundan kenarından tutmak hoşuma gidiyor. Fakat tutkuyla bağlı olduğum bir iş değil.

Tutkuyla bağlı olduğunuz iş ne?

Yazmak…Yazmak ve yazdırmak… Ben editörlüğü de çok severim çünkü… Televizyon bir ömür boyu sürecek bir iş değil. Zaten buna katlanmak insanın ömrüne aykırı. Sağlığa aykırı. Bu şartlar ve bu adrenaline, sağlığım da çok fazla müsaade etmiyor. İleride yapacağım iş, sadece yazmak. Yazmasam da editörlük. Çünkü okumayı seviyorum, üretim sürecine dahil olmayı seviyorum. Ekipler kurmak, o ekiplerle çalışmak, birlikte üretmek. Bu tabi yoğun ve aynı zamanda disiplin gerektiren bir şey. Şu aralar hayatımı o anlamda daralttım. Daha yazıya yönelik çalışma derdindeyim. Sadece senaryo yazıyorum. Hayalim de o zaten.

“Hayatı yazan kadın” diye tanımlıyorlar sizi. Hayatı yazmak için şüphesiz çok iyi tanıyor olmak gerekli. Siz hangi kaygılarla yazıyorsunuz?

O belli olmuyor ki. Bir hesapla oturup bir şey kurmaya başlamıyoruz. O ilk kalbine düştüğü ham halidir aslında. Sizi etkileyen, onu yapmaya iten ilk duygudur kılavuzunuz. Bazen gördüğün bir resimdir, bir sürü görüntünün içinden bir şey kalır aklında. Ve onun üzerine bir şey kurmaya başlarsın. O, sonra biçim değiştirir, kendi yolculuğuna çıkar. Beni sevindiren, beni üzen ya da bana dokunan, beni yakan şeyi yazmayı seviyorum. Ha, dramatik şeyler kadar gırgır yazmayı da severim. Bazen insan o hüzünden sıkılır, hop diye başka bir ruh haline geçer ya! Yazı bütün bunlara cevaz veren bir alan. Hem tek başınasın hem çok kalabalıksın aslında. Bütün o karakterler, kimlikler, cümleler, resimler, anlar uçuşuyor. Ve o metnin içerisinde kayboluyorsun. Ben onun içinde hesapsız bir şekilde kaybolmayı seviyorum. Ama tabi ortaya çıkanı bir tekniğe oturtuyorsun. Dizi anlamında söylüyorum. Elbette bir matematiği var senaryo yazmanın.

Karakterlerinizi yaratıp, sonra da onların dünyasında elinizi kolunuzu sallayarak dolaşıyor musunuz?

Evet, ama ben o karakterlerle çok uzun yaşarım. Bazen altı ay, bazen iki yıl. Elimden tutarlar, onlarla gider gelirim. Yazım aşamasında yolda onunla yürürüm, seyahate onunla çıkarım, bazı karakterler hep benim yanımdadır. Sonra onlar kendi yolunu buluyor zaten. Bir süre sonra karakter kendini yazdırmaya başlar. Bazen o karakterin ilgisine, şefkatine bazen onun yergisine ihtiyaç duyarsın. Yani karakterin de seni sarsmasını istersin. Sen bir yere doğru uçarken “Hop! Akıllı ol!” diyebilir sana karakter. İşte onlara kulağını kabartmak, onlara açık olmak gerekir. Bir de kendimi çok hızlı aptal ilan ederim ben.

Karakter karşısında mı? 

Her şey karşısında. Yani sürprizlere çok açık tutarım kendimi. Mesela yazan insanlarda kendilerine göre bir ego gelişir. Yaratmak hikâyesi yarı tanrısal bir şeymiş gibi gelir, onu ben yarattım ben öldüreceğim gibi. Yani öyle hallenir yazar. Hemen çok sıkılırım ben ve hemen o hayranlıktan uzaklaşıp aksine tuzaklar kurarım kendime. Yarattığım karakter oralardan atlıyorsa doğru yoldayımdır. Değilsem hemen vazgeçebilirim, kendime “Evet Meral çok geri zekalısın, bu böyle mi düşünülür?” derim.

Ekiple mi çalışırsınız?

Hayır. Senaryoyu mümkün olduğu kadar tek başıma yazarım. O ilk karakterlerin dilini, tavırlarını oturtana kadar kendim yazmak istiyorum. Ama oturduktan sonra tabi ki yanına -şahane gencecik insanlar var- yardımcı alabilirsin.

Şu aralar “Muhteşem Yüzyıl”ın hazırlıkları var. Yeni bir proje. Çalışmalar ne aşamada?

Bir ay sonra, inşallah dekorlar bitince çekimlerine başlayacağız. On altıncı yüzyıl, Osmanlı’nın muhteşem yüzyılını anlatan bir dizi olacak. 1520’de başlıyor hikâye, Yavuz Sultan Selim’in ölüp, beklenmeyen bir anda Kanuni’nin tahta çıkışıyla başlıyor. Kanuni tahta çıkarken, paralelinde Hürrem’in Kırım’dan bir tekne ile gelişini de görüyoruz. İkisi aynı gün giriyorlar saraya. Biri köle, öbürü imparator olarak.

Ne kadar sürdü hazırlık çalışması?

İki yıl sürdü, hala da devam ediyor. Çünkü oku oku bitmiyor ki. Bir doktora öğrencisi gibi ders çalışıyorum ve dersimi çalışıp tarih danışmanlarımın karşısına geçiyorum. Onlarla konuşuyorum. Yeri geliyor beni dövüyorlar “o öyle olmaz” diye. Dersimi alıyorum, sopamı yiyorum sonra gelip bir daha çalışıyorum.

O dönemin bilinmeyen yüzünü de izleyecek miyiz?

Harem gibi bir alan var ve bilinmiyor. Çünkü tarihi erkekler yazıyor, erkeklerin hareme girmesi yasak. Sadece oryantalistlerin bir harem tahayyülü var. Tablolarından da göreceğiniz gibi. Ama gerçek tarih okumaya başladığınızda, harem bambaşka bir okul. Büyük bir disiplin, büyük bir gerilim, hiyerarşi ve iktidar alanı. Yani sadece güzel havuzlarda yıkanan, tüller içerisinde cariyeler yok orada. Ve ölüm korkusu var. Çünkü hayatın birilerinin iki dudağının arasında. Ona bağlı. Tabi güçlü ve dramatik bir dönem. Muhteşem Süleyman işte, Kanuni Sultan Süleyman. Dünyayı yöneten en büyük dört adamdan biri. Okudukça müthiş hayran kaldım. Uçsuz bucaksız bir şey.

Nerede yayınlanacak?

Show TV’de. Çekimlere en geç bir ay sonra başlıyoruz. Şu an bin beşyüz metrekare alana dekor yapılıyor. Saray’ın içini kuruyoruz. İki plato kapatıldı, harem, oradaki Valide Sultan Dairesi, haremdeki gözdelerin daireleri, has oda, padişah odaları, arz odası sarayda ne varsa kuruluyor. Çarşıları, medreseleri filan inşa ediyoruz. Avluları, dış mekanları Topkapı Sarayı’nda çekeceğiz. Belirli günlerde izinlerimiz var. Büyük hazırlık!

Çok büyük bir prodüksiyon. Kim oynayacak Kanuni’yi?

Kanuni’yi Halit Ergenç, annesi Valide Sultan’ı Nebahat Çehre, Kanuni’nin sağ kolu ve sonradan damadı ve vezir-i azam olacak olan İbrahim’i, Okan Yalabık oynuyor. Hürrem’i şu gün itibariyle hala netleştirmiş değiliz. Görüşmeler sürüyor. Yurt dışından da aramaya devam ediyoruz. Devlet tiyatrolarından yani tiyatro camiasından çok değerli oyuncular var. Kalabalık kadrolu bir iş. Yağmur ve Durul Taylan çekiyor, müziklerini Aytekin Ataş ve Fahir Atakoğlu yapıyor.

Ne zaman yayınlanacak?

Dekor ve çekimler yetişirse Aralık ayında.

Peki, bu kadar yoğun tempo içinde, Meral Okay kendisine ait bir zaman yaratabiliyor mu?

Bütün bu yaptıklarım işler aslında benim kendime ait zamanlar. Kitap okumak hem işimin bir parçası hem de çok tat alarak yaptığım bir iş. Ben tatile gitsem de zaten yine kitaplarımla, müziğimle gidiyorum. Gene bu kafayı götürüyorum oraya. Gene o kahramanlar benim o bavulumun içinde hayatımın içinde geliyor. Bende öyle “çok çalışıyorum ah çok yoruldum” duygusu yok. Dolayısıyla ben tatile de gitsem onlar benimle. Şizofrenik bir şey aslında. Şalter inmiyor bende yani.

Hiç ‘Yeter! beynimi boşaltayım’ demiyor musunuz?

Oluyor ama beyin boşalmıyor. Ne yapacağım şimdi? Ay niye boşalmıyor diye bir de onun mu gerilimini yaşayayım? Gitmiyor, o orada duruyor. Sinsi. Uykuya yatıyor tekrar kafasını kaldırıyor yine.

Bir arkadaşım sizinle iki kere karşılaşmış ikisinde de öfkeliymişsiniz. Birinde hava alanından çıkıyormuşsunuz...

Her havaalanından çıkışım öyledir. Siz gülerek mi çıkıyorsunuz? Uçak kırk beş dakika bagajın gelmesi yetmiş dakika. Dolayısıyla delirmiş oluyorum. Birisi canım dese, ‘canın çıksın’ diyecek kafada çıkıyorsun.

Diğerinde de trafikteymişsiniz…

Trafikte hangimiz güler yüz ile dolaşıyoruz? Ben taksi müşterisiyimdir, özel araba şoför v.s. Araba kullanamam, araba kullansam beni her dakika karakoldan toplarlar (gülüşme). Çünkü İstanbul trafiğinde akıl sağlığını koruyabilmen mümkün değil. Herkes birbirinin üstüne çıkmak istiyor. Herkes ille bir kafa uzatmak istiyor, belki geçiş bulurum diye, yahu dur! 

Şöyle çıkıp sokaklarda hiçbir amaç olmadan dolaştığınız oluyor mu? Öylesine?

Onu sokakta yapmam da ben denizde yaparım. Suda olmak beni çok mutlu eder. Bir teknenin kıçında uyuyup uyanmak, kulağımda sevdiğim müziği dinleyerek gökyüzüne bakarak, yıldızların kayışını takip ederek uykuya dalmak, gözünü yarı açarak kendini suya atmak. 

Aykırı yanlarınız var, öldüğünüzde yakılmak istemeniz gibi mesela…

E çünkü suya karışmak istiyorum da ondan.

Suyu o kadar çok seviyorsunuz?

Çok. Yani küllerimi üç parti halinde nereye savuracaklarını da yakınlarımdan bir iki kişi biliyor. Bir kısmı şu koya, bir kısmı da şuraya gibi…

Vasiyet gibi bir şey mi?

Evet.. Üstelik yasal olarak hakkınız da var Türkiye’de fakat o yasa kullandırılmıyor. 1946’da çıkmış bu yasa. İstediğinde yakılma hakkın var. Ankara’da fırını bile var.

Bu ülkede yaşamaktan mutlu musunuz?

Çok. Hiçbir zaman küsmedim.
Küsmedim lafı, “aslında küsülecek bir şeyler var”ı da barındırıyor içinde.
Yani işte 78 kuşağıyız. 12 Eylül’ü de yaşadık hep beraber. Sonra 28 Şubat’ı da yaşadık. Yani, bu ülkede seni caydıracak, vazgeçirecek bir sürü olumsuzluk var. Ama diğer taraftan da çağının tanığısın ve değişimi de görüyorsun. Bu bir demokrasi mücadelesidir, hayatta kalma mücadelesidir. Hakların genişletilme mücadelesi. Ve tabi ki sancılar ve problemler olacak. Arada anlık umutsuzluğa kapılsan da. Ben hayata genelde ‘Sindrella’ bakarım.

12 Eylül referandumunda ‘evet’çi midiniz, ‘hayır’cı mı?

Oy kullanamadım, kullanabilseydim ‘Evet’ diyecektim. Çünkü bir 78 kuşağı insanı olarak sadece o 15. madde için bile ‘evet’ veririm.

Yani 12 Eylül’e yargı yolu açılsın diye ‘evet’ diyorsunuz… Ama 13 Eylül’de 30 yıl doldu ve zaman aşımına uğradı.

Zaman aşımına uğrayamaz. İnsanlık suçları zaman aşımına uğramaz. İnsanlık suçudur çünkü. Adi suç değil bu. Adam yaralama bilmem ne, ıvır zıvır değil.

Hiç endişeniz yok mu?

Benim endişelerim bunların kesintiye uğratılması hamleleri, sivilleştikçe bu da olmayacak. Sivilleşiyor bu ülke. Ve onun sancıları bunlar. Herkes kadar bende de “acaba bizi de mi dinliyorlar?” duygusu var. Ama bu bugünün meselesi değil. Daha evvelki koalisyon döneminde de bu ülkede hep dinlenildik. Bu sefer tiraj yükseldi. Ülkenin nüfusu arttıkça, demokrasinin yükselmesi için ses çıkaranların sayısı arttıkça tiraj da yükseliyor. Teknoloji ucuzladı, daha kolay dinleniyor.


Göksel Göksu Röportajı

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...