Ana içeriğe atla

Tutkulu Kadın Meral Okay

Çoğumuz “Kasap Melahat” olarak tanıdık onu… Hatta Kasap Melahat’in isminin Meral Okay olduğunu sonradan öğrendik dersek abartmış sayılmayız bile. Tanıdıkça ikisini de çok sevdik.
O hem senarist, hem yazar, hem oyuncu, hem yayıncı… Ama beni en çok etkileyen yanı tutkusu… Yaşamındaki her şeye tutkuyla sarılan bir kadın Meral Okay. Tutkuyla okuyan, tutkuyla müzik dinleyen, tutkuyla çalışan ve tutkuyla seven bir kadın…
Yaman Okay’la yaşadığı aşk da öyle, tutkulu… Biz de o tutkuyla başladık konuşmaya…

Biz Yaman’la önce arkadaştık. AST (Ankara Sanat Tiyatrosu) döneminden tanışıyorduk. Ama o zaman onun da hayatında başka insanlar vardı herhalde benim de… Bambaşka yolculuklarımız vardı. O İstanbul’a, sinema sektörüne Yeşilçam’a geldi, sonra Genco’yla (Genco Erkal) Dostlar Tiyatro’sunda çalışmaya başladı. Ben İstanbul’a ondan iki- üç yıl sonra geldim. Geldiğimde de doğal olarak Ankara tanışıklığımdan dolayı “aa geldin mi, ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ev buldun mu?” diye karşıladı beni. Yani ilk görüşte aşk yaşayan bir çift değildik. Önce arkadaştık, sonra flört etmeye başladık. Ve sonra birbirimize aşık olduk.

Demlene demlene gelişti…

Evet, öyle bir süreç o. O sürecin içerisinde de tabi bin türlü halini bilerek birbirini sever hale geliyorsun. Yani kısa zamana sıkıştırılmış bir şok değil. Ortak geçmiş var, ortak arkadaşlar var, ortak bir dil, ortak bir geleceğe dair inanç var. Bir gelecek umudu var, kendinle ilgili, ülkenle ilgili, Dünya’ya, hayata bakışınla ilgili, ortak bir geçmişten geliyorsun. Bir ortak tarihi paylaşmışsın beraber. Sonra özel anlara evrildi o süreç.

Nasıl evrildi?

Hiç farkında değilim onun. Bir gün fark ettim ki, onun eşyası benim eşyamdan fazla evde. Hani vardır ya, kışlıkları kaldırırsın yazlıkları çıkarırsın. Bir baktım ki dolapta benden fazla eşyası var. Bir kazak, bir gömlek, bir bilmem ne derken, küçük küçük sızmış meğer o evin içine.
Kendisine de söyledim “a, sen bu eve sızmışsın!” diye (Gülüşmeler). O hınzır ve haylaz gülümsemesiyle, yakalanmış bir edayla “Öyle oldu. Biraz geç uyandın ama iyi oldu.” dedi… Yani çok kendiliğinden bir şey, yakınlık, dostluk sonrası sevgililik.

Öyle olmadığı belli ama yine de soracağım, klasik bir evlilik miydi sizinki? 

Klasik bildiğimiz tanımda bir aile, ev hayatımız yoktu bizim. Yani, onun mesleği, benim işim gücüm gereği, klasik tanımda dip dibe yaşayan bir çift olmadığımız için herkesin kendine ait özgürlük alanları, kendine ayıracağı zamanları vardı. Türkbükü’nde, daralınca kaçıp gidebilecek küçük bir köy evimiz vardı. Yani sıkışan kitaplarını, müziklerini alıp oraya bir hava değişimine giderdi. Dolayısıyla birbirimizden sıkılacak vaktimiz olmuyordu. Hep bir işin gücün içerisinde, hep bir şeye koşarken, hep bir şeye yetişirken… Onun meğer hep acelesi varmış. O hep bir şeye yetişirdi çünkü, hep koşardı. Ben de onunla birlikte koşuyordum… Aynı zamanda işim gereği tabi… Hem yapımcılık yapıyordum hem reklam sektöründe çalışıyordum o dönemde, aynı anda üç iş filan yaptığım oluyordu… O harala gürelenin içerisinde, gençliğin de getirdiği enerjiyle yorulmak bilmeden, çalışıp, sabahlara kadar yeri gelip gezip, iki saatlik uykuyla işe giderdim. Tabi o gençlik ve enerjiyle bütün bunlar tolere ediliyor. Bu gün yap desen, iki gün yapsam dördüncü gün hastanede serumla bulursun beni. Gençliğin, aşkın, birlikte bir şey yaşamanın ve üretmenin, geleceğe dair hayaller kurmanın enerjisiyle gidiyordu.

“Aşk biraz da kendinden vazgeçme halidir…” diyorsunuz beraberliğinizi tarif ederken?

Bir başkası için kendinden vazgeçme hali.

Vazgeçtiniz mi siz kendinizden?

E başka türlü aşk olmaz ki. Yani kendi önceliklerini geriye atıp, yeri geldiğinde onun öncelikleri için sabır göstermek, onun öncelikleri için metanet göstermek, onun öncelikleri için onun yanında olduğunu göstermek, ona güç vermek, ona inanmak, inandığını hissettirebilmek. Bu anlamda. Yoksa tabi ki hepimizin egoları var. Nereye kadar bunu parçalayabiliyoruz ki? Ama o egodan ne kadar kendini uzak tutarsan, orası gerçek aşkın, tırmandığı yerler.

Yokluğu nasıl bir boşluk bıraktı sizde?

Sonsuz bir boşluk, göktaşı gibi, göktaşı düşmüş gibi… Meteor diyelim hatta!

En çok neyi özlüyorsunuz?

En çok anlatmayı özlüyorum. Hani bir şey seyredersin ve heyecanlanırsın, paylaşmak istersin ya!
Dönüp bazen anlatmadığında bile, göz göze geldiğinde anlar o. Aynı sahneden etkilenmişsindir, aynı filmin karesinden, yoldaki çocuğa bakıp heyecan duymuşsundur… En çok onu arıyorum. Hani heyecanlandığında, bir şey seyretmekten çok mutlu olduğunda kafanı şöyle yan çevirip, “gördün mü bak, ne şahane” deme duygusu var ya… O eksik.
Paylaşma duygusu eksik… Hüzün anlamında söylemiyorum “ah başımda olsaydı da, ilacımı verseydi, çorbamı içirseydi…“ o anlamda değil. Aksine hayatın lezzetli taraflarından keşke birlikte tadabilseydik. Keşke o batan güneşi, o da görseydi diyorsun, keşke o denizden çıkan kıvırcık saçlı küçük kız çocuğunun poposunu mıncıklarken o da yanımda olsaydı diyorsun.

Çok zor, biliyorum ama yine de umarım aynı duyguları yaşayabileceğiniz biri çıkar tekrar karşınıza. 

Çok zor, aynısını aramayacaksın, o bir kere ve ona özgü, ona dair bir şey. Başka bir şey olursa başkasına dair bir şeydir o. Aynısını aramak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Ama tabi ki baktığın ve birlikte olmaya niyet ettiğin şeyde o boşluğu görüyorsun. Öbür tarafta bir on yıllık ilişki ve onun evvelinde dört yıllık bir tanışıklık. Yani birbirimizden sıkılmaya, birbirimizden vazgeçmeye vaktimiz olmadan hızlı biten bir şey bu. Kendi sürecinde bitmemiş bir şey olduğu için, o bitmemeyi sürdürüyor.

Geldi geldi, zirvedeyken yarım kaldı…

Yarım kaldı… Yani ne dibini görmüş bir ilişki, ne tüketilmiş ve bitmiş! Tam yani işte “touch and go”. Ve tabi en önemlisi ilham perisi gibidir Yaman bende.

Hala mı?

Hala… Mesela bazen çok zor bir sahne yazarken Yaman’ı düşünürüm. Şimdi ona bunu okuyor olsam diye düşünür ve içimden de okurum. Gözümün önüne gelir onun tepkisi.

Yönlendirir mi o tepki sizi?

Evet. Bir kere daha onun temiz kabinden geçmesini isterim.

Biz sizi geç mi tanıdık biraz? İlk karşılaşmamız İkinci Bahar’la oldu. Elinizde bıçak ‘Kasap Melahat’ olarak çıktınız izleyici karşısına. Kasap Melahat olmaya nasıl karar verdiniz?

Ben vermedim, verdiler. Ama yıllarca zaten kamera arkasındaydım. Kameranın önüne atılınca herkes bu o muymuş dedi. Sektör beni oradan zaten tanıyordu. Hiç de merakım olmadı, kamera önüne geçmek gibi bir arzum olmadı Yoksa kırk yaşında yapacağıma otuz yaşımda da geçerdim kameranın önüne.

Kolayca kabul ettiniz mi?

Yani, ben direndim, Yavuz Turgul, Mustafa Uğurlu ve Şener Şen “sen bunu yapacaksın, yaparsın.” dediler. Zorla attılar beni kameranın önüne. Ben oldu mu, olmadı mı şüpheleri içindeyken, “oldu oldu, şahane oldu, haydi yürü” deyip sürdüler kameranın önüne. Esas olarak Yavuz Turgul’dur süren. Yavuz “bunu yaparsın, sen bunu oynarsın.” dedi. Ben de ne alakası var ben oyuncu muyum derken, onlar çok memnun kaldılar. Sonra da devam etti ama çok uzun süreli sürdürmedim. Şimdi ise tat aldığım bir iş olarak ucundan kenarından tutmak hoşuma gidiyor. Fakat tutkuyla bağlı olduğum bir iş değil.

Tutkuyla bağlı olduğunuz iş ne?

Yazmak…Yazmak ve yazdırmak… Ben editörlüğü de çok severim çünkü… Televizyon bir ömür boyu sürecek bir iş değil. Zaten buna katlanmak insanın ömrüne aykırı. Sağlığa aykırı. Bu şartlar ve bu adrenaline, sağlığım da çok fazla müsaade etmiyor. İleride yapacağım iş, sadece yazmak. Yazmasam da editörlük. Çünkü okumayı seviyorum, üretim sürecine dahil olmayı seviyorum. Ekipler kurmak, o ekiplerle çalışmak, birlikte üretmek. Bu tabi yoğun ve aynı zamanda disiplin gerektiren bir şey. Şu aralar hayatımı o anlamda daralttım. Daha yazıya yönelik çalışma derdindeyim. Sadece senaryo yazıyorum. Hayalim de o zaten.

“Hayatı yazan kadın” diye tanımlıyorlar sizi. Hayatı yazmak için şüphesiz çok iyi tanıyor olmak gerekli. Siz hangi kaygılarla yazıyorsunuz?

O belli olmuyor ki. Bir hesapla oturup bir şey kurmaya başlamıyoruz. O ilk kalbine düştüğü ham halidir aslında. Sizi etkileyen, onu yapmaya iten ilk duygudur kılavuzunuz. Bazen gördüğün bir resimdir, bir sürü görüntünün içinden bir şey kalır aklında. Ve onun üzerine bir şey kurmaya başlarsın. O, sonra biçim değiştirir, kendi yolculuğuna çıkar. Beni sevindiren, beni üzen ya da bana dokunan, beni yakan şeyi yazmayı seviyorum. Ha, dramatik şeyler kadar gırgır yazmayı da severim. Bazen insan o hüzünden sıkılır, hop diye başka bir ruh haline geçer ya! Yazı bütün bunlara cevaz veren bir alan. Hem tek başınasın hem çok kalabalıksın aslında. Bütün o karakterler, kimlikler, cümleler, resimler, anlar uçuşuyor. Ve o metnin içerisinde kayboluyorsun. Ben onun içinde hesapsız bir şekilde kaybolmayı seviyorum. Ama tabi ortaya çıkanı bir tekniğe oturtuyorsun. Dizi anlamında söylüyorum. Elbette bir matematiği var senaryo yazmanın.

Karakterlerinizi yaratıp, sonra da onların dünyasında elinizi kolunuzu sallayarak dolaşıyor musunuz?

Evet, ama ben o karakterlerle çok uzun yaşarım. Bazen altı ay, bazen iki yıl. Elimden tutarlar, onlarla gider gelirim. Yazım aşamasında yolda onunla yürürüm, seyahate onunla çıkarım, bazı karakterler hep benim yanımdadır. Sonra onlar kendi yolunu buluyor zaten. Bir süre sonra karakter kendini yazdırmaya başlar. Bazen o karakterin ilgisine, şefkatine bazen onun yergisine ihtiyaç duyarsın. Yani karakterin de seni sarsmasını istersin. Sen bir yere doğru uçarken “Hop! Akıllı ol!” diyebilir sana karakter. İşte onlara kulağını kabartmak, onlara açık olmak gerekir. Bir de kendimi çok hızlı aptal ilan ederim ben.

Karakter karşısında mı? 

Her şey karşısında. Yani sürprizlere çok açık tutarım kendimi. Mesela yazan insanlarda kendilerine göre bir ego gelişir. Yaratmak hikâyesi yarı tanrısal bir şeymiş gibi gelir, onu ben yarattım ben öldüreceğim gibi. Yani öyle hallenir yazar. Hemen çok sıkılırım ben ve hemen o hayranlıktan uzaklaşıp aksine tuzaklar kurarım kendime. Yarattığım karakter oralardan atlıyorsa doğru yoldayımdır. Değilsem hemen vazgeçebilirim, kendime “Evet Meral çok geri zekalısın, bu böyle mi düşünülür?” derim.

Ekiple mi çalışırsınız?

Hayır. Senaryoyu mümkün olduğu kadar tek başıma yazarım. O ilk karakterlerin dilini, tavırlarını oturtana kadar kendim yazmak istiyorum. Ama oturduktan sonra tabi ki yanına -şahane gencecik insanlar var- yardımcı alabilirsin.

Şu aralar “Muhteşem Yüzyıl”ın hazırlıkları var. Yeni bir proje. Çalışmalar ne aşamada?

Bir ay sonra, inşallah dekorlar bitince çekimlerine başlayacağız. On altıncı yüzyıl, Osmanlı’nın muhteşem yüzyılını anlatan bir dizi olacak. 1520’de başlıyor hikâye, Yavuz Sultan Selim’in ölüp, beklenmeyen bir anda Kanuni’nin tahta çıkışıyla başlıyor. Kanuni tahta çıkarken, paralelinde Hürrem’in Kırım’dan bir tekne ile gelişini de görüyoruz. İkisi aynı gün giriyorlar saraya. Biri köle, öbürü imparator olarak.

Ne kadar sürdü hazırlık çalışması?

İki yıl sürdü, hala da devam ediyor. Çünkü oku oku bitmiyor ki. Bir doktora öğrencisi gibi ders çalışıyorum ve dersimi çalışıp tarih danışmanlarımın karşısına geçiyorum. Onlarla konuşuyorum. Yeri geliyor beni dövüyorlar “o öyle olmaz” diye. Dersimi alıyorum, sopamı yiyorum sonra gelip bir daha çalışıyorum.

O dönemin bilinmeyen yüzünü de izleyecek miyiz?

Harem gibi bir alan var ve bilinmiyor. Çünkü tarihi erkekler yazıyor, erkeklerin hareme girmesi yasak. Sadece oryantalistlerin bir harem tahayyülü var. Tablolarından da göreceğiniz gibi. Ama gerçek tarih okumaya başladığınızda, harem bambaşka bir okul. Büyük bir disiplin, büyük bir gerilim, hiyerarşi ve iktidar alanı. Yani sadece güzel havuzlarda yıkanan, tüller içerisinde cariyeler yok orada. Ve ölüm korkusu var. Çünkü hayatın birilerinin iki dudağının arasında. Ona bağlı. Tabi güçlü ve dramatik bir dönem. Muhteşem Süleyman işte, Kanuni Sultan Süleyman. Dünyayı yöneten en büyük dört adamdan biri. Okudukça müthiş hayran kaldım. Uçsuz bucaksız bir şey.

Nerede yayınlanacak?

Show TV’de. Çekimlere en geç bir ay sonra başlıyoruz. Şu an bin beşyüz metrekare alana dekor yapılıyor. Saray’ın içini kuruyoruz. İki plato kapatıldı, harem, oradaki Valide Sultan Dairesi, haremdeki gözdelerin daireleri, has oda, padişah odaları, arz odası sarayda ne varsa kuruluyor. Çarşıları, medreseleri filan inşa ediyoruz. Avluları, dış mekanları Topkapı Sarayı’nda çekeceğiz. Belirli günlerde izinlerimiz var. Büyük hazırlık!

Çok büyük bir prodüksiyon. Kim oynayacak Kanuni’yi?

Kanuni’yi Halit Ergenç, annesi Valide Sultan’ı Nebahat Çehre, Kanuni’nin sağ kolu ve sonradan damadı ve vezir-i azam olacak olan İbrahim’i, Okan Yalabık oynuyor. Hürrem’i şu gün itibariyle hala netleştirmiş değiliz. Görüşmeler sürüyor. Yurt dışından da aramaya devam ediyoruz. Devlet tiyatrolarından yani tiyatro camiasından çok değerli oyuncular var. Kalabalık kadrolu bir iş. Yağmur ve Durul Taylan çekiyor, müziklerini Aytekin Ataş ve Fahir Atakoğlu yapıyor.

Ne zaman yayınlanacak?

Dekor ve çekimler yetişirse Aralık ayında.

Peki, bu kadar yoğun tempo içinde, Meral Okay kendisine ait bir zaman yaratabiliyor mu?

Bütün bu yaptıklarım işler aslında benim kendime ait zamanlar. Kitap okumak hem işimin bir parçası hem de çok tat alarak yaptığım bir iş. Ben tatile gitsem de zaten yine kitaplarımla, müziğimle gidiyorum. Gene bu kafayı götürüyorum oraya. Gene o kahramanlar benim o bavulumun içinde hayatımın içinde geliyor. Bende öyle “çok çalışıyorum ah çok yoruldum” duygusu yok. Dolayısıyla ben tatile de gitsem onlar benimle. Şizofrenik bir şey aslında. Şalter inmiyor bende yani.

Hiç ‘Yeter! beynimi boşaltayım’ demiyor musunuz?

Oluyor ama beyin boşalmıyor. Ne yapacağım şimdi? Ay niye boşalmıyor diye bir de onun mu gerilimini yaşayayım? Gitmiyor, o orada duruyor. Sinsi. Uykuya yatıyor tekrar kafasını kaldırıyor yine.

Bir arkadaşım sizinle iki kere karşılaşmış ikisinde de öfkeliymişsiniz. Birinde hava alanından çıkıyormuşsunuz...

Her havaalanından çıkışım öyledir. Siz gülerek mi çıkıyorsunuz? Uçak kırk beş dakika bagajın gelmesi yetmiş dakika. Dolayısıyla delirmiş oluyorum. Birisi canım dese, ‘canın çıksın’ diyecek kafada çıkıyorsun.

Diğerinde de trafikteymişsiniz…

Trafikte hangimiz güler yüz ile dolaşıyoruz? Ben taksi müşterisiyimdir, özel araba şoför v.s. Araba kullanamam, araba kullansam beni her dakika karakoldan toplarlar (gülüşme). Çünkü İstanbul trafiğinde akıl sağlığını koruyabilmen mümkün değil. Herkes birbirinin üstüne çıkmak istiyor. Herkes ille bir kafa uzatmak istiyor, belki geçiş bulurum diye, yahu dur! 

Şöyle çıkıp sokaklarda hiçbir amaç olmadan dolaştığınız oluyor mu? Öylesine?

Onu sokakta yapmam da ben denizde yaparım. Suda olmak beni çok mutlu eder. Bir teknenin kıçında uyuyup uyanmak, kulağımda sevdiğim müziği dinleyerek gökyüzüne bakarak, yıldızların kayışını takip ederek uykuya dalmak, gözünü yarı açarak kendini suya atmak. 

Aykırı yanlarınız var, öldüğünüzde yakılmak istemeniz gibi mesela…

E çünkü suya karışmak istiyorum da ondan.

Suyu o kadar çok seviyorsunuz?

Çok. Yani küllerimi üç parti halinde nereye savuracaklarını da yakınlarımdan bir iki kişi biliyor. Bir kısmı şu koya, bir kısmı da şuraya gibi…

Vasiyet gibi bir şey mi?

Evet.. Üstelik yasal olarak hakkınız da var Türkiye’de fakat o yasa kullandırılmıyor. 1946’da çıkmış bu yasa. İstediğinde yakılma hakkın var. Ankara’da fırını bile var.

Bu ülkede yaşamaktan mutlu musunuz?

Çok. Hiçbir zaman küsmedim.
Küsmedim lafı, “aslında küsülecek bir şeyler var”ı da barındırıyor içinde.
Yani işte 78 kuşağıyız. 12 Eylül’ü de yaşadık hep beraber. Sonra 28 Şubat’ı da yaşadık. Yani, bu ülkede seni caydıracak, vazgeçirecek bir sürü olumsuzluk var. Ama diğer taraftan da çağının tanığısın ve değişimi de görüyorsun. Bu bir demokrasi mücadelesidir, hayatta kalma mücadelesidir. Hakların genişletilme mücadelesi. Ve tabi ki sancılar ve problemler olacak. Arada anlık umutsuzluğa kapılsan da. Ben hayata genelde ‘Sindrella’ bakarım.

12 Eylül referandumunda ‘evet’çi midiniz, ‘hayır’cı mı?

Oy kullanamadım, kullanabilseydim ‘Evet’ diyecektim. Çünkü bir 78 kuşağı insanı olarak sadece o 15. madde için bile ‘evet’ veririm.

Yani 12 Eylül’e yargı yolu açılsın diye ‘evet’ diyorsunuz… Ama 13 Eylül’de 30 yıl doldu ve zaman aşımına uğradı.

Zaman aşımına uğrayamaz. İnsanlık suçları zaman aşımına uğramaz. İnsanlık suçudur çünkü. Adi suç değil bu. Adam yaralama bilmem ne, ıvır zıvır değil.

Hiç endişeniz yok mu?

Benim endişelerim bunların kesintiye uğratılması hamleleri, sivilleştikçe bu da olmayacak. Sivilleşiyor bu ülke. Ve onun sancıları bunlar. Herkes kadar bende de “acaba bizi de mi dinliyorlar?” duygusu var. Ama bu bugünün meselesi değil. Daha evvelki koalisyon döneminde de bu ülkede hep dinlenildik. Bu sefer tiraj yükseldi. Ülkenin nüfusu arttıkça, demokrasinin yükselmesi için ses çıkaranların sayısı arttıkça tiraj da yükseliyor. Teknoloji ucuzladı, daha kolay dinleniyor.


Göksel Göksu Röportajı

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...