Ana içeriğe atla

Feride

“kasketimi eğip üstüne acıların”
-C. Süreyya-

sunu:

“istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar
ayrılığı söyleyen kara gürültülerde
şaşkındır buralarda ayrı düşen âşıklar
kış’ın ve silahların beyaz serinliğinde...”

*
k(adın): feride,
uyruğun: dünya;
dinin yok,
dilin var
ve sonrasını ben bilirim!

aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;
sonra gece, avluda bir kırık dal dursa üşürdü feride.
tarihini düşmedim, düşünmedim, ama tenimiz tanışır
önce ve terimiz...
o benim avradım olur gecelerce, günlerce;
sonrasını ben bilirim...

*
geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince... giderek
soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar ve hüzünle
şaşırırken yolunu yitik yıldızlar, feride, bir destan gibi yürürdü
ömrünü akmaya yarışırken sular.

*
sonra sular sulara, günler günlere vururdu ve hayat onu da,
beni de hem ne kötü vururdu; hayvan gibi vururdu hayat,
küfür gibi, namlu gibi vururdu...
sonra feride geceler boyu uyurdu. İleride unutulmuş bir Allah
kendini doyururdu ve susunca feride yeryüzü boğulurdu.
yeryüzü yüreğimdi biraz da... kururdu...

*
/ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere
kimselere bırakmam/

öpüşlere sararım, gidişlere sorarım
kimselere bırakmam!

feride başak kokar, esmer bir başak
gözlerini hep s(aklar) utanırken
sonrasını...
sonrasını ben bilirim.

*
günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler, rüzgâr giyerdik akşamları.
masamızda hep ucu kırık bir karanfil dururdu; yaralarımızı
sarardık, sorardık ihtilal dönüşleri, infazları sayardık.
kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı, gelinler subaşlarında,
şoförler direksiyon, gerillalar silah başlarındaydı.
bitmezdi tükürdüğüm savaşları da “apoletleri büyük beyni küçük”
generallerin!

*
orospular sızardı gecenin yırtmacından
yırtmaçların tenine küfür dolardı
ve küfür yazardı gazeteler, rotatifler, bobinler
geceler küfür kokardı/alkol ve sperm
günlerin yaslı yüzünde kirli kan
ve peçeteler

peçetelerde günler turşu kıvamındaydı
faşizmin kıvamında işkenceler
bir uzun yol şoförü yolları...
yolları feride’yi andığı gibi anardı
geceye devriyeler dolardı

ne o

k i m l i k s i z m i y d i k?

feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarında;
dağlara atarım, bulutlara katarım onu kimselere
kimselere bırakmam

kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden
bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi
sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin

dirildim,
dirilttim onu kimselere bırakmam
kimselere!

sonra tenini tutukladım avuçlarımla
mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında
kattım da onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma
feride’yi şiir saydım biraz da...

nisan’ın kızıdır feride; bundandır nisan güneşi sinmiştir tenine
ve kokusu otların, kırlangıçların...
dağları uyutur koynunda kavgalara gidince; sonra aşk olur,
kadın olur bana gelince... ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur;
uçarı bir rüzgâr gibidir ansızın ne yana dönse
yüzümü o ufka çeviririm.
sonrasını...
sonrasını ben bilirim...

*
feride tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri
ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış
bırakmam kimselere
k i m s e l e r e!

*
feride şiir huyludur, gül kokuludur
gül kokuludur gözleriyle gözlerime dokunur

dokunur

v a a y!


1. bölüm

/o aşklar ki hayatın gül teninde sonrasız bir oyunda
dağıtınca bir yangının alazında süngüler
birileri anlatmaya koyuldu.../

“(...) Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka), çünkü dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor. Şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şeyi kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırdı bizi. Gözelerimizin önünde yalan söylediler, insanı küçülttüler, sürdüler, işkencelere soktular... İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog bitti...”
-A. Camus-


(herkesin bir feride’si vardır ben bilmez miyim?
herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı
her kesin bir kimsesi vardır ban bilmez miyim?
bir de kimsesizliği...)

I
gözlerinle gözlerime dokunuyorsun
bir bilsen o an gözlerim oluyorsun
kaçalım, beni gören sen sanacak!

II
görüyor musun dağlara dokunuyor insanlar
giderek dağlaşıyorlar
görüyor musun adınla başlıyor her şey
karın eriyişi, yağmurun dirilişi
özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi

adınla!
adınla her şey: şarabın dökülüşü, sesimin eskimeyişi


/ben ise sana abanıyorum
büsbütün aşk kesiliyorum.../

yenile yenilene bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak oluyor o yangın yerlerinde

/ben nereye gitsem biraz senden gelirim
ardımdan kuşlar ve uykular gelir/

feride
ey yaar!

III
gelip bana çıkıyor bu kent
ben kentlere çıkıyorum
kentler kent olmalı feride
bir türkü tutturup
açabilmeliyim alnımı gecelerinde

güne koşarken çocuklar güne erkenden
ya deniz ya da dağ kokmalı yolları

çocuklar çocuk olmalı
aç bakmamalı sevgiye
çocuklar bazen bir ülkedir
gözleri gök(yüzünde)

ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde
herkes kendi gibi olmalı, adı gibi
yoksa...
yoksa sonumuz olur feride
utanır rüzgârlar hak edilmiş iklimlere

IV
çarşılarda kalabalık yürüyor
sanki topyekun bir ülke toprağın şiddetinde
ansızın o kalabalık soluyor “faili meçhul”lerde

(bu kalabalık ölmese,
aşk,
önce!)

V
çarşılarda kalabalık yürüyor
her yanım kalabalık ve kabarık
duramıyorum böyle
çarşılara abanıyorum ben de

-gülüşleri, konuşmaları, oturuşları nerde?
hani çocuklar mavi esintilerde?
bu kanlar da ne?

bir bilsen o an gömleğimi parçalıyorum günün orta yerinde
çatırdayarak kopuyor düğmelerim
suçlular nerede?

bıyıklarımı kemiriyorum, bitiyor
çekip koparıyorum saçlarımı
bir bilsen ter damlıyor yüreğimden yerlere
bileklerim kesilmiş, damarlarım dökülmüş caddelere

çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yalnız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...

VI
keder bile yıkar bendini
yağmur iner,
gök boşaltır içini

büyür
mü benim yüzyılım
b e n i m y ü z y ı l ı m h a n i?

çoğaldım ve bir soruyla dolaştım sokakları
bir soruyla açıp her sabah penceremi
benim yüzyılım hani?
benim yüzyılım hani?

sonra bir susamışlık oldum gitgide
ağlamışlık, kanamışlık birden bire
artık bütün sularda bir susuzluğum
yankısı yok sesimin caddelerde
“bir yudum” diyorum sonra: “bir yudum,
halkım!”

çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yalnız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...

VII
artık böyle başlar gün: bir tomurcuk patlar, bir dal kırılır
apansız. birileri düşer yağmurlara... yağmurlara zamansız!
belki ağzının kıyısı kansız
yarım kalır türküsü;
dağılır, yiter sesi
anlatılır rüzgârlara öyküsü...

*
daha önümde ardımda korkunun kokusu
dağlardan kırılan alevi yalnızlığın
vahşetin böğründe zulmün tortusu

*
sonra güne koştum, güne coştum kucağımda dünyaların
türküsü; çıkıp kentin en geniş meydanında boğazımı
gömleğim gibi yırtıyorum:

-susmayın! Bir şey bilmiyorsanız küfredin, düpedüz küfredin
işte!

bir şey anlamıyorlar bile; sanki topyekûn bir ülke toprağın
şiddetinde; o an gökyüzünde dingin bir bulut; duvarları
aşabilen rüzgârlar çarpıyor yüzüme.

(bakıyorum da yollarda kanım pıhtılaşıyor
üstüm başım kir karanlık vay balam...)

VIII
kapıyı yağmur diye çaldılar oysa

açtık:
k a s ı r g a!

kasırga
kasılıyor
kaslarında ülkemin

(bu hep böyle sürmese
aşk,
önce!)

IX
sonra bir bilsen teni kan içinde hayatın
eti kan yılmaz’ın, sesi kan
bir kahve önünde duruyorum
insanlar öylece oturmuş kendilerini turşuluyorlar,
tuzsuz

-dikkat dikkat!
ülkem dolaylarında yatmakta olan insanlar için
........gruplarında kan
aranmıyor!

yitirdik infazlarda güllerimizi
can aranıyor! can aranıyor!

birden ön masadan üç adam kalkıyor, “kes ulen” diyorlar:
“-ne canı? can burada işte! oturmuş pişti oyar çayına
kahvede!”

çok utanıyor, utanıyorum
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?
arkadaşlar su yok mu be?

*
d(erken):
“kimliğiniz lütfen...”

(yerlerde pıhtılaşmış kanların üzerinden
bir uğultu ummanındı seslerin üzerinden
çarşıları yalnız kentlerin üzerinden
sessiz... sessiz... gidiyoruz feride...)


2. bölüm


ey o kasırgalarda okyanuslar çiğneyen gemi
ayrılıksa: “vur sineme öldür beni!”

“... Yapılmamış, unutulmuş itirazlar mı vardı? Kuşkusuz vardı
böyle itirazlar(...) Neredeydi şimdiye kadar görmediği o yargıç?
Neredeydi o yüksek mahkeme?
Konuşacaklarım var. El kaldırıyorum...”
-F. Kafka-

X
(Poliste)

(portatif bir hayat,
katlanabilir!)

*
belli ki tenimin rengini yitireceğim
ve hayat yitirecek rengini yüzümün sustuğu yerde
korkarak yürünürken caddelerde
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?

feride,
şimdi yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine

*
(beni böyle bir eller
beni yollar, beni yeller
kelepçeler, hücreler beni
alıp gitmeye
inan ki feride inan
aşk,
önce!)

XI
(gözümü bağlıyorlar; korkma sevgilim! Gözümü, gönlümü
değil...)

kanlı karanlık odalarda
beni morartıyor, azaltıyor ve azdırıyorlar
böyle her seferinde,
çıkınca
fırında ekmek gibi kabarıyorum
sonra bir çoğalıyor, bir çoğalıyor, bir çoğalıyorum!

(bir güzel renk değiştiriyorum; korkma! yürek değil,
renk değiştiriyorum sadece...)

ben can, camiler e(zan) derdinde...

kollarım gidiyor önce, ayaklarım, ellerim
saçlarım gitmişti zaten, bileklerim gitmişti

biliyor musun bir sen kalıyorsun içimde
yüreğimin alazında biz bize
ağlaşıyoruz sessizce...

ötede ne güzel, insanlar dağlara dokunuyorlar,
giderek dağlaşıyorlar.

*
(sonra gözlerim açılıyor; korkma dilim değil
gözlerim sadece...)

XII
(mahkemede)

yurdum,

seni
“devlet
topraklarının
bir
kısmını
veya
tamamını
ayırmaya
yönelik”
ve
“gizli”
s e v i y o r u m

dediler...

XIII
(hapishanede)

buraya gelme feride
bir hançer gibi saplama
savuran gözleri yüreğime

*
yine o öksüz koridor, yaslı ve yaşlı koğuş
küf ve sidik kokuları yine
ben voleybol oynuyorum bahçede
satranç bilmem, gazete okuyor ve şiir yazıyorum
birikmiş gibi volta borcumu,
taksitle
her gelişte ödüyorum

aldırma! bir kedere sevk olunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim!

*
(bir de sen... sen feride almasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

XIV
ekmeksiz kal da demiştim
içeride
kavgasız, kadınsız, çaresiz kalma
bunları yazmadılar hayat bilgisi kitaplarında!

*
olmasam da ey feride tüten geceler
feride, yine tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri

yazmadılar!

oysaki ben aşka inanıyordum
hep ölüm bu(yurdunuz)
ya-
zı-
yo-
rum:
ey devlet,
ey tanrı artık o(kulun) yok senin!

XV
/ben uçurumlar önünde kendimi kemiren kerem
artık kendini kemiren türküler dinlemem!/

dinlemem
ki rüzgârdım
usulca kedere kaldım
yürüdüm,
göçebeydim;
yürüdüm,
kurşunlandım!
sonra mart kaldım, eylül kaldım ey susmanın çorak iklimi
yüzümde uzun sürmüş soruşturmalar yorgunluğu
çarmıhlara gerildim, ölümlere tek kaldım...

*
bu
tufan
ne yana
yana
yana
susmayı diline,
büyümeyi bilincine devşiren çocuk?

XVI
(dışarıda)

çıktım
da uyku sızarken gecenin şarkısından
nerede yaralı kuşları yorgun yüzümün
kendi köpüğünü eriten bir denizde?
bileylenen her bıçak kınında çirkin
kınından çık yüreğim geç mi kaldın geç mi kaldın?

(bir örümcek sabrıyla sevdam örerken kendini
yüreğim bir uzun hava, sabrım uçurum şimdi)

XVII
çıktım kanlı karanlık odalardan
elbet çıkarım,
çıkacağım!

şimdi dağları aralasan bu akşamüstleri ben çıkarım
kuşları kovalasan, yürüsen yolları göçebe yanım
geceleri kanatsan alnımda yağmur, saçlarım kan türküsü
çıkarım!

(ben bu çiçeği bölsem, koklasam sen çıkar mısın?)

*
bu nasıl yalan yollar ki böyle yürüdüğüm
saçlarının kokusu sinmiş bu kente
bu gece saçlarından geçiyorum yüreğim ter içinde
sussam yokluğun kan tükürür beynime
geceler büyürse tutsağım sabahlar doldur yüreğime

*
çıktım
da kentler kent değildi yine
belki bu yüzden tüketmiş soluğunu şarkılar
kuşlarda gitmiş, hüzün büyümüş
ama hiç boğulmamış içimizde kıyılar

(kıyılarıma varsan ben çıkarın
halkımı tanısan yurtsuz çıkarım!)

XVIII
kal, kendinin anası ol önce doğur kendini
sonra gel beni doyur büyümeden açlığım

sesim mi?
o da büyür sen kaygılanma

gel
bata
çıka
çıkalım

düşe
kalka

gide
dura

güle
ağlaya

(bana kalsa bir namlunun ucundan
rengimi, sesimi alır çıkarım

ben bu şiiri okusam sen çıkar mısın?)

IXX
sonra zıbarıp kalmak için yer ayırttım bir “paspal palas”ta;
oturup fotoğraflarıma baktım, yazı makinamın içindeki
külleri temizledim. sokağa çıktım, yasak yürüdüm;
üzerime adını almayı unutmadım...
yollara dokunmadım, kedilere, camlara dokunmadım;
yıldızlara...
yıldızlara hiç dokunmadım, dokunsam düşecektin.

sonra geceye şiirler okudum, bitti,
bitmedin!
bilsen ne çıkar; hem nasıl bileceksin?

(sen bir şeyler bilsen bildiğinden ben çıkarım
çocukluğuma dokunsan öksüz çıkarım...)

şimdi sokaklardayım
sokaklarda... içimin sokaklarına adın yürüdü
adın satır başlarında ayrılıkların
oysa ben bu geceyi bilmiyorum, yolları bilmiyorum
unutmayı hiç;

şimdi sokaklar bile esniyor uyumayı bilmiyorum...

XX
(otelde)

yanmamış bir gaz sobasının yerlere dökülmüş artıkları
soluğumu kesiyor. soba boruları kırık camlardan dışarıya
uzuyor; dışarıda kar, dışarıda rüzgar esiyor. uykusuzluğa
uyuyorum.
dört battaniye aldım üstüme, üşüyorum feride;
kalkıp şiir yazacağım, ama hep şiir mi yazılırmış
kuşatılmış
gökyüzüne?

*
ben seni, seni diyordum; nasıl gelirim,
hangi sokaklar çıkar sokak desene?
yine o gitmelere gitmeden
seni yorumluyor, sana yoruluyorum işte

başka nereye giderim söylesene?

3. bölüm

“kapılar tutulmuş neylersin
neylersin içerde kalmışız
yollar kesilmiş
şehir yenilmiş
açlıktır başlamış
elde silah kalmamış neylersin
neylersin karanlık da bastırmış
sevişmezsinde neylersin.”
-P. Eluard-

XXI
sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize...
taşıdık, taşındık bitti işte
öpüp durma üç numara tıraşlı kafamı öyle
feride, kız, geldim!
ağlama, şişmanlarım yine
yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince

feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
ellerin... ellerin nerede?
bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece

üşüyorum bana bir palto bul feride
ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle...

geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine

XXII
gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur
ellerime
yok, gitme!
gitme, sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor
özlemeyi yutkunuyorum
sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor
şu gök var ya şu gök, birden üstüme çöküyor
yok, gitme
gitme aç göğsünü kalayım öyle...

XXIII
diyordum ki bir koluma seni,
çıkınca
diğerine ülkemi
gör ki payıma çığlıklar düşmüş ve kül geceleri
benim yüzyılım hani?
çarşılar çarşı mı şimdi?

*
belki insanlar tenine gül sunmaz diye,
kir gömmez diye
hasrettir böyle kanla ıslak
ve kire karılmış böğrünün asıl rengine
darda,
daralır bir yerlerde...

bana bir ülke getir feride
üstünde masmavi bir gök olsun

saçlarını çöz
sağrıları ıslak taylar gibiyim
ve tenin senin
doludizgin bir ülke...

XXIV
gözlerimin ortasında
gözlerinin ortası

tenini hatırlat tenime
bana aç vücudunun deltalarını
kadın kokunu ver
sulamak için rahminin kıraç topraklarını

şimdi aşk,
önce!

*
(bu sensin
ve sesin
bu terin ve tenin ıslaklığı
kal öyle
ısıt gözlerimi gülüşlerinle...)

XXV
biradan kapılar kırılacak belki de
birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde
biz diz kırarken sinesinde sancının
yolunur papatya,
deşilir ten
ve yara da!

çünkü ölmek günleri biraz da
gülmek günleri (de), inadına
gün gülümsemeleri ardında

*
gün gülümsemeleri ardında
dağlandıkça
dağlaşmak
ve dağları sevmeye yaraşmak

yaraşmaya
yanaşmak günleri

/sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine.../

XXVI
her gün bir avuç öldüğüm bu cehennemde
el verdiğim kentler vurulacak,
vurulacağım;
bu yangın kabardıkça çok yanacağım!

farkında mısın infazlara ayarlı saatler yine
ne güzel kimileri dağlara dokunuyor sessizce

kanıma dokunuyor
bu karatma geceleri susmak böyle...

XXVII
caddeye bir taşıt huzmesi düştü görüyor musun?
bak bakalım beni mi arıyorlar
ya da ne geziyorlar gecede yarasa gibi?

bakarken görünmesin göğüslerin pencereden
yollar bir çift gül görmeye alışık değil...

tan atacak birazdan geceyi yırtarak yine
saçların dağınık, her yanın ter içinde

/feride,
sen bu kadar akıllının içinde nasıl...
nasıl delisin böyle?/

XXVIII
sevdan kıl beni, kaybetme ellerimi
tutmasam... dağlara çığ düşerken, o çınarlar
[susarken
tutmasam kırılır elim,
tutmak kirlenir...

ben yolculuğum
sen bildiğim yol gibi
toplayıp ıssızlığa kirlenen eylülleri
geç hiç eskitmeden sevgileri
bazen de çalarak kendine bedenimi
gitmesen,
geçmesem yollar kirlenir...

*
benden kalan incelikler var sende
ateşimin örsüsün, sana akar ırmaklarım
akar
ve biterim

bitmesek taşarız,
bitmek kirlenir...

XXIX
topla denklerini ürkmeden
külü dök, ateşi yüklen
kentlerde yazısı silik duvarlarsa,
bulvarlarsa geçilen
sen, sen ol apansız gelen / gece bitmeden
gelmesen söz kirlenir...

*
kime aitse kucağın
açık tut
ve diri
tutmasan insanlığın kirlenir...

*
bak sevda bu, tut sözlerimi
hem kim var ki böyle sevecek seni?

öpmesem dudakların,
yazmasam şiir,
sevişmesem kadınlığın kirlenir...

XXX
bir gün değil, her gün her şey kirlenir
çalarak bir şeyleri hayattan ve insandan
yenibaştan
yenibaştan

(kirlenmeyen tek şey ise
kirdir...)


4. bölüm

“güllerin bedeninden dikenleri teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş-Tatvan yolunda güller ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar, kötü donanımlı askerler kanar
...
Muş-Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar”
-T. Uyar-

XXXI
rüzgar
ve kar...
kar... yurdumda
bir dal daha kırılıyor rüzgarda
kimseler bilmiyor...

o dalı yeşerte bilir miyiz feride
baharda?

*
iki gözüm kar yağıyor dışarıda
elimde terliyor ellerin
kar yağıyor yoksul gecelerine ülkemin
pencerelerine perdesizliğin

kara kan karışıyor!

XXXII
kara bin damla kan düşürüyoruz
çoktandır ayaz günleri ülkemin

k a r d e ğ i l,
k a n m e v s i m i !

XXXIII
bırak, savruk, serseri yağmurlar, darbeci generaller, vizite
kağıtları ve gündelik telaşlar bir an bir yerlerde kalsınlar!
gecenin yüzüne karşı konuşan cinayetlerde ölümdü,
kederdi, hasretti gördüm!
tüyleri dökülen bir kuşun yüreği kadar sıcak ve bir kez
ağzımızdan çıkmış bir küfürdü hayat!
şimdi göç yollarında mısın? yurdunu mu yitirdin?
örselenmenin yurdu yok! aşkın yurdu
yok! özlemenin
yok!

*
daha gece bir keder salkımıyla geliyor; bir salkım da
bizden! yollara çıkmanın yurdu
yok! yürümenin
yok!

*
şimdi hasret iri gözlü bir çocuktur çırılçıplak kıyılarında
her uçurumun! göç yollarında yurdum yağmadır, kabarık
ve kangren! ömürlerin ömrü
yok! efkarın takvimi
yok!

(y o k! y a ğ m a, k a b a r ı k v e k a n g r e n...)

XXXIV
şimdi bir namlu gibi gözlerin
dışarıda kar dinmiş,
çamlar gelin

bak, bir izbe oda düşmüş payımıza
ölmemekte,
ısrarda çoğalıp, inadına!
ışıkları söndürelim
susmasın elim...

tenimi tanı,
kokumu
ve terimi
bu çığlık bir bıçak olup yırtacaksa geceyi
al, göm göğsüne dağlanmış suretimi
al da susalım biraz

hep aynı göğe büyürken ellerimiz...

XXXV
bana bir ölüm tarif et feride
yakma cıgaranı
çek şu kibriti de
olur ya
dinamit gibiyim bu gece

*
aldırma! bir kedere sevk olunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim...

XXXVI
daha yenile yenilene bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak o yangın yerlerinde

bırak!
çarşılar bana abanmasa da
ben çarşılara abanacağım yine
yoksa yaşamayı oynamıyorum işte
yoksa bu şiir burada biter feride

çarşıları yalnız, kentleri öksüz
şiirleri yarım bırakmayalım

*
kentler kent değilse
parçalanırım yine
gömleğimi boşuna ütüleme
ben cağız, damarlarım dökülsün caddelere
ter damlasın yüreğimden yerlere
çarşılar bana abanmasa da
bırak!
ben çarşılara abanacağım yine

XXXVII
şimdi sınasam
mı gücünü göğe sokulan ellerimin?
sıkıyönetim “dört ay daha” olağanlaştı
karanlık koyulaşıyor üstünde çok öldüğüm günlerin

sonra kirli bir duman çöküyor kente
serçelerde sonbahar mahmurluğu...

XXXVIII
şimdi porno ve arabesk geceleri bu kentin
ve ölesiye yalnızlığım, azlığım
candan geçip feride’den geçilmez bu kentin

(bir de sen... sen feride olmasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

XXXIX
sana bir bıçak vereyim rüyalarımı dağıt
bir rüzgar vereyim külümü,
bir sevda vereyim kuraklığımı dağıt!

biz o yıllar rezil gecelerde üşüdük
hey gidi kirli günler ne çok üşüdük
sıcaklığını al şimdi bu üşümeleri dağıt!


Yılmaz Odabaşı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan