Ana içeriğe atla

İnsanlığın köprüden atlayışı

İzmir’deyim. Gözümü annemin üzerinden ayırmadan oturuyorum. Dayımın tabiri ile “bağ arası” gözlerini araladığında içim taşarak... Biraz evin havasından, biraz da saksıyı durduramadığımdan pek konuşmak gelmiyor içimden. Bir haber kanalı sürekli açık. Kaygılıyım, acı çekiyorum. Annem için... Memleketim için... İkisi tuhaf bir şekilde birbirine karışıyor.

Telefon çalıyor. Ülkenin bu çok zor ve sert gündeminden payını orantısız alan Cumhuriyet gazetesinden Selin Ongun, “Röportaj yapabilir miyiz?” diyor. Durumumu anlatıyorum. Ama mevcut koşullarda kafamı toparlayabilirsem, bir yazı yazabileceğimi söylüyorum. Her zamanki kibarlığı ve anlayışıyla, “Elbette” diye cevap veriyor. Aşağı yukarı neler sormak istediğini soruyorum. Kırık dökük bir ses tonuyla “özetle biz nereye gidiyoruz böyle”yi içeren ve içimi titreten ifadelerle anlatıyor derdini...

İnsanlığın köprüden atlayışı

Telefonu kapatır kapatmaz, olayın gerçekleştiği günden beri yakamı bırakmayan o kısa not, beni ele geçiriyor yine. Hatırlayanlar, bilenler vardır. Doğu’da ve Güneydoğu’da araştırmalar yapan sosyolog Dicle Koğacıoğlu’nun kendini Boğaziçi Köprüsü’nden atarak intihar ettiğinde bıraktığı not: “Annem, babam, kardeşim. Beni affedin, çok acı var. Dayanamıyorum.”

Ne oldu, ne gördü, neye dayanamadı da gencecik bir kadın kendini Boğaziçi Köprüsü’nden atacak hale geldi? Ardından yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla enerjik, coşku dolu bir insanken...

Moda tabiriyle sözde değil özde, büyük bir gönül bağıyla ve tutkuyla bağlı olduğum ülkem ve ülkemin insanlarıyla ilgili kişisel duygularımı, endişelerimi paylaşabilirim belki diye düşündüm. Dilerim vatandaş Sezen, Sezen Aksu’ya sunulan bu imkânı kullanarak derdini, dileğini, niyetini ortaya koymayı başarabilir. Çünkü hepimize başka bir yol daha olduğunu yeniden hatırlatmak, aslında galiba kendim de hatırlamak istiyorum.

“İnsanın zamanın bu diliminde bile bu kadar ilkel bir noktaya savrulması neden, su ileriye doğru akmaz mı?”, “Neden ‘parçalanarak’ bölünüyoruz, doğa hep onarmaz mı?”, “Bir şeyler doğala ters ise bundan nasıl kurtulunabilir?” soruları herkes gibi benim de yakamı bırakmıyor.

Ülkenin doğusu yangın yeri

Dansöz Dünya” şu cümleyle başlar: İlk kim bozdu sonsuz uyumu? Neden bir türlü tam yol alamadık? Kendi doğrusu ile bir başkasını kıyıcı bir dille yargılarken, temelde savunduğu demokrasiye en aykırı tutumu sergilediğini nasıl bu kadar gözden kaçırabilir insan? Neden başkalarını yerden yere vururken, aslında kendini üstün ve ayrıcalıklı kılmak için çırpınıyor olduğu gerçeğini ıskalar? Mesela özünde mahallenin bütün kedilerini beslemeyi iş edinecek kadar iyi kalpli biri, nasıl öfkesine o denli yenilip de başka bir cana kıyabilir? İnsan nasıl bir şey, biz nasıl varlıklarız? Bizi hayvandan ayrıcalıklı kılan düşünme yetisi, bazen bir tür lanet midir?

Okuduklarımızdan, öğrendiklerimizden, hatta bazen kendi deneyimlerimizden biliyoruz ki insan - ruhsal olduğu kadar zihinsel yetisiyle de- sembolizasyonu, imajinasyonu, kurgu dünyası sınırsız bir varlık... Bilim, her türlü keşif, icat; edebiyat, sinema, müzik, resim alanındaki üstün üretimler bu yetiden, insanın bu aydınlık yanından vücut buluyor. Karanlık yanı, adı üzerinde, karanlık...

Doğumla birlikte dünya iklimine geçtikten sonra günbegün -korunmak gibi masum bir kılıfla da olsa- egoyu silah gibi nasıl kuşanabiliyoruz? O silahla öldürüyoruz, ölüyoruz. O kadar ki egonun karanlık yanına, en üstün değerleri üretenler bile yenik düşebiliyor.

İnsanın kendi ile ilgili tasavvuru o kadar büyük ki Vamık D. Volkan’ın kitabının adı gibi “Kimlik İçin Öldürmek” o tasavvurun içinde normalleşip, rasyonelleşebiliyor.

Polemiklerde boğulmak

Tüm bunları neden düşünüyorum? Hiçbir olayı ve durumu, insan faktöründen bağımsız değerlendiremeyeceğimiz için... Çok sevdiğimiz her şeyi yok edebilecek bir potansiyeliz özetle. İnsanın, özü ıskalayıp, polemik bataklıklarında boğulması da bu yüzden zaten

Biz boğuladuralım, ülkenin doğusu yangın yeri; insanlar ölüyor. Şehirler, köyler, sokaklar, okullar, hastaneler; dahası evler, ocaklar yerle yeksan... Orada çok acayip şeyler oluyor. Öğrendiğimizde taşıyamayıp bir köprüden atlayacağımız kadar korkunç şeyler mi yaşanıyor? Ve biz gerçek bilgilere ne kadar ulaşabiliyoruz?

Sur, Dargeçit, Nusaybin, Silopi, Cizre’de doktor izinleri kaldırılıyor, hastanelere özel hazırlık önlemleri almaları söyleniyor, polis, asker sevkıyatının artırıldığı haberleri geliyor bölgeden, öğretmenler il ve ilçelerden uzaklaştırılıyor. Neden? Ne oluyor? Neler olacak? Neye hazırlanmamız gerekiyor?

Çözüm ve egosuz diyalog

Hiçbir ülkede yapılan hiçbir uygulama, o ülke bireylerinin, hatta onların gelecekteki torunlarının onuruna, gururuna ve vicdanına ters düşmemelidir. Bu değerli alanlar lekesiz kalmalıdır. Demokrasi leke tutmaz, yosun bağlayamaz. Karar vericiler, uygulayıcılar ve demokrasi temsilcileri bir ülkenin o ülkede yaşayanlara ait olduğunu hep hatırlamak zorundalar. Yöneticilerin, temsil ettikleri bireylerle aralarındaki demokrasi adına yaptığı sosyal kontratın temeli ve kaynağı budur; meşruiyeti buna dayanır.

İnsanlığın temel hak ve özgürlüklerinin karşısında verilmiş her “yok et” ya da “yok say” emri, birliğe ve kardeşliğe ağır bir darbe indirmek, geleceğe utanç ve nefret tohumu ekmektir. Çözümün yolu egosuz, objektif ama tarafların hassasiyetlerini incelikle gözeten diyalogdan geçer. Yani demokrasiden...

Kişisel duygu ve güdülerin devlet yönetiminde yeri olamaz. Demokrasi bütüne hizmet eder. Bireyleri, onların refahlarına hizmet etmesi için kurulan demokratik sistemler yönetir. Dolayısı ile sistemlerin egosu olmaz; kapsayıcı ve bütünleştirici olmak için kurulmuşlardır.

Bu çatışma ortamı her tarafta birçok yaralı ruh bıraktı. Sadece yaşadığımız zamana sığmayıp, nesiller boyu taşınacak bir tür genetik acı gibi... Bu intikam mirası ile ruhların nasıl onarılacağını da düşünmelidir sistem; yöneticileriyle, uygulayıcılarıyla, vatandaşlarıyla…

Hapishanedeki gazetecilik

Üstelik bu yaraları sadece bedenlerimizde taşıyıp, ruhumuza nakşetmiyoruz. Endişesiz ve korkusuz olsa, başka türlü zenginlikler üretmeye muktedir zihinlerimiz de hapsediliyor. Aralarında sevgili arkadaşım Can Dündar da olmak üzere, 30’un üzerinde gazeteci hapishanede şu anda. Gazeteciliğin evrensel görev ve sorumlulukları içinde hareket etmenin sınırlarını, yine evrensel hukuk çizmelidir. Adalet kişiye özel kurgulanamaz. Haber alma özgürlüğü de dahil olmak üzere, “özgürlük nerede başlar, nerede biter”in sınırlarını yeniden çizmeye gerek yok. Bunlar medeniyet tohumlarının atılmasıyla beraber insanlık tarihinde öncelikli olarak çizilmiş, yerini almış zaten.

Devletin sorumlu görevlerinde bulunanlar, yargı mensupları, uygulayıcıları, evrensel hukuk ve bağımsız yargıyı eksiksiz uygulandığından emin olarak hayata geçirmeli; kamu vicdanında güven kaybının önüne geçmelidir

Geçenlerde TV’de bir tartışma programı seyrederken, gazeteci-yazar Nedim Şener’in Erdem Gül ve Can Dündar konusundaki sakinliğini ve soğukkanlılığını kaybettiğini ilk defa gördüm. Konuşmanın sonunda, Can ve Erdem’e Silivri’de üşümemeleri için su bidonlarına sıcak su doldurup yataklarına koymalarını önerdiğinde, Silivri bir kelime olmaktan çıktı. Benim evim oldu. O kadar ki fiziken ürperdim.

Delilik hali ve kozalarımız

Bu basbayağı bir delilik hali. Ülkenin bir bölümü acılar içinde, diğer bölümü bambaşka hayatlar yaşıyor. Elbet yüreğimizde bir sızı taşıyoruz ama elimizden hiçbir şey gelmeyeceğini düşünmek gibi bir konfor alanına sığınıp, devam ediyoruz. Oysa, insanlığın layığı ile yaşandığı hiçbir ülkede sivillerin kayıtsız kalması affedilemez. Evrensel insan hakları ve hukuk kurallarını bu toprakların vazgeçilmezi haline getirmek, sadece temsiliyet görevi olanların değil, herkesin sorumluluğudur. Getirilemiyorsa da sivillerin her şeyin üzerindeki yaptırım gücü devreye girmeli... Ama tavrını, fikrini ve hatta tarafını belli ediyor olmanın bedelleri ağırlaştıkça, kozalarımıza itiliyoruz. His kaybı yaşanıyor. Bizden istenen ya da yapabileceğimizin en iyisi bu mu? Düşmanlık, öldürmenin rasyonelleştiği o pusuda palazlanıyor...

İnsan olmanın yolu

Tek çare demokrasi ve demokrasi için mücadele etmek.

Hrant Dink öldürüldüğünde, duyarlı insanların “Hepimiz Hrant’ız” diye sokaklara dökülmesi ümidimizi yeşertmişti yeniden. Evet hayat durmuyor, akıyor, devam etmek zorunda... Ama adalet yerini bulmazsa, hayat ne kadar anlamlı devam edebilir? Yaşamak gittikçe ağırlaşmaz mı? Ezcümle, adalet ve demokrasi olmazsa olmazıdır insanlığın.

Hrank Dink’in ardından, eşinin ve çocuklarının vakur duruşu karşısında ezilmiştim. Tıpkı Tahir Elçi cinayetinde olduğu gibi... Hangi birini sayayım. Say say bitmiyor. Her defasında aynı cümleye maruz kalıyoruz: “Merak etmeyin. Bu menfur saldırının failleri bulunacak ve adalete teslim edilecek.” Sivil ya da üniformalı her can kaybında, her şehit haberinde, batıda ya da doğuda evlere düşen her ateşte, hep aynı cümle: “Merak etmeyin. Bu menfur saldırının...” Yıllarca, defalarca... İstirham ediyorum, bulun o zaman.

Bu, sadece bugünün felaketi ve acısı olarak kalabilecek bir şey değil. İnsanların ait hissettikleri kimliklerin müdafaası yolunda yüklendikleri ya da verilen görevler, onları da kendi vicdanlarında ömür boyu taşınacak bir yüke mahkûm eder illa ki. Bu yük ağırdır çok; kim bilir kaç kuşak sonra hafifler.

Vicdan ve akıl ile hareket edip, demokrasi için, çözüm için diyalog kurmaktan başka çaremiz yok. Dünyada daha iyi bir formül bulunamadı henüz. “Kimlik için öldürmek” bir değermiş gibi sunulmaktan vazgeçildiğinde, hepimizin mahcubiyeti azalacak, eminim. Şiddet dili ile değil diyalogla, bireysel inanç ve fikirlerden sıyrılıp herkesin hayrına, ortak hareket etmekten geçiyor insan olmanın yolu...

Bir yol var: Yaşamak ve yaşatmak...

Sezen Aksu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan