Ana içeriğe atla

İnsanlığın köprüden atlayışı

İzmir’deyim. Gözümü annemin üzerinden ayırmadan oturuyorum. Dayımın tabiri ile “bağ arası” gözlerini araladığında içim taşarak... Biraz evin havasından, biraz da saksıyı durduramadığımdan pek konuşmak gelmiyor içimden. Bir haber kanalı sürekli açık. Kaygılıyım, acı çekiyorum. Annem için... Memleketim için... İkisi tuhaf bir şekilde birbirine karışıyor.

Telefon çalıyor. Ülkenin bu çok zor ve sert gündeminden payını orantısız alan Cumhuriyet gazetesinden Selin Ongun, “Röportaj yapabilir miyiz?” diyor. Durumumu anlatıyorum. Ama mevcut koşullarda kafamı toparlayabilirsem, bir yazı yazabileceğimi söylüyorum. Her zamanki kibarlığı ve anlayışıyla, “Elbette” diye cevap veriyor. Aşağı yukarı neler sormak istediğini soruyorum. Kırık dökük bir ses tonuyla “özetle biz nereye gidiyoruz böyle”yi içeren ve içimi titreten ifadelerle anlatıyor derdini...

İnsanlığın köprüden atlayışı

Telefonu kapatır kapatmaz, olayın gerçekleştiği günden beri yakamı bırakmayan o kısa not, beni ele geçiriyor yine. Hatırlayanlar, bilenler vardır. Doğu’da ve Güneydoğu’da araştırmalar yapan sosyolog Dicle Koğacıoğlu’nun kendini Boğaziçi Köprüsü’nden atarak intihar ettiğinde bıraktığı not: “Annem, babam, kardeşim. Beni affedin, çok acı var. Dayanamıyorum.”

Ne oldu, ne gördü, neye dayanamadı da gencecik bir kadın kendini Boğaziçi Köprüsü’nden atacak hale geldi? Ardından yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla enerjik, coşku dolu bir insanken...

Moda tabiriyle sözde değil özde, büyük bir gönül bağıyla ve tutkuyla bağlı olduğum ülkem ve ülkemin insanlarıyla ilgili kişisel duygularımı, endişelerimi paylaşabilirim belki diye düşündüm. Dilerim vatandaş Sezen, Sezen Aksu’ya sunulan bu imkânı kullanarak derdini, dileğini, niyetini ortaya koymayı başarabilir. Çünkü hepimize başka bir yol daha olduğunu yeniden hatırlatmak, aslında galiba kendim de hatırlamak istiyorum.

“İnsanın zamanın bu diliminde bile bu kadar ilkel bir noktaya savrulması neden, su ileriye doğru akmaz mı?”, “Neden ‘parçalanarak’ bölünüyoruz, doğa hep onarmaz mı?”, “Bir şeyler doğala ters ise bundan nasıl kurtulunabilir?” soruları herkes gibi benim de yakamı bırakmıyor.

Ülkenin doğusu yangın yeri

Dansöz Dünya” şu cümleyle başlar: İlk kim bozdu sonsuz uyumu? Neden bir türlü tam yol alamadık? Kendi doğrusu ile bir başkasını kıyıcı bir dille yargılarken, temelde savunduğu demokrasiye en aykırı tutumu sergilediğini nasıl bu kadar gözden kaçırabilir insan? Neden başkalarını yerden yere vururken, aslında kendini üstün ve ayrıcalıklı kılmak için çırpınıyor olduğu gerçeğini ıskalar? Mesela özünde mahallenin bütün kedilerini beslemeyi iş edinecek kadar iyi kalpli biri, nasıl öfkesine o denli yenilip de başka bir cana kıyabilir? İnsan nasıl bir şey, biz nasıl varlıklarız? Bizi hayvandan ayrıcalıklı kılan düşünme yetisi, bazen bir tür lanet midir?

Okuduklarımızdan, öğrendiklerimizden, hatta bazen kendi deneyimlerimizden biliyoruz ki insan - ruhsal olduğu kadar zihinsel yetisiyle de- sembolizasyonu, imajinasyonu, kurgu dünyası sınırsız bir varlık... Bilim, her türlü keşif, icat; edebiyat, sinema, müzik, resim alanındaki üstün üretimler bu yetiden, insanın bu aydınlık yanından vücut buluyor. Karanlık yanı, adı üzerinde, karanlık...

Doğumla birlikte dünya iklimine geçtikten sonra günbegün -korunmak gibi masum bir kılıfla da olsa- egoyu silah gibi nasıl kuşanabiliyoruz? O silahla öldürüyoruz, ölüyoruz. O kadar ki egonun karanlık yanına, en üstün değerleri üretenler bile yenik düşebiliyor.

İnsanın kendi ile ilgili tasavvuru o kadar büyük ki Vamık D. Volkan’ın kitabının adı gibi “Kimlik İçin Öldürmek” o tasavvurun içinde normalleşip, rasyonelleşebiliyor.

Polemiklerde boğulmak

Tüm bunları neden düşünüyorum? Hiçbir olayı ve durumu, insan faktöründen bağımsız değerlendiremeyeceğimiz için... Çok sevdiğimiz her şeyi yok edebilecek bir potansiyeliz özetle. İnsanın, özü ıskalayıp, polemik bataklıklarında boğulması da bu yüzden zaten

Biz boğuladuralım, ülkenin doğusu yangın yeri; insanlar ölüyor. Şehirler, köyler, sokaklar, okullar, hastaneler; dahası evler, ocaklar yerle yeksan... Orada çok acayip şeyler oluyor. Öğrendiğimizde taşıyamayıp bir köprüden atlayacağımız kadar korkunç şeyler mi yaşanıyor? Ve biz gerçek bilgilere ne kadar ulaşabiliyoruz?

Sur, Dargeçit, Nusaybin, Silopi, Cizre’de doktor izinleri kaldırılıyor, hastanelere özel hazırlık önlemleri almaları söyleniyor, polis, asker sevkıyatının artırıldığı haberleri geliyor bölgeden, öğretmenler il ve ilçelerden uzaklaştırılıyor. Neden? Ne oluyor? Neler olacak? Neye hazırlanmamız gerekiyor?

Çözüm ve egosuz diyalog

Hiçbir ülkede yapılan hiçbir uygulama, o ülke bireylerinin, hatta onların gelecekteki torunlarının onuruna, gururuna ve vicdanına ters düşmemelidir. Bu değerli alanlar lekesiz kalmalıdır. Demokrasi leke tutmaz, yosun bağlayamaz. Karar vericiler, uygulayıcılar ve demokrasi temsilcileri bir ülkenin o ülkede yaşayanlara ait olduğunu hep hatırlamak zorundalar. Yöneticilerin, temsil ettikleri bireylerle aralarındaki demokrasi adına yaptığı sosyal kontratın temeli ve kaynağı budur; meşruiyeti buna dayanır.

İnsanlığın temel hak ve özgürlüklerinin karşısında verilmiş her “yok et” ya da “yok say” emri, birliğe ve kardeşliğe ağır bir darbe indirmek, geleceğe utanç ve nefret tohumu ekmektir. Çözümün yolu egosuz, objektif ama tarafların hassasiyetlerini incelikle gözeten diyalogdan geçer. Yani demokrasiden...

Kişisel duygu ve güdülerin devlet yönetiminde yeri olamaz. Demokrasi bütüne hizmet eder. Bireyleri, onların refahlarına hizmet etmesi için kurulan demokratik sistemler yönetir. Dolayısı ile sistemlerin egosu olmaz; kapsayıcı ve bütünleştirici olmak için kurulmuşlardır.

Bu çatışma ortamı her tarafta birçok yaralı ruh bıraktı. Sadece yaşadığımız zamana sığmayıp, nesiller boyu taşınacak bir tür genetik acı gibi... Bu intikam mirası ile ruhların nasıl onarılacağını da düşünmelidir sistem; yöneticileriyle, uygulayıcılarıyla, vatandaşlarıyla…

Hapishanedeki gazetecilik

Üstelik bu yaraları sadece bedenlerimizde taşıyıp, ruhumuza nakşetmiyoruz. Endişesiz ve korkusuz olsa, başka türlü zenginlikler üretmeye muktedir zihinlerimiz de hapsediliyor. Aralarında sevgili arkadaşım Can Dündar da olmak üzere, 30’un üzerinde gazeteci hapishanede şu anda. Gazeteciliğin evrensel görev ve sorumlulukları içinde hareket etmenin sınırlarını, yine evrensel hukuk çizmelidir. Adalet kişiye özel kurgulanamaz. Haber alma özgürlüğü de dahil olmak üzere, “özgürlük nerede başlar, nerede biter”in sınırlarını yeniden çizmeye gerek yok. Bunlar medeniyet tohumlarının atılmasıyla beraber insanlık tarihinde öncelikli olarak çizilmiş, yerini almış zaten.

Devletin sorumlu görevlerinde bulunanlar, yargı mensupları, uygulayıcıları, evrensel hukuk ve bağımsız yargıyı eksiksiz uygulandığından emin olarak hayata geçirmeli; kamu vicdanında güven kaybının önüne geçmelidir

Geçenlerde TV’de bir tartışma programı seyrederken, gazeteci-yazar Nedim Şener’in Erdem Gül ve Can Dündar konusundaki sakinliğini ve soğukkanlılığını kaybettiğini ilk defa gördüm. Konuşmanın sonunda, Can ve Erdem’e Silivri’de üşümemeleri için su bidonlarına sıcak su doldurup yataklarına koymalarını önerdiğinde, Silivri bir kelime olmaktan çıktı. Benim evim oldu. O kadar ki fiziken ürperdim.

Delilik hali ve kozalarımız

Bu basbayağı bir delilik hali. Ülkenin bir bölümü acılar içinde, diğer bölümü bambaşka hayatlar yaşıyor. Elbet yüreğimizde bir sızı taşıyoruz ama elimizden hiçbir şey gelmeyeceğini düşünmek gibi bir konfor alanına sığınıp, devam ediyoruz. Oysa, insanlığın layığı ile yaşandığı hiçbir ülkede sivillerin kayıtsız kalması affedilemez. Evrensel insan hakları ve hukuk kurallarını bu toprakların vazgeçilmezi haline getirmek, sadece temsiliyet görevi olanların değil, herkesin sorumluluğudur. Getirilemiyorsa da sivillerin her şeyin üzerindeki yaptırım gücü devreye girmeli... Ama tavrını, fikrini ve hatta tarafını belli ediyor olmanın bedelleri ağırlaştıkça, kozalarımıza itiliyoruz. His kaybı yaşanıyor. Bizden istenen ya da yapabileceğimizin en iyisi bu mu? Düşmanlık, öldürmenin rasyonelleştiği o pusuda palazlanıyor...

İnsan olmanın yolu

Tek çare demokrasi ve demokrasi için mücadele etmek.

Hrant Dink öldürüldüğünde, duyarlı insanların “Hepimiz Hrant’ız” diye sokaklara dökülmesi ümidimizi yeşertmişti yeniden. Evet hayat durmuyor, akıyor, devam etmek zorunda... Ama adalet yerini bulmazsa, hayat ne kadar anlamlı devam edebilir? Yaşamak gittikçe ağırlaşmaz mı? Ezcümle, adalet ve demokrasi olmazsa olmazıdır insanlığın.

Hrank Dink’in ardından, eşinin ve çocuklarının vakur duruşu karşısında ezilmiştim. Tıpkı Tahir Elçi cinayetinde olduğu gibi... Hangi birini sayayım. Say say bitmiyor. Her defasında aynı cümleye maruz kalıyoruz: “Merak etmeyin. Bu menfur saldırının failleri bulunacak ve adalete teslim edilecek.” Sivil ya da üniformalı her can kaybında, her şehit haberinde, batıda ya da doğuda evlere düşen her ateşte, hep aynı cümle: “Merak etmeyin. Bu menfur saldırının...” Yıllarca, defalarca... İstirham ediyorum, bulun o zaman.

Bu, sadece bugünün felaketi ve acısı olarak kalabilecek bir şey değil. İnsanların ait hissettikleri kimliklerin müdafaası yolunda yüklendikleri ya da verilen görevler, onları da kendi vicdanlarında ömür boyu taşınacak bir yüke mahkûm eder illa ki. Bu yük ağırdır çok; kim bilir kaç kuşak sonra hafifler.

Vicdan ve akıl ile hareket edip, demokrasi için, çözüm için diyalog kurmaktan başka çaremiz yok. Dünyada daha iyi bir formül bulunamadı henüz. “Kimlik için öldürmek” bir değermiş gibi sunulmaktan vazgeçildiğinde, hepimizin mahcubiyeti azalacak, eminim. Şiddet dili ile değil diyalogla, bireysel inanç ve fikirlerden sıyrılıp herkesin hayrına, ortak hareket etmekten geçiyor insan olmanın yolu...

Bir yol var: Yaşamak ve yaşatmak...

Sezen Aksu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...