Ana içeriğe atla

Eşyadan yana zengin, zamandan yana fakir...

Zaman yoksulluğu, mal zenginliğini alır götürür.


Bir turistin gözü mutlu bir manzaraya takılır. Sade giyimli bir adam kumsalı yalayan dalgalardan kurtulup kenara çekilmiş bir balıkçı teknesinde uyuklamaktadır. Fotoğraf makinesinin flaşı patlar ve balıkçı uyanır. Turist balıkçıya bir sigara uzatır ve sohbete koyulur. "Hava bu kadar güzel, balık da bol iken sen neden çıkıp daha fazla balık tutacağına burada yatıyorsun?"

Balıkçı: "Çünkü bu sabah yeteri kadar tuttum." der.

Turist: "Ama bir düşünsene günde üç dört kez daha çıksan eve üç dört kat daha fazla balık götürürsün. O zaman ne olur biliyor musun?" Balıkçı "hayır" anlamında başını sallar. "Daha bir yıl dolmadan kendine bir motor alırsın" der turist. " İki yıl sonra da ikincisini alırsın. Üç yıl sonra da bir iki tane filikan olur. Düşünsene! Bir gün kendine bir imalathane yapabilirsin. Hatta balık sürülerinin izini sürmek ve filikalarını takip etmek için, bir helikopter bile alabilirsin ya da balıklarını şehre götürmek için kendi kamyonetlerini kullanırsın. Ondan sonra..."

"Sonra?" diye sorar balıkçı.

"Sonra" diye devam eder turist, bir zafer edasıyla "Kumsalda rahatça oturup güzelim okyanusu seyredip uyuklayabilirsin!`" Balıkçı turiste şöyle bir bakar: "Ama sen gelmeden önce de yaptığım şey tam olarak buydu zaten!"

Hienrich Böll tarafından anlatılan bu hikaye, zenginlerin umutlarına ve korkularına ışık tutar. Tembel balıkçıyı, güneşte sere serpe uzanmış uyuklarken gören turistin aklına, kendince hiçbir kurtuluşu olmayan bir duruma, yani fakirliğe düşme korkusu gelir. Ve birden içgüdüsel olarak zenginin umudunu fakire yansıtır. Bir an bile düşünmeden üretkenliği artırmanın planlarını yapar. Sonunda, tüm bu çabalara anlam vermesi beklenen bir vaatte bulunur: "Çalışmaktan kurtulup özgürlüğe kavuşarak zamana hükmetmek."

Anekdotu bu kadar şaşırtıcı kılan şey ise hikayenin döngüsel yapısıdır. Zengin fakirin başladığı noktaya ulaşmak için çaba harcamaktadır. Zengine bir sürü rahatsız edici sorular soran bir paradoks sunulmuştur. Zengin fakirin zaten sahip olduğu şeyleri elde edebilmek için neden o kadar acıya ve sıkıntıya katlansın ki?

Ya da daha kötüsü nasıl oluyor da zengin o kadar uğraşıp didinmesine rağmen fakirin sürdüğü sefahati süremiyor? Gelişmişlik masalı zaman bolluğuna erişmek için devamlı surette mal varlığını artırmaktan bahsetmektedir. O halde bugünün zengin toplumlarının gözden kaçırdığı bir şeyler var. Sorun nedir o zaman?


Zamanın Anısına


Hep söylendiği gibi, zamanın tasarrufu herhangi bir parasal hareketin özünde yatmaktadır. Arkwright`ın Spinning Jenny`sinden Bill Gates`in ağ tarayıcısı Explorer`ına kadar ilerlemek amacıyla geliştirilen pek çok teknoloji, az zamanda çok iş yapmanın çok zamanda az iş yapmaktan daha iyi olacağı düşünülerek kullanılmaktadır. Aslında zaman tasarrufu yapmak, son iki yüz yıldır üretim ve tüketim biçimlerini değiştiren üretim devrimlerinin ayırt edici özelliği olmuştur.

İleri görüşlü insanlar, çalışmanın sona erip herkesin istediği şeyle uğraştığı yeri, özgürlüğün yükselen krallığını çok önceden görmüşlerdi: Sabahları avlanmak, öğleden sonraları balığa çıkmak, ikindide hayvanlarla ilgilenmek ve akşam yemeğinden sonra edebi sohbetler etmek... Böyle bir gün, sadece genç Karl Marx`ın ideali değildi. Öyleyse bu ütopyaya ne oldu? Bütün zaman nereye kayboldu?

Bu anlamda otomobilin kullanımı güzel bir örnek teşkil edebilir. Başlangıçta otomobil; bir yere gitmek için gereken süreyi inanılmaz derecede kısaltan mükemmel bir zamandan tasarruf edici olarak tanınmıştı. Fakat sanılanın aksine arabası olanlar bir yerden bir yere gitmek için arabası olmayanlardan daha az bir süre harcamıyorlar. Onlar daha uzak yerlere gidiyorlar. Hızın gücü yolda geçen daha fazla süreye dönüşüyor. Tasarruf edilen zaman yine yollarda harcanıyor. Sonuç olarak, sıradan bir Alman vatandaşı 1950'de yılda 2000 km yol kat etmesine karşın günümüzde 15000 km yol kat etmektedir.

Ulaşımdan iletişime, üretimden eğlenceye tasarruf edilen zaman sürekli daha uzak mesafelere, daha fazla görüşmeye, daha çok çıktıya ve artan bir etkinliğe dönüşmektedir. Tasarruf edilen saatler yeni üretim mekanizmaları tarafından harcanmaktadır ve bir süre sonra, büyüme zaman tasarruf edici aletler için yeni bir baskı oluşturmaktadır. Bu da döngüyü başa almaktadır.

Üretimdeki olağanüstü ilerlemeler, daha fazla olmasına rağmen, kesinlikle daha çok zamana dönüşememiştir. Aksine büyük ölçüde yeni ürün ve mal olarak geri dönmektedir. Şu bir gerçek ki; zaman içinde sonuçları değişmeyecek olsa, herkes günümüzün normal çalışma saatlerinden sadece bir bölümüne katlanırdı. Başarma isteği seviyeleri değişmeyecek olsa, herkesin gündelik işlere daha az vakit ayırabileceği gibi... Her neslin, üretkenlik artışlarını yiyip bitiren şey, üründeki ve isteklerdeki amansız büyümedir. Zenginlik ütopyası özgürlük ütopyasını geride bırakmıştır.


Neden hiçbir zaman yeteri kadar yok?


Hikayemizdeki balıkçı, zaten zengin olan toplumların daha fazlasını elde etmek için nasıl uğraştıklarını görse çok şaşırırdı herhalde. Sonuç olarak balıkçı, sabah avıyla tatmin olmuştu ve artık dinlenebilirdi. Asıl mesele daha önce incelediğimiz konudur: yirminci yüzyıl ekonomisinin önde gelen düşünürlerinden John Maynard Keynes, üstün düzeyde başarı sağlamış bir toplumun bir noktada doyumu yakalayıp yakalayamayacağını merak ediyordu. ``İkna Olmuş Denemeler`` adlı eserinde, eşit şekilde dağılım, bolluk imkanlarının önemini azalttığından, zenginlik olduğunda üretim zorunluluğunun anlamını kaybedip kaybetmeyeceğini sorgulamıştır. Fakat zengin toplumlar bu beklentiye uyum sağlamayı hala beceremiyorlar. Doyumsuzluk ilkesine takılmış durumdalar. Acaba neden "yeterlilik" kavramını görmezden geliyorlar?

Böyle bir toplumda önemli olan malın ve hizmetin sembolik gücüdür. Mala ve hizmete faydalı, kullanışlı gözüyle bakılmaz. İfade gücü olan metalardır onlar... Önemli olan, ne iş gördükleri değil, ne söyledikleridir. Modern toplumda mallar birer iletişim aracıdır. Kullanıcının kendisi hakkında mesajlar vermesine yarayan bir işaret sistemini oluştururlar. Eski güzel günlerde, eşyalar sosyal statü hakkında bilgi verirlerken, şimdilerde belli bir yaşam tarzına bağlılığı ifade ederler.

Birçok ürün, şimdiye kadar mükemmelleştirilmiştir ve daha fazla geliştirilemez. Bu mallar ancak daha fazla sembolik değer sunduğunda, yeni alıcılar bulabilirler. Rahatlıkta ve hızda sınıra ulaşmış arabalar teknolojik harikalar olarak tasarlanmıştır. Zamanı dosdoğru göstermekten öteye gidemeyecek olan saatler ise, "dalış saatleri" olduklarında sportif bir havaya bürünürler. Görüntü kalitesi bakımından en mükemmel seviyeye ulaşmış televizyonlar, daha geniş ekranlarla sinema etkisi yaratmaya çalışır. Ürünün kullanışlılığı zaten sorgulanmadığından tasarımcılar ve reklamcılar müşterilerine sürekli yeni heyecanlar ve yeni kimlikler sunmaktadırlar.

Böyle bir ortamda tüketici ve ürün arasındaki ilişki, temel olarak hayal gücü tarafından şekillenir. Bu da bozulmaya oldukça meyilli bir ilişkidir. Çünkü duygular ve anlamlar asla sabit kalmaz. Onların her şekle kolayca girebilmesi ve modasının çabucak geçmesi, tasarımcılar tarafından defalarca ve çeşitli yöntemlerle sömürülmesine neden olmuştur. Aslında hayal gücü, bir mal veya hizmetin sürekli kullanılması için tükenmez bir hazinedir. İşte bu yüzden zengin toplumların günün birinde doyum seviyesine erişeceği beklentisi gerçekleşmemiştir: "Mallar kültürel simgeler haline geldiğinde ekonomik büyümenin sonu gelmez."


Tutumluluk ve Refah


Belli bir eşikten sonra, her şey zaman hırsızı haline gelir. Malların seçilmesi, satın alınması, kurulması, kullanılması, denenmesi, korunması, düzenlenmesi, tozunun alınması, tamir edilmesi, saklanması ve sonunda atılması gerekmektedir. Bunun gibi, randevuların aranması, ayarlanması, kararlaştırılması, ajandaya not edilmesi, gerçekleştirilmesi, değerlendirilmesi ve sürdürülmesi gerekmektedir. Günümüzde en değerli eşyalar ve en değerli iletişim araçları bile kaynakların en kısıtlı olanına, yani, zamana yenik düşmektedir. Zengin toplumlarda malların, hizmetlerin ve olayların çeşitliliği bir patlama yaşamıştır. Fakat gün, kendi muhafazakar tutumuyla sadece 24 saat olmaya devam etmektedir. Zaman darlığı, zenginliğin düşmanı olmuştur. Zenginin birçok şeyi olabilir ama zaman fakiridir. Aslında, çok seçenekli bir toplumda, insanlar, çeşitliliğin yokluğundan değil, bolluğundan muzdariplerdir. İlk etapta, refahı imkanların darlığı tehdit etse de, sonrasında, hedeflerin çokluğunun doğurduğu bir karmaşanın tehdidi söz konusudur. Seçeneklerin çokluğu, insanın ne istediğini bilmesini, neyi istemediğine karar vermesini ve elindekiyle yetinebilmesi giderek zorlaştırmaktadır.

İnsanın refahı çift boyutludur: Maddi ve manevi... Yiyecek alıp, yemek hazırlayan her insan, karnını doyurmanın maddi hazzını ve belli bir mutfağın yemeğini hazırlamanın ya da biriyle paylaşmanın manevi hazzını yaşar. Bu manevi haz ise dikkat gerektirir. Bu da zaman anlamına gelir. Malların ve hizmetlerin tam değeri, onlara dikkat edildiğinde anlaşılabilir: Düzgün kullanılmalı, doğru dürüst tadı çıkarılmalı ve kıymeti bilinmelidir. Aynı anda çok fazla şeye sahip olmak, manevi doyumsuzluğa yol açar. Seçenek bolluğu tam doyumu kolaylıkla azaltabilir. Yani "zaman fakirliği mal zenginliğini yer bitirir." Başka bir deyişle, "tüm hazzın azalmaya mahkum olduğu yerin ötesinde maddi şeyin bir sınırı vardır." O halde tutumluluk refahın anahtarıdır.

Günümüzün sorunlarının özünde biraz olsun tutumluluk gösterememek var. Yaşama sanatı ölçüyü tutturabilmeyi de gerektiriyor aslında. "Her az, kesinlikle daha çok olabilir." Modern tüketici, sürekli olarak zamanı çarçur etmektedir. Seçeneklerin patlama yaptığı bir çağda, hayır diyebilme iradesini gösterebilme yeteneği, daha zengin bir toplum yaratmanın önemli bir parçasıdır. Bu yetenek olmadan oyun yazarı "Odon von Horvart`in dövünmesi" evrensel bir özür haline gelebilir: "Ben gerçekten çok farklı bir insanım. Sadece bunu göstermeye çalışmıyorum."

Kuşkusuz, zaman bolluğu olmadan daha az cömertlik, daha az merhamet, daha az adanmışlık ve daha az özgürlük olmak zorunda... Balıkçının kendiliğinden anladığı ve turistin istemeye istemeye fark ettiği bir modern zaman fakirliği...


Wolfgang Sachs
Çeviren: Züleyha Yılmaz

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...