Ana içeriğe atla

İnsanların ölüm döşeğindeyken anlattığı 5 pişmanlık

Avustralyalı hemşire Bronnie Ware’in işi, hayatlarının son 3 ila 12 haftasını yaşayan insanların bakımı ile ilgilenmekti, onların yanında olmaktı. Doğal olarak onlarla geçirdiği bu çok özel ve hassas zamanlarda onlarla duygusal olarak da oldukça yakınlaştı.

Beraber geçirdikleri bu süre içinde, geriye dönseler neyi farklı yaparlardı veya hayatlarının şu son anlarında nelerden pişmanlık duyuyorlar sorularının cevaplarını dinleye dinleye, hepsinin aşağı yukarı aynı şeyleri söylediğini farketti. Bu gözlemlerini de Ölmeden Önce En Çok Pişman Olduğumuz 5 Şey (The Top 5 Regrets of the Dying) kitabında topladı ve kitabı kısa bir sürede en çok satan kitaplar listesine girdi.

İşte Bronnie’nin son günlerini, haftalarını yaşayan insanlardan en çok dinlediği 5 pişmanlık:


Pişmanlık 1: Keşke başkalarının benden beklediği değil, kendi özüme sadık olarak, kendi istediğim hayatı yaşama cesaretini gösterseydim

“En yaygın pişmanlık” diyor Bronnie.

Gerçekleştirmek için peşinden koşulmayan hayaller, başkalarının beklentilerini karşılamak için kendimizden verdiğimiz ödünler, sevilmek ve kabul edilmek uğruna kişisel değerlerimizi bir kenara atmak, başkası olmak, başkasının hayatını yaşamak, kendimiz olma cesaretini gösterememek, kendi isteklerimiz, ihtiyaçlarımız, hayallerimiz ve değerlerimize sahip çıkmamak.

Yani aslında gerçekten yaşamamış olmak gibi birşey bu. Neden en yaygın pişmanlık olduğunu anlamak zor değil. Bize hediye edilen bir hayat var ve biz bunu yaşamayarak çöpe atmışız.

Hepimizin ara ara kendimize dönüp bir bakması lazım, “şu anda hayatımda ben olarak, kendim olarak, yaşamadığım neler var, hangi ihtiyaçlarımı ve hangi değerlerimi inkar ediyorum?” diye. Zaten hayatımızdaki stres ve mutsuzluk noktaları genelde sorunun cevabında kendini gösteriyor.


Pişmanlık 2: Keşke bu kadar çok çalışmasaydım

Gerçekten uzun saatler çalışmak zorunda olduğu için çalışanlar var.

Verimsiz çalıştığı için uzun saatler çalışanlar var.

Evdeki, ailesindeki sorunlardan uzaklaşmak için uzun saatler çalışanlar var.

Statü, prestij ve başarılı hissetmek ve görünmek için uzun saatler çalışanlar var.

Daha çok para kazanmak için uzun saatler çalışanlar var.

Tutku duyduğu bir alanda işini çok sevdiği için uzun saatler çalışanlar var.

Çok çalışan insanların çok çalışmasının birçok farklı sebebi var ama sonuç anladığım kadarıyla pek değişmiyor, sebep ne olursa olsun, kim olursa olsun ölüm döşeğinde bunun pişmanlığını duyuyor çünkü çok uzun saatler çalışmak hayatımızın başka önemli alanlarından, sağlığımızdan ve ilişkilerimizden çalıyor.

Bunu dengesini kurmak hiç kolay bir iş değil ama uğraşmaya değer. Çünkü sağlığımızdan ve ilişkilerimizden ödün vermeye başladığımız noktada, ne kadar başarı ve para elde edersek edelim aynı tatmin olmuyor, mutluluk olmuyor.  Son nefesimizde de son pişmanlık fayda etmiyor.

Fiziksel, duygusal sağlığımız ve ilişkilerimizin sağlığı hep radarımızda olmalı, antenlerimiz açık olmalı ki, çok geç olmadan ihmal ettiğimiz konuları tekrar önceliğimiz haline getirecek adımları atabilelim.


Pişmanlık 3: Keşke duygularımı ifade edecek cesareti gösterseydim

Çoğumuz zaman zaman başkalarıyla çatışmaya girmemek ve huzurun kaçmaması adına, bizi rahatsız eden konuları konuşmaktan kaçınıyor ve duygularımızı içimizde bastırıyoruz. Birçok uzman içimizde baskıladığımız bu duyguların, bizi fiziksel olarak da hasta edebildiği görüşünü paylaşıyor. Ayrıca paylaşmadığımız duygu ve düşüncelerimiz kendi kimliğimizi oluşturmamızı ve dürüstçe, cesaretle olduğumuz kişi olarak varolmamızı engelliyor. Aslında bu şekilde tam değil, yarım yaşıyoruz ve hep bir iç huzursuzlukla.

Sonra içten içe farkında olmadan kendimize kızmaya başlıyoruz bu cesareti gösteremediğimiz için. Bu farkında olmadığımız kendimize olan kızgınlığın acısını başkalarından, özellikle de en sevdiklerimizden çıkarmaya başlıyoruz. Bazen bağırıp kırıcı sözler söyleyerek, bazen de pasif agresif bir şekilde ilgisiz farklı olaylardan acısını çıkartıyoruz. Sonunda yine bir şekilde huzursuzluk kaçınılmaz oluyor ve de kalıcı oluyor.

Halbuki bize zor gelsede cesaretimizi toplayıp isteğimizi, ihtiyacımızı, fikrimizi, duygumuzu ifade ettiğimizde (sağlıklı bir şekilde) herşeyden önce kendimize saygı göstermiş oluyoruz ve içimizden çıkmak isteyen de çıkmış oluyor, baskılanan birşey kalmıyor, rahatlıyoruz.

Ve de en önemlisi karşımızdaki kişinin aslında işini kolaylaştırmış oluyoruz (özellikle eşimizin ve çocuğumuzun) çünkü onlar bizi anlamaya çalışmak için kendilerini paralamak zorunda kalmıyorlar. Düşüncemizi, duygumuzu beğenirler veya beğenmezler ama bizdeki açıklık ve netlik, onların bizi daha iyi anlamasına, yeri geldiğinde daha toleranslı ve destekçi olmalarına yardımcı oluyor.

Mesela çocuklarım benimle birşeyler yapmak istiyorlarsa ve ben o anda yorgun, gergin veya stresli hissediyorsam, huzursuzluk olmasın diye duygumu içime atıp istediklerini yapmak yerine onlara “şu an biraz gergin ve stresli hissediyorum, bana 30 dakika ver, biraz dinleneyim, sakinleşeyim, saat 11’de buluşalım” dediğim zaman her ne kadar hoşlarına gitmese de, hatta bazen tepki gösterselerde, beni anlıyorlar ve ihtiyaçlarıma saygı göstermeyi öğreniyorlar. Çünkü eğer bunu yapmazsam, daha sonra onlarla ilgili başka bir konuda sinirlenip, gereğinden büyük bir tepki gösterip onları incitmem olası, ve de onlar bunu neden yaptığımı anlayamayacaklar, kendilerinde bir problem olduğunu düşünüp kendilerini suçlu hissedecekler. Keza eşimizle de olan ilişkimizde ifade etmediğimiz duygular, sonradan daha büyük problemlere yol açabiliyor.

Hani derler ya “Derdini söylemeyen derman bulamaz”. Ne kadar doğru. Bir de üstüne “Zor da olsa duygularını ifade etmeyen, huzur bulamaz” diyelim ve hayatımızda duygularımızı, düşüncelerimizi, ihtiyaçlarımızı daha fazla ifade etmek istediğimiz kimler ve hangi durumlar var, bunları bir düşünelim ve son nefesimizde bu pişmanlığı yaşamamak için fırsatımız varken şimdiden harekete geçelim.


Pişmanlık 4: Keşke arkadaşlarımla daha fazla zaman geçirseydim

Bronnie diyor ki “arkadaşlarımız ile olan olan ilişkimizin önemini” zamanında sağlığımız yerindeyken farketmiyoruz ve arkadaşlığımızın sağlam kalması için gereken zaman ve emeği vermiyoruz, taa ki ölüm döşeğinde bunun pişmanlığını hissedene kadar ama o zaman da çok geç kalınmış oluyor.

Hepimizin hayatı yoğun, hele hele annelerin ki. İnsanın çocuğu olunca, hele de birden fazla çocuğu var ise, hele bir de çalışıyorsa, sorumlulukları o kadar artıyor ki, gerçekten çocuk, eş, iş, aile bireyleri vs derken arkadaşlarımızla ne kadar görüşmek istesek de gerçekten kolay olmuyor bunu ayarlamak.

Ben de bu konudan oldukça sıkıntılıyım ve arkadaşlarımla görüşme sıklığım kesinlikle istediğim noktada değil ve çok ihtiyaç duyuyorum. Bu konuyla ilgili hayatımı çok daha verimli düzenlemenin bir yolunu bulmazsam, ben kesin bu pişmanlığı hissedeceğim bunu biliyorum. Bunu yapabilmemin yegane yolu da önceden organize edip sanki doktor randevusu gibi takvimime koymak, diğer türlü hep başka öncelikler arkadaşlarımın önüne geçiyor. Gerçekçi olmak gerekirse, iki haftada bir, bir arkadaşımla başbaşa bir program yapmak bile şu andan bulunduğum noktaya göre güzel bir ilerleme olur. Hep ilişkim sağlam kalır, beslenir, hem de bana çok iyi gelir. Arada spontan plansız ek birşeyler daha yapabiliyorsak o da bonus olur. Hiçbir şey olmasa telefonda daha sık konuşmak bile yine ilişkileri sıcak tutmaya yardımcı olacaktır.

Bilmiyorum siz bu konuda ne durumdasınız?


Pişmanlık 5: Keşke kendime mutlu olma iznini daha çok verseydim, kendimi daha mutlu etseydim

Bronnie diyor ki “konuştuğum insanların büyük bölümü mutlu olmanın bir seçim olduğu hayatlarının son noktasına kadar farketmiyorlar, onlara mutsuzluk getiren aynı davranışlar ve alışkanlıklarla ömürlerini tüketiyorlar, değişimden o kadar korkuyorlar ki, mutluymuşlar gibi davranmak onlara daha kolay geliyor ve başkalarının onlar hakkında ne düşündüğü ön planda oluyor, halbuki derinlerde daha çok gülmeyi ve gülümsemeyi istiyorlar”.

Kendimize mutlu olma iznini vermememizin daha birçok sebebi olabilir: Mutluluğu haketmediğimizi düşünebiliriz, mutlu olup sonra kötü birşey yaşarsak hayal kırıklığı hissetmekten korkuyor olabiliriz, veya kendimizi hayatta kurban gibi görüp şartları ve dış etkileri suçlamaya devam edebiliriz. Sebebi ne olursa olsun farketmediğimiz şey sonuçta harcadığımız kendi hayatımız ve kendi mutluluğumuz, ve mutluluk gerçekten bir seçim. Olaylar aynı olsa bile 2 farklı kişinin olay karşısındaki davranışları çok farklı olabiliyor, işte mutluluk ve mutsuzluk arasındaki ince çizgi de burada duruyor.

Bazen düşünüyorum, sanki mutluluk, mutsuzluktan daha çok korkutuyor gibi bizi. Aslında araştırmacı Brene Brown’un yaptığı çalışmalarda da bu oldukça net. Mesela diyor ki, gece o masum tatlı haliyle mis gibi kokusuyla mışıl mışıl uyuyan çocuğunuzu izlerken hissettiğiniz ilk duygu nedir? Mutluluk mu, korku mu? Çocuğumuz için korku “aman ya birşey olursa çocuğuma korkusu ve duaları”, halbuki niye bu güzel anın tadını çıkaramıyoruz ki, çünkü beyin öyle çalışmıyor, beynin korku merkezi amigdala sürekli iş başında ve biz onun aktivitesini kontrol altında tutmazsak hayatımızı mutluluk duygusu değil, korku duygusuyla geçiriyor oluyoruz, kendimize mutlu olma iznini vermiyoruz ve bizi mutlu edecek davranışlar ve seçimler yapmıyoruz, sonunda da mutlu olmadığımız için şikayet ediyoruz.

Yine derler ya “Ne ekersen, onu biçersin”, işte bence mutlu olmak da öyle birşey, hayatımıza mutluluk katacak davranışlar ekersek, yine mutluluk biçiyoruz, veya tam tersi. Elbette mutsuz olduğumuz anlar da olabiliyor ama geçici anlar oluyor bunlar, son nefesimizde geriye dönüp baktığımızda çoğunlukla mutlu anların gözümüzün önüne gelme ihtimali artıyor.

Hepimizin önünde bir yol var. Bu yolun bir başlangıcı ve sonu var. Bu yolu ne kadar keyifle veya mutsuzlukla yaşayacağımızda yine bizim seçimimiz. Bu yola dikenleri de çoğu zaman biz koyuyoruz, çiçekleri de istediğimizde biz ekiyoruz. Sizi bilmem ama ben az dikenli, bol çiçekli bir yol istiyorum, hergün yaptığım seçimlerde ve davranışlarımda buna özen göstermeye çalışıyorum.

Ahu Tükel

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...