Ana içeriğe atla

Türkiye'de insanlar kitaba para vermez... Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı.

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Prof. Dr. İsmail Erünsal

Başlıktaki bazılarımızın hemen itiraza yelteneceği bu cümle, 50'li yıllardan itibaren Sahaflar Çarşısı'na gitmeye başlamış, kendisi de bir dönem sahaf dükkanı işletmiş ve Osmanlı sahafları üzerine kitap yazmış bir isme, Prof. Dr. İsmail Erünsal'a ait. Erünsal, asırlardır süregelen bir geleneğin bugün evrildiği noktaya bakarak yapıyor bu tespiti. Zira meslek erbabı da, sattıkları kitaplar da, müşteri ve mecra da değişmiş durumda. Yeni zamanın ihtiyaçları, kendi tercihlerini doğuruyor. Size de olanı kabullenmek düşüyor...

İsmail Erünsal'ın Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabı, 15 yıllık titiz bir çalışmanın ürünü. Mesleğin tarihsel gelişimini, dönemlerin yüksek kıymete sahip kitaplarını ve bu kitaplara kimlerin talip olduğunu bu eser aracılığıyla takip etmek mümkün. Ancak alan ve satanın kimliği, alınan ve satılan metaın sembolik değeri ne kadar yüksek olsa da Cumhuriyet dönemi sahaflığı hakkında yapılmış böyle bir çalışma henüz yok. Yakın tarihin takibini yapmak için hatıralara ve hafızalara muhtacız...

İsmail Erünsal'ın yolu, okuma yazma öğrenmeden önce düşmüş Sahaflar Çarşısı'na. Ve bu ilişki uzun yıllar kesintisiz devam etmiş. Sahafların kültür ortamında yetişen Hoca, akademik çalışmalarını da o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa etmiş. Tesbitlerini, bu birikim ve tecrübeden hareketle yapan İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Hocam, günümüz sahaf ortamını geçmişle mukayese ettiğinizde karşımıza nasıl bir manzara çıkıyor?

Sahaflık denince bizim aklımızda Nizamettin Bey'in ya da Raif Yelkenci'nin dükkanları ve oralardaki yazmalar, eski Osmanlıca kitaplar canlanıyor. Biz Sahaflar Çarşısı'nda kıymetli eserler satıldığına şahit olduğumuz için sahaflığı öyle biliyoruz. Oysa sahaflık ikinci el kitap satma işidir. Eski sahaflar; kendileri de bir miktar âlim olan ve kitaptan anlayan insanlardı. Kitapları değerlendirebilirlerdi ve dükkanlarında iyi kitaplar tutarlardı. Öyle sahaf da, öyle kitapda kalmadı artık. Şimdi Müneccimbaşı Tarihi ya da Tacü't-Tevarih lazım olsa kolay kolay bulamazsınız. Kitap olsa da talep yok. Sahaflar gibi müşteri de karakter değiştirdi. Kitaplar biraz pahalandı. İnsanlar istenen paraları çıkarıp kolay kolay veremiyor. Ama biz veriyorduk.

Ne değişti?

O zamanki ilim adamı ile bugünkülerin yaklaşımları farklı. Eskiden kitap almak, kütüphane kurmak, o kitabı kütüphanede bulundurmak önemliydi. Başka yerde Tacü't-Tevarih okuyamazdınız çünkü. Kütüphaneye gidecek vaktiniz olacak, gittiğinizde kütüphane açık olacak... Kitapların fotokopisi de yoktu. Şimdi pek çok kitap elektronik ortamda mevcut. Sadece kitap meraklıları kitap alıyor, onların da sayısı çok azaldı. O insanlar okumaktan ziyade koleksiyon tamamlamak hevesindedir. Hatırlarım, Allah rahmet eylesin Kuru Kahveci Mehmet Efendi'nin oğullarından bir tanesi kitap meraklısıydı. Bir divan arardı mesela. 'Sende vardır!' dediğimizde 'Var ama bendeki nüshanın sağ tarafında bir sinek pisliği var. Temizini arıyorum' derdi. Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı. Şimdikiler araba, arsa, yazlık, kışlık alıyor. Zenginlerden kitap toplayan kimse kaldı mı bilmiyorum. Eskiden en az 15 - 20 kişi vardı. Kitapçılar onları bilir, kitap ayırırdı.

Tek başına sahaflığı konuşamıyoruz yani. Sosyo kültürel boyutları çerçeveyi genişletiyor...

Gayet tabii. Araştırmacıların ve kitap meraklılarının geçirdiği değişimden bağımsız değil. Bizim bildiğimiz sahaflar genellikle kitap meraklılarına hitap eden yerlerdi. Küçük dükkanları vardı. Kaliteli kitaplar bulundururlardı. Mesela İbrahim Manav yazma eser satardı. Ancak iki kişinin sığacağı 4 - 5 rafı olan ufacık bir dükkanı vardı. Ama koyduğu bütün kitaplar kıymetliydi. 1930'daki 40'lardaki sayı yoktu biz yetiştiğimizde. Şimdi de bizim zamanımızdaki kitaplar yok. Necati Bey para üstü olarak tanesi 1 liradan Osmanlıca Reşat Nuri Güntekin romanları seçtirirdi. Şimdi o romanların tanesi 100 lira. 

Osmanlı dönemini yazarken pek çok belge kullanmışsınız. Cumhuriyet dönemi için benzer kayıtlar mevcut mu?

O yıllarda ne yaşandığını tespit etmek zor. Harf değişmiş, eski harfin ticareti de yok. Sahaflık gibi bir şey kalmamış tabii. Bırak kitap satmayı, ellerinde bile bulundurmuyorlar. Ancak belli kişilerin koleksiyonlarında bir şeyler var belki. İlk dönemlerde eski kitap pek değerli bir şey değil. Bildiğimiz manada sahaflık ancak 1940'larda, 50'lerde başlamış.

Ne kadar sürelik bir kesintiden söz ediyoruz?

Kesinti de yok aslında. Ders kitabı falan satmışlar. Sonra da öyle devam etmiş. Eskiden de sahafların önemli bir kısmı ders kitabı satardı. 30 dükkan varsa bunların 10 tanesinde falan eski kitap bulunurdu.

Meslek tanımında bir değişiklik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hacı Muzaffer (Ozak), "Sahaf, ölülerin kitaplarını dirilere satan kişidir." derdi. Değişiklik yok yani. İkinci el kitap satıyorlar neticede.

Peki o geçiş dönemini yaşayanlara ait hatırat türü kaynaklar var mı?

Yok, hayır. Hiçbir şey yok. Bizde zaten hatırat türü zayıftır. Ne Osmanlı döneminde ne de sonrasında böyle bir kayıt tutulmamış. 40'larda, 50'lerde kimse kitap almıyor. Kitaplar yerlerde sürünüyor. Bu kültürün yeniden canlanması zaman aldı. Eşimin ailesi İzmir'deydi, o vesileyle İzmir'e gidip geliyordum. Karşıyaka'da bir iki kitapçıdan eski kitap bulurdum. Kitapçılar bu kitapların kıymetini anlamıyordu. Bir keresinde o dükkanlardan birinde kalın yazma bir eser gördüm. Başı yok, sonu yok. Adam, 'Bunu da al, 5 lira!' dedi. Alıp ne yapacağım. Taşımak bile iş, baktım darılıyor mecburen aldım. Getirdim evde duruyor. Tıpla ilgili Arapça bir kitap. Birgün İbrahim Manav'ın dükkanında otururken bahsi geçti Acem Nihat ben doktorum, getir okurum dedi. Yazmadan anlardı. Getirdim, baktı ve '300 lira vereyim' dedi. 5 liraya aldığımı söylemiştim halbuki! Aradan 3 - 5 sene geçti. Birinin cenazesindeyiz, Nihat yanıma yaklaştı, cebime bir rulo koydu. 'Al arkadaş, bu senin. O kitaptan çok para kazandım!' dedi. Eve gidince baktım ki Hattat Hulusi Efendi'nin bir yazısıymış bana verdiği. Çok meşhur bir talik hattatı Hulusi Efendi. Benim anlamadığım yazmanın hatırası bu. Eski kitaba kimse para vermiyordu ki o zamanlar. O yüzden almak istememiştim. Bilen değerlendirebiliyordu ancak.

Sahaflara ne zaman gidip gelmeye başladınız?

İlkokula gitmeden önce. Allah rahmet eylesin Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı hocaefendi Beyazıt Camii'nde vaaz verirdi. Babam da onu çok severdi. Pazar günleri beni alır götürürdü. 6 -7 yaşındayım. Gidip gelirken Sahaflar Çarşısı'ndan geçerdik. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nu orada gördüm. Gözümün önüne gelir. Kırmızı bir elbisesi vardı. Üzerinde acayip bir cübbe, başında külah... İbnü'l Emin'i galiba bir kere gördüm. Bazen sergiden kitap da alırdık. Okuma yazma öğrendikten sonra dini kitaplar almaya başladım. Ilişki öyle devam etti. Fakülteye geldikten sonra da zaten İbrahim'in (Manav) dükkanından çıkmazdık. Dersten sonra gelir orada kitap karıştırırdık. Sonra Enderun'u kurduk. Orası bir ocak oldu. Çok gelen giden olurdu. Uzun bir sure orada vakit geçirdik.

50'lerin sahafları ve sahaf müdavimleri kimlerdi?

Çocuktum, çok net hatırlamıyorum. Raif Yelkenci'nin dükkanını dışarıdan görürdük. Hasır sandalyede oturan bir adam, 'O Raif Yelkenci!' derlerdi. Karşısındaki de bilmem hangi profesör. Dükkanında bir ya da iki sandalye vardı. Fazla kimse girip oturamazdı. Sahaflar Çarşısı'nın alt kapısının girişinde, Kapalı Çarşı'nın duvarındaydı yeri. Üniversiteye girene kadar sahaf dükkanına girecek statümüz yoktu. Ancak kapısından geçerken içeri bakardık. Müdavimlerin hepsi meşhur, piyasanın okumuş yazmış adamlarıydı. Necmettin Hilav Karayolları'nda mühendisti ama Arapça'ya lugat hazırlayacak kadar vâkıftı. Sahaflar Çarşısı'na gelirdi. Hilmi Yavuz, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Niyazi Ahmet Banoğlu, Adnan Erzi... Hepsini orada tanıdım. İbrahim'in (Manav) dükkanında her zaman iki üç kişi bulunurdu. Çay içer, onları dinlerdik.

Sahaflık 30'larda kaybettiği itibarı o yıllarda geri kazanmıştı öyle mi?

Sahaflar hiç bir zaman itibar kazanmadı. Bizim nezdimizde itibarı vardı o ayrı. Türkiye'de insanlar kitaba para vermez. Şimdi kitaplar, tablolar, yazılar para ediyorsa zenginler 'Bende de var!' diyebilmek için satın aldığındandır. Hattat Hamid'e 5 liraya yazı yazdırırdık. İki öğle yemeği parasına Türk ressamlarının tabloları satılırdı. Kimse yüzüne bakmazdı ki!.. Kitaplar da öyleydi. Bu tür şeylerin değer kazanması için toplumun belli bir seviyeye gelmesi gerekir. Geri kalmış toplumlarda tercihler farklıdır. Çok mühim bir belge buluyoruz ama ancak biz seviniyoruz. Tarihin bir bölümünü değiştirdiniz diyelim. Adam için hiç bir şey değişmiyor ki. Eskiden az da olsa okuyan bir kesim vardı, şimdi okumuyor insanlar. 

Sahafların kıymetli kitap satmak yanında bir de kültür muhiti sağlama özelliği var. Bu ortamlara da devam ettiniz mi?

Gayet tabii, o fonksiyonu hep vardı. Osmanlı zamanında da varmış. Sahaf dükkanları aydınların gelip oturduğu, kitap baktığı, sohbet ettiği yerler. Bu kimliği şimdi de devam ediyor. Ancak artık insanlar dükkanlara gitmek yerine internetten alış verişi tercih ediyor. Şimdiki durumda internet alışverişi bir zaruret. Çünkü piyasadaki kitap sayısı çok fazla ve bunların hepsini bir dükkanda bulmanıza imkan yok. NadirKitap.com başlıbaşına sahaflık yapıyor. Siteye girip lazım olan kitabı arıyorsunuz, kimde olduğunu gördükten sonra fiyatlarını mukayese edip istediğinizi alıyorsunuz. Artık böyle olacak. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. 

Sahaf dükkanlarında bir araya gelen muhitin size etkisi nasıl odu?

Çok tabii bir muhitti o. Biz talebeyken MTTB vardı. Ondan önce Aydınlar Ocağı, Milliyetçiler Derneği. Oralarda konferanslar olurdu. Hepsine giderdik. Milliyetçiler Derneği şimdiki Birlik Vakfı'nın bulunduğu yerdeydi. Hemen her akşam oraya gider çalışırdık. Müzisyen arkadaşlar çalar, söyler... Gece, 2'den, 3'ten sonra vapura yetişmek için yürüyerek Kabataş'a giderdik. Öyle bir hayattı. O muhitler bir ihtiyacın ürünüydü. Şimdi o hayatı devam ettirmek mümkün değil. Bugün o ortamlar varlığını sürdürse bile kimse gitmez.

Enderun Kitabevi'ni de o yıllarda kurdunuz değil mi?

Evet, Enderun da bir ihtiyacın neticesinde kuruldu. Bir araya gelecek yer lazımdı. Kitap bulursak rafa koyalım, aldığımız kitabı da yüzde 25 kârla satalım. Beklentimiz o kadardı. Yeni ortamlar doğmaya başlayınca insanlar dağıldı. Her şeyin bir zamanı var, yaşatamazsınız. Sahaflığın da öyle. Eski tarz sahaflığın zamanı doldu, küçük dükkanlardan elektronik ortama geçildi. 

Sahaflarla sıkı ilişkiniz hangi tarihe kadar devam etti?

80'lerin başlarından itibaren sahaflara çok gidip gelememeye başladım. O tarihlerde ortam değişmeye başlamıştı ama eski usul iş yapanlar vardı. İbrahim Manav, Tunç, Hacı Muzaffer, İsmail devam ediyorlardı. Biz iş yoğunluğu sebebiyle gidemez olduk.

Osmanlı sahaflarının katalog yapmadıklarını belirtiyorsunuz kitabınızda. Cumhuriyet dönemi için böyle bir çalışma var mı?

Sahaflarda katalog yoktur. Yurtdışına kitap satan bir kaç müessesenin teksirle çoğalttığı özel çalışmaları vardı sadece. Dükkanlarda kitaplar yığın halinde durur. Sahaflar bilir hangi kitabın nerede olduğunu ama kayıt tutulmaz. Müşteri açısından da işin en zevkli kısmı odur. Gider eşelenirsiniz, karşınıza ilginizi çeken bir şey çıkarsa alırsınız. 

Sahaf müdavimlerinde bir müddet sonra koleksiyonerlik zuhur eder. Siz koleksiyon yaptınız mı?

Yazma kitaplarım var. Basma almadım pek. Zamanında aldıklarımın çoğunu da dağıttım. Yazmaları da çalışsınlar diye meraklılara veriyorum. Benim yazmalardan epey tez yapan oldu.

Koleksiyonerliğe nasıl başlanır ve nasıl yol alınır?

Kitap koleksiyonerliğinin iki türü var ya yazma eser alacaksınız ya da basma. Her ikisinin de kuralları ayrı. Basma eser alan için taş baskı bir tercihtir. Başkası bulak baskısı biriktirir. Çok parası varsa Müteferrika takımı yapar. Akademisyense tarihleri toplar. Edebiyatçıysa tezkireleri, divanları toplar. Ben Osmanlı döneminde basılan divanları toplamıştım. Yazmada sanat değerine göre eser toplamış olsam şimdi çok zengindim. Biz sadece işe yarar mı, kullanır mıyım diye baktık. Bir kısmını da neşrettim. Bunlardan biri Mir'atü'l-Işk, Anadolu'da Melamilikle ilgili kaleme alınan ilk kitaptır. Dünyada tek nüsha.

Sizin bütçenizde biri için erişilebilir miydi fiyatı?

O kitap erişilmezdi aslında. İbrahim Manav'ın esnaflığı sayesinde alabiliyorduk. 'Al, yazarız deftere!' diyordu. Süleyman Nazif'in ailesinden 30 kadar yazma almıştı. 70'lerin sonlarında 27 bin lira gibi bir para vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Ben içinden 5 kitap seçtim. '22 bin lira!' dedi. Aldım tabii. O paraya Marmara Ereğlisi'nde deniz kenarında 2 dönüm arsa alınıyordu. 2 - 3 senede ödedim. Ortalama alıcı kitap alırken, tezhibine, cildine, yazısına bakar. Oysa kıymetli yazmaların çoğu yüzüne bakılmayacak durumda. Batılıların aldığı kitaplar da öyle. Bu tür koleksiyonculuk biraz ilgi ve kültür istiyor. Zenginler pek girmiyor bu sahaya.

Yazma esere nasıl değer biçilir?

Yazma uzmanı olmak için elinizden en azından 3-5 bin kitap geçmesi lazım. Bu bir aşk meselesi. İlgili olmanız lazım. Ben ne öğrendiysem merakım sayesinde öğrendim. Bir yazma gördüğüm zaman içim bir garip olur. Hissediyorsun eline aldığın kitapta bir şey olduğunu. Türkiye'de yazmadan anlayan kimse yok. Bir aralar elimde bir İbn-i Arap Şah Tarihi vardı. Onu göstermek için Merhum Hilmi Türkmen'in Süleymaniye'deki deposuna gittim. Yerde bazı kitaplar gördüm. Süleymaniye Kütüphanesi'ne vermiş, bir sene tutmuş, sonunda işimize yaramıyor diye geri vermişler. O sıralarda Marmara Üniversitesi'nde çalışıyorum. Bizim dekan kütüphaneye kitap almak istiyordu. Yerdeki kitaplara baktım, aralarında tek nüsha bir kitap var. Ahmedi'nin Yusuf ile Zeliha'sı. Bildiğimiz Ahmedi değil, Azerbeycanlı başka bir Ahmedi. Süleymaniye'de bir sene kalmış ama anlamamışlar. Hepsini aldım. O kitabı 3 yıl sonra bir katalogda gördüm. Bizdeki nüshadan haberleri yok. Ellerindekinin tek nüsha olduğunu farketmedikleri halde 25 bin mark fiyat koymuşlar...

Sizin sahaflara devam ettiğiniz Osmanlı bakiyesi, devr-i kadîm insanlarından kimler vardı?

Eski devri görmüş insanlardan bir tek Raif Yelkenci vardı o yıllarda. Onun dükkanına girmeye statümüz yetmezdi. Hacı Muzaffer gibi o zamanın kıdemli isimleri ise Cumhuriyet devri adamlarıydı. Ama kitaptan anlarlardı. Nizamettin Aktunç'un dükkanının önünden geçiyordum birgün. 'Hoca gel sana bir kitap ayırdım!' dedi. Çıkardı, '200 lira!' 'Tamam', dedim. Sahafla pazarlık edemezsiniz. Bir kez pazarlık ederseniz bir daha kitap ayırmaz size. 15. asır güzel bir Tezkiretü'l-Evliya. Anlıyor ki ayırıyor! Renkli adamlardı onlar. Herbirinin nev'i şahsına münhasır özellikleri vardı. Her şey gibi sahaflık da zamanla çehre değiştirdi. Şimdi eski kitaplar yok, eski müşteri de yok. Ama yeni bir müşteri ve yeni kitaplar var. Onlara da sahaflık yapacak yeni mecralar var. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. Benim gibi bir adam internetten kitap okuyor. Eskiden öldürseler okumazdım. 

Prof. Dr. İsmail Erünsal

Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...