Ana içeriğe atla

Türkiye'de insanlar kitaba para vermez... Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı.

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Prof. Dr. İsmail Erünsal

Başlıktaki bazılarımızın hemen itiraza yelteneceği bu cümle, 50'li yıllardan itibaren Sahaflar Çarşısı'na gitmeye başlamış, kendisi de bir dönem sahaf dükkanı işletmiş ve Osmanlı sahafları üzerine kitap yazmış bir isme, Prof. Dr. İsmail Erünsal'a ait. Erünsal, asırlardır süregelen bir geleneğin bugün evrildiği noktaya bakarak yapıyor bu tespiti. Zira meslek erbabı da, sattıkları kitaplar da, müşteri ve mecra da değişmiş durumda. Yeni zamanın ihtiyaçları, kendi tercihlerini doğuruyor. Size de olanı kabullenmek düşüyor...

İsmail Erünsal'ın Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabı, 15 yıllık titiz bir çalışmanın ürünü. Mesleğin tarihsel gelişimini, dönemlerin yüksek kıymete sahip kitaplarını ve bu kitaplara kimlerin talip olduğunu bu eser aracılığıyla takip etmek mümkün. Ancak alan ve satanın kimliği, alınan ve satılan metaın sembolik değeri ne kadar yüksek olsa da Cumhuriyet dönemi sahaflığı hakkında yapılmış böyle bir çalışma henüz yok. Yakın tarihin takibini yapmak için hatıralara ve hafızalara muhtacız...

İsmail Erünsal'ın yolu, okuma yazma öğrenmeden önce düşmüş Sahaflar Çarşısı'na. Ve bu ilişki uzun yıllar kesintisiz devam etmiş. Sahafların kültür ortamında yetişen Hoca, akademik çalışmalarını da o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa etmiş. Tesbitlerini, bu birikim ve tecrübeden hareketle yapan İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Hocam, günümüz sahaf ortamını geçmişle mukayese ettiğinizde karşımıza nasıl bir manzara çıkıyor?

Sahaflık denince bizim aklımızda Nizamettin Bey'in ya da Raif Yelkenci'nin dükkanları ve oralardaki yazmalar, eski Osmanlıca kitaplar canlanıyor. Biz Sahaflar Çarşısı'nda kıymetli eserler satıldığına şahit olduğumuz için sahaflığı öyle biliyoruz. Oysa sahaflık ikinci el kitap satma işidir. Eski sahaflar; kendileri de bir miktar âlim olan ve kitaptan anlayan insanlardı. Kitapları değerlendirebilirlerdi ve dükkanlarında iyi kitaplar tutarlardı. Öyle sahaf da, öyle kitapda kalmadı artık. Şimdi Müneccimbaşı Tarihi ya da Tacü't-Tevarih lazım olsa kolay kolay bulamazsınız. Kitap olsa da talep yok. Sahaflar gibi müşteri de karakter değiştirdi. Kitaplar biraz pahalandı. İnsanlar istenen paraları çıkarıp kolay kolay veremiyor. Ama biz veriyorduk.

Ne değişti?

O zamanki ilim adamı ile bugünkülerin yaklaşımları farklı. Eskiden kitap almak, kütüphane kurmak, o kitabı kütüphanede bulundurmak önemliydi. Başka yerde Tacü't-Tevarih okuyamazdınız çünkü. Kütüphaneye gidecek vaktiniz olacak, gittiğinizde kütüphane açık olacak... Kitapların fotokopisi de yoktu. Şimdi pek çok kitap elektronik ortamda mevcut. Sadece kitap meraklıları kitap alıyor, onların da sayısı çok azaldı. O insanlar okumaktan ziyade koleksiyon tamamlamak hevesindedir. Hatırlarım, Allah rahmet eylesin Kuru Kahveci Mehmet Efendi'nin oğullarından bir tanesi kitap meraklısıydı. Bir divan arardı mesela. 'Sende vardır!' dediğimizde 'Var ama bendeki nüshanın sağ tarafında bir sinek pisliği var. Temizini arıyorum' derdi. Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı. Şimdikiler araba, arsa, yazlık, kışlık alıyor. Zenginlerden kitap toplayan kimse kaldı mı bilmiyorum. Eskiden en az 15 - 20 kişi vardı. Kitapçılar onları bilir, kitap ayırırdı.

Tek başına sahaflığı konuşamıyoruz yani. Sosyo kültürel boyutları çerçeveyi genişletiyor...

Gayet tabii. Araştırmacıların ve kitap meraklılarının geçirdiği değişimden bağımsız değil. Bizim bildiğimiz sahaflar genellikle kitap meraklılarına hitap eden yerlerdi. Küçük dükkanları vardı. Kaliteli kitaplar bulundururlardı. Mesela İbrahim Manav yazma eser satardı. Ancak iki kişinin sığacağı 4 - 5 rafı olan ufacık bir dükkanı vardı. Ama koyduğu bütün kitaplar kıymetliydi. 1930'daki 40'lardaki sayı yoktu biz yetiştiğimizde. Şimdi de bizim zamanımızdaki kitaplar yok. Necati Bey para üstü olarak tanesi 1 liradan Osmanlıca Reşat Nuri Güntekin romanları seçtirirdi. Şimdi o romanların tanesi 100 lira. 

Osmanlı dönemini yazarken pek çok belge kullanmışsınız. Cumhuriyet dönemi için benzer kayıtlar mevcut mu?

O yıllarda ne yaşandığını tespit etmek zor. Harf değişmiş, eski harfin ticareti de yok. Sahaflık gibi bir şey kalmamış tabii. Bırak kitap satmayı, ellerinde bile bulundurmuyorlar. Ancak belli kişilerin koleksiyonlarında bir şeyler var belki. İlk dönemlerde eski kitap pek değerli bir şey değil. Bildiğimiz manada sahaflık ancak 1940'larda, 50'lerde başlamış.

Ne kadar sürelik bir kesintiden söz ediyoruz?

Kesinti de yok aslında. Ders kitabı falan satmışlar. Sonra da öyle devam etmiş. Eskiden de sahafların önemli bir kısmı ders kitabı satardı. 30 dükkan varsa bunların 10 tanesinde falan eski kitap bulunurdu.

Meslek tanımında bir değişiklik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hacı Muzaffer (Ozak), "Sahaf, ölülerin kitaplarını dirilere satan kişidir." derdi. Değişiklik yok yani. İkinci el kitap satıyorlar neticede.

Peki o geçiş dönemini yaşayanlara ait hatırat türü kaynaklar var mı?

Yok, hayır. Hiçbir şey yok. Bizde zaten hatırat türü zayıftır. Ne Osmanlı döneminde ne de sonrasında böyle bir kayıt tutulmamış. 40'larda, 50'lerde kimse kitap almıyor. Kitaplar yerlerde sürünüyor. Bu kültürün yeniden canlanması zaman aldı. Eşimin ailesi İzmir'deydi, o vesileyle İzmir'e gidip geliyordum. Karşıyaka'da bir iki kitapçıdan eski kitap bulurdum. Kitapçılar bu kitapların kıymetini anlamıyordu. Bir keresinde o dükkanlardan birinde kalın yazma bir eser gördüm. Başı yok, sonu yok. Adam, 'Bunu da al, 5 lira!' dedi. Alıp ne yapacağım. Taşımak bile iş, baktım darılıyor mecburen aldım. Getirdim evde duruyor. Tıpla ilgili Arapça bir kitap. Birgün İbrahim Manav'ın dükkanında otururken bahsi geçti Acem Nihat ben doktorum, getir okurum dedi. Yazmadan anlardı. Getirdim, baktı ve '300 lira vereyim' dedi. 5 liraya aldığımı söylemiştim halbuki! Aradan 3 - 5 sene geçti. Birinin cenazesindeyiz, Nihat yanıma yaklaştı, cebime bir rulo koydu. 'Al arkadaş, bu senin. O kitaptan çok para kazandım!' dedi. Eve gidince baktım ki Hattat Hulusi Efendi'nin bir yazısıymış bana verdiği. Çok meşhur bir talik hattatı Hulusi Efendi. Benim anlamadığım yazmanın hatırası bu. Eski kitaba kimse para vermiyordu ki o zamanlar. O yüzden almak istememiştim. Bilen değerlendirebiliyordu ancak.

Sahaflara ne zaman gidip gelmeye başladınız?

İlkokula gitmeden önce. Allah rahmet eylesin Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı hocaefendi Beyazıt Camii'nde vaaz verirdi. Babam da onu çok severdi. Pazar günleri beni alır götürürdü. 6 -7 yaşındayım. Gidip gelirken Sahaflar Çarşısı'ndan geçerdik. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nu orada gördüm. Gözümün önüne gelir. Kırmızı bir elbisesi vardı. Üzerinde acayip bir cübbe, başında külah... İbnü'l Emin'i galiba bir kere gördüm. Bazen sergiden kitap da alırdık. Okuma yazma öğrendikten sonra dini kitaplar almaya başladım. Ilişki öyle devam etti. Fakülteye geldikten sonra da zaten İbrahim'in (Manav) dükkanından çıkmazdık. Dersten sonra gelir orada kitap karıştırırdık. Sonra Enderun'u kurduk. Orası bir ocak oldu. Çok gelen giden olurdu. Uzun bir sure orada vakit geçirdik.

50'lerin sahafları ve sahaf müdavimleri kimlerdi?

Çocuktum, çok net hatırlamıyorum. Raif Yelkenci'nin dükkanını dışarıdan görürdük. Hasır sandalyede oturan bir adam, 'O Raif Yelkenci!' derlerdi. Karşısındaki de bilmem hangi profesör. Dükkanında bir ya da iki sandalye vardı. Fazla kimse girip oturamazdı. Sahaflar Çarşısı'nın alt kapısının girişinde, Kapalı Çarşı'nın duvarındaydı yeri. Üniversiteye girene kadar sahaf dükkanına girecek statümüz yoktu. Ancak kapısından geçerken içeri bakardık. Müdavimlerin hepsi meşhur, piyasanın okumuş yazmış adamlarıydı. Necmettin Hilav Karayolları'nda mühendisti ama Arapça'ya lugat hazırlayacak kadar vâkıftı. Sahaflar Çarşısı'na gelirdi. Hilmi Yavuz, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Niyazi Ahmet Banoğlu, Adnan Erzi... Hepsini orada tanıdım. İbrahim'in (Manav) dükkanında her zaman iki üç kişi bulunurdu. Çay içer, onları dinlerdik.

Sahaflık 30'larda kaybettiği itibarı o yıllarda geri kazanmıştı öyle mi?

Sahaflar hiç bir zaman itibar kazanmadı. Bizim nezdimizde itibarı vardı o ayrı. Türkiye'de insanlar kitaba para vermez. Şimdi kitaplar, tablolar, yazılar para ediyorsa zenginler 'Bende de var!' diyebilmek için satın aldığındandır. Hattat Hamid'e 5 liraya yazı yazdırırdık. İki öğle yemeği parasına Türk ressamlarının tabloları satılırdı. Kimse yüzüne bakmazdı ki!.. Kitaplar da öyleydi. Bu tür şeylerin değer kazanması için toplumun belli bir seviyeye gelmesi gerekir. Geri kalmış toplumlarda tercihler farklıdır. Çok mühim bir belge buluyoruz ama ancak biz seviniyoruz. Tarihin bir bölümünü değiştirdiniz diyelim. Adam için hiç bir şey değişmiyor ki. Eskiden az da olsa okuyan bir kesim vardı, şimdi okumuyor insanlar. 

Sahafların kıymetli kitap satmak yanında bir de kültür muhiti sağlama özelliği var. Bu ortamlara da devam ettiniz mi?

Gayet tabii, o fonksiyonu hep vardı. Osmanlı zamanında da varmış. Sahaf dükkanları aydınların gelip oturduğu, kitap baktığı, sohbet ettiği yerler. Bu kimliği şimdi de devam ediyor. Ancak artık insanlar dükkanlara gitmek yerine internetten alış verişi tercih ediyor. Şimdiki durumda internet alışverişi bir zaruret. Çünkü piyasadaki kitap sayısı çok fazla ve bunların hepsini bir dükkanda bulmanıza imkan yok. NadirKitap.com başlıbaşına sahaflık yapıyor. Siteye girip lazım olan kitabı arıyorsunuz, kimde olduğunu gördükten sonra fiyatlarını mukayese edip istediğinizi alıyorsunuz. Artık böyle olacak. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. 

Sahaf dükkanlarında bir araya gelen muhitin size etkisi nasıl odu?

Çok tabii bir muhitti o. Biz talebeyken MTTB vardı. Ondan önce Aydınlar Ocağı, Milliyetçiler Derneği. Oralarda konferanslar olurdu. Hepsine giderdik. Milliyetçiler Derneği şimdiki Birlik Vakfı'nın bulunduğu yerdeydi. Hemen her akşam oraya gider çalışırdık. Müzisyen arkadaşlar çalar, söyler... Gece, 2'den, 3'ten sonra vapura yetişmek için yürüyerek Kabataş'a giderdik. Öyle bir hayattı. O muhitler bir ihtiyacın ürünüydü. Şimdi o hayatı devam ettirmek mümkün değil. Bugün o ortamlar varlığını sürdürse bile kimse gitmez.

Enderun Kitabevi'ni de o yıllarda kurdunuz değil mi?

Evet, Enderun da bir ihtiyacın neticesinde kuruldu. Bir araya gelecek yer lazımdı. Kitap bulursak rafa koyalım, aldığımız kitabı da yüzde 25 kârla satalım. Beklentimiz o kadardı. Yeni ortamlar doğmaya başlayınca insanlar dağıldı. Her şeyin bir zamanı var, yaşatamazsınız. Sahaflığın da öyle. Eski tarz sahaflığın zamanı doldu, küçük dükkanlardan elektronik ortama geçildi. 

Sahaflarla sıkı ilişkiniz hangi tarihe kadar devam etti?

80'lerin başlarından itibaren sahaflara çok gidip gelememeye başladım. O tarihlerde ortam değişmeye başlamıştı ama eski usul iş yapanlar vardı. İbrahim Manav, Tunç, Hacı Muzaffer, İsmail devam ediyorlardı. Biz iş yoğunluğu sebebiyle gidemez olduk.

Osmanlı sahaflarının katalog yapmadıklarını belirtiyorsunuz kitabınızda. Cumhuriyet dönemi için böyle bir çalışma var mı?

Sahaflarda katalog yoktur. Yurtdışına kitap satan bir kaç müessesenin teksirle çoğalttığı özel çalışmaları vardı sadece. Dükkanlarda kitaplar yığın halinde durur. Sahaflar bilir hangi kitabın nerede olduğunu ama kayıt tutulmaz. Müşteri açısından da işin en zevkli kısmı odur. Gider eşelenirsiniz, karşınıza ilginizi çeken bir şey çıkarsa alırsınız. 

Sahaf müdavimlerinde bir müddet sonra koleksiyonerlik zuhur eder. Siz koleksiyon yaptınız mı?

Yazma kitaplarım var. Basma almadım pek. Zamanında aldıklarımın çoğunu da dağıttım. Yazmaları da çalışsınlar diye meraklılara veriyorum. Benim yazmalardan epey tez yapan oldu.

Koleksiyonerliğe nasıl başlanır ve nasıl yol alınır?

Kitap koleksiyonerliğinin iki türü var ya yazma eser alacaksınız ya da basma. Her ikisinin de kuralları ayrı. Basma eser alan için taş baskı bir tercihtir. Başkası bulak baskısı biriktirir. Çok parası varsa Müteferrika takımı yapar. Akademisyense tarihleri toplar. Edebiyatçıysa tezkireleri, divanları toplar. Ben Osmanlı döneminde basılan divanları toplamıştım. Yazmada sanat değerine göre eser toplamış olsam şimdi çok zengindim. Biz sadece işe yarar mı, kullanır mıyım diye baktık. Bir kısmını da neşrettim. Bunlardan biri Mir'atü'l-Işk, Anadolu'da Melamilikle ilgili kaleme alınan ilk kitaptır. Dünyada tek nüsha.

Sizin bütçenizde biri için erişilebilir miydi fiyatı?

O kitap erişilmezdi aslında. İbrahim Manav'ın esnaflığı sayesinde alabiliyorduk. 'Al, yazarız deftere!' diyordu. Süleyman Nazif'in ailesinden 30 kadar yazma almıştı. 70'lerin sonlarında 27 bin lira gibi bir para vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Ben içinden 5 kitap seçtim. '22 bin lira!' dedi. Aldım tabii. O paraya Marmara Ereğlisi'nde deniz kenarında 2 dönüm arsa alınıyordu. 2 - 3 senede ödedim. Ortalama alıcı kitap alırken, tezhibine, cildine, yazısına bakar. Oysa kıymetli yazmaların çoğu yüzüne bakılmayacak durumda. Batılıların aldığı kitaplar da öyle. Bu tür koleksiyonculuk biraz ilgi ve kültür istiyor. Zenginler pek girmiyor bu sahaya.

Yazma esere nasıl değer biçilir?

Yazma uzmanı olmak için elinizden en azından 3-5 bin kitap geçmesi lazım. Bu bir aşk meselesi. İlgili olmanız lazım. Ben ne öğrendiysem merakım sayesinde öğrendim. Bir yazma gördüğüm zaman içim bir garip olur. Hissediyorsun eline aldığın kitapta bir şey olduğunu. Türkiye'de yazmadan anlayan kimse yok. Bir aralar elimde bir İbn-i Arap Şah Tarihi vardı. Onu göstermek için Merhum Hilmi Türkmen'in Süleymaniye'deki deposuna gittim. Yerde bazı kitaplar gördüm. Süleymaniye Kütüphanesi'ne vermiş, bir sene tutmuş, sonunda işimize yaramıyor diye geri vermişler. O sıralarda Marmara Üniversitesi'nde çalışıyorum. Bizim dekan kütüphaneye kitap almak istiyordu. Yerdeki kitaplara baktım, aralarında tek nüsha bir kitap var. Ahmedi'nin Yusuf ile Zeliha'sı. Bildiğimiz Ahmedi değil, Azerbeycanlı başka bir Ahmedi. Süleymaniye'de bir sene kalmış ama anlamamışlar. Hepsini aldım. O kitabı 3 yıl sonra bir katalogda gördüm. Bizdeki nüshadan haberleri yok. Ellerindekinin tek nüsha olduğunu farketmedikleri halde 25 bin mark fiyat koymuşlar...

Sizin sahaflara devam ettiğiniz Osmanlı bakiyesi, devr-i kadîm insanlarından kimler vardı?

Eski devri görmüş insanlardan bir tek Raif Yelkenci vardı o yıllarda. Onun dükkanına girmeye statümüz yetmezdi. Hacı Muzaffer gibi o zamanın kıdemli isimleri ise Cumhuriyet devri adamlarıydı. Ama kitaptan anlarlardı. Nizamettin Aktunç'un dükkanının önünden geçiyordum birgün. 'Hoca gel sana bir kitap ayırdım!' dedi. Çıkardı, '200 lira!' 'Tamam', dedim. Sahafla pazarlık edemezsiniz. Bir kez pazarlık ederseniz bir daha kitap ayırmaz size. 15. asır güzel bir Tezkiretü'l-Evliya. Anlıyor ki ayırıyor! Renkli adamlardı onlar. Herbirinin nev'i şahsına münhasır özellikleri vardı. Her şey gibi sahaflık da zamanla çehre değiştirdi. Şimdi eski kitaplar yok, eski müşteri de yok. Ama yeni bir müşteri ve yeni kitaplar var. Onlara da sahaflık yapacak yeni mecralar var. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. Benim gibi bir adam internetten kitap okuyor. Eskiden öldürseler okumazdım. 

Prof. Dr. İsmail Erünsal

Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Su

Set çek seline yavaş yavaş ilerle damla damla birik. Ak geç ıslattığın kayalardan: duraksama - uçurur güneş seni. Atla takıldığın çavlanlardan: duraksama - savurur rüzgar seni. Aldırma kumlara, çakıllara: çöker onlar dibe nasılsa - ilerle yavaş yavaş birik damla damla set çek seline. Oruç Aruoba

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal Süreya Çay Çocuk/luk 1 Çocuk/luk 2 Çocuk/luk 3 Çocuk/luk 4 Çocuk/luk 5 Çocuk/luk 6 Dargınlık/Küslük Elif   Ev Fihrist Gam Gitmek Gelincik Gülüş Güneş Güvercin Hande Hatırla/mak Hüsrev Hatemi Hüzün İbrahim Tenekeci İhtiyarlık İmam-ı Şafiî İntihar İskele İstanbul Kader Kar Kalp 1 Kalp 2 Kalp 3 Kalp 4 Kalp 5 Kenan Çağan Kiraz Kulbe-i Ahzân Kuş Mahmud Derviş Mezar Mum ile Pervane Müntehirler Ölüm Pencere 1 Pencere 2 Rakı Sandal Seçtiklerim 1 Seçtiklerim 2 Sigara 1 Sigara 2 Sonbahar Suskunluk ...

Gül İçin İlahi

İnsanlar bir gülü bir senetle Değiştirmeye alıştılar İnsanlar başka insanların hayatını Bir hezaren sandalye midir hayat Dizip kaldırmaya alıştılar İnsanlar yüreği ve onuru, alıştılar Yelin üflediği yaprak mıdır onur Yürek arsız otlar gibi ayak altında Tanımıyor kimde kimseyi Ve kendini tanımak istemiyor İnsan tanımazsa kendini insan Nasıl varolabilir Bu yüzden dünya hey koca dünya Dönüyor bir ölüler ülkesine Susanlar şimdilik Oyunun dışına düşenler Yalnız onlar doğrulup kalkacaklar Gün kıyamete erdiğinde Gülten Akın

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

Şiirim

Bir veda havasında bu gece gökyüzü yere değecek gibi yıldızlar, kulaktan dolma korkularla deprem bekler gibi ketum kaldırımlar. … Upuzun gecemin sabah içtimasında güneşe tekmili kaytarmışım senden belli namlusu paslı bir uykuda.. Sanki yitirmişim seni sol yanımda sağlam bir sancı. Birkaç kaburgam, seni korumak için feda etmiş kendini. Şiirim.. İncinmişliğim.. Sen düştüğünde aklıma Kepenk kapıyor hüzünler. Pervasız bir çocuk erik çalıyor bahçemden. Cemre düşüyor ayazıma, salkım salkım sözler topluyorum gönül bağımda; tomurcuk gülücükler çiçek açıyor hırkamda. Şiirim.. Eril halim.. Bedeninin kuytularında doğup göğsümü kundaklayan acz yangınım.. Şiirim.. Lal kalbim.. Boşa yanan cümlelerim. 1-3 nöbetlerinde öykündüğüm, huzurlu uykum. En üst rafta kurulmayı bekleyen, çocukluk düşüm.. Sessiz kalma haklarına sığınıyor mevsimler. Oysa hep sulhtan bahsediyor gülüşün. Şiirim.. Esaretim.. Bağımlılık halim. Senden başka herşeyi görme zorundalıklarında, ...

Şiirde Açan Gelincik Çiçekleri

Hayat hikayem mi? Tarlaların kıyısındaki gelincikler. Süreyya Berfe sandınız ki haz içindeydim şiirlerle, kitaplarla, dergilerle esrik tasasız yaşayıp gidiyordum; dağ eteğinde mavi çiçekli hayıtların uzun saplı gelinciklerin donattığı yaz ırmağı kıyılarında yalıncak! Ahmet Uysal Bir sap gelincik iki taş arasında Bulmuş da boyunu uzatan hızı, Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda; Bütün gelinciklerden daha kırmızı… Metin Altıok Senin resmini yaparken Parlak kırmızıyla laciverti Birbirine karıştırıyorum. Söyle bana ey gelincik Toprakta ne al, ne lacivert, Ne kırmızı, ne de sarı varken Sen nasıl boyuyorsun böyle Çiçeğinin yapraklarını?.. Nakagawa Kazumasa gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda işi iş kasabanın su yüzlü çocuğun işi iş bir de poyraza döndü mü hava başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından faytonların turuncu tekerlekleri yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider gelin...

Bir Göl Nasıl Uyandırılır

bir göl nasıl uyandırılır bilmem neresine dokunulur bir taş atsam korkup sıçrar mı bilmem bir göl nasıl uyandırılır düş mü görür kabus mu acaba saati mi belki derindir uykusu balıkları kırılır bir göl nasıl uyandırılır bilmem beni karşısında görmek istermi rüzgar eğmişse kaşlarını kapısı mı vurulur yorgunsa nasıl kıyılır bir göl nasıl uyandırılır Ali Ural