21/22 Haziran 1923, Cuma
İhsan.
Dört sene bir ay herkese karşı müdafaa ettiğim münasebetimiz bugün maatteessüf senin -hiç senden beklemediğim- bir cümlenle bitiyor... İşittiğim dakikadan beri bu cümle beni öyle kırdı, öyle tamir kabul etmez bir surette kırdı ki bana kimsenin verdiremeyeceği bir kararı verdirdi. O da münasebetimize nihayet vermek!...
10 Haziran Pazar akşamı Baki Bey cevabını verdi. Vakıa alınan malumat senin pek lehinde değil, mamafih aleyhinde de değildi... Belki bizimkilerin fikrini değiştirebilirdim fakat bugün ben ayrılmamıza karar verdim... Çünkü İhsan sen pek iyi bilirsin ki, benim her şeyin fevkinde tuttuğum bir şey vardır, o da izzetinefsim. Baki Bey'e söylediğin şeyler üzerine birbirimizin yüzüne bakmamamız lazım...
Baki Bey'in, "Neden çalışmadın?" sualine, "Ne yapayım efendim, şeytana uydum... Derslerime devam etmeme vakit bırakmazdı ki, her gün çağırır -bir elini kağıt, bir elini kalem yapıp taklit ederek- yazar, yazar... Eğer gelmezsen beni bir daha göremezsin diye tehdit ederdi! Gitmeye mecbur olurdum"dan başka cevap yok muydu??... Ben kadın olduğum halde seni bir aydır bürün aileme karşı müdafaa edip, size gösterilmek istenilen her kusuru üzerime alırken senin ilk sual karşısında yapacağın şey beni itham etmek miydi? Hem öyle bir suretle ki vicdanına müracaat edersen bu sözlerinin hakikatten ne kadar uzak olduğunu görürsün...
Hatırlarsın ki tanıştığımızdan bir buçuk sene sonra senin ısrarın üzerine görüştük. Yalnız çıkamadığım için tesadüf ettiğim müşkülati bilirsin... Demek bu hu- sustaki gayretim sizce bir kabahatti!... Bu bence bir fedakarlıktı... Benim bir erkeğe sokakta gözükmeye razı oluşum fedakârlıktır. Çünkü ben senin her gün bir tanesinin peşinde gezdiğin hanımlar gibi haftanın değişik günlerinde farklı beylere muhtelif mahallerde söz vermiş değilim... Fakat belki bunu da takdir etmemişsindir. "Şeytana uydum" dedikten sonra bu da hakkındır...
Herkes seni, "Haylaz, mektebe niçin devam etmedin" diye kabahatli bulurken ben her kabahati üzerime alıyor, "Ben sebep oldum, ben çağırdım, bana olan zaafı çalışmasına mâni oldu" diye iknaya uğraşıyordum... Hem senin gibi, bana karışmaya hiç hakkı olmayan, hiç korkum olmayan Baki Bey'e değil, aileme... Kendisi seninle olduğu gibi benimle de konuştu. Bana da sordu...
Halbuki Ihsan ben kendimi de aldatmaya çalışıyor dum, hakikat bu değildi... Sana Moda'da pansiyoner olmayı, her gün bir hanım takip etmeyi ben teklif etmedim... Köprü'de sabahtan akşamın son vapuruna kadar beklediğin günler görmek istediğin kimse ben değildim... Bunu da kendin itiraf etmiştin...
Sana her zaman, "İhsan her şeyden evvel dersini düşün. Beni seviyorsan onlara dikkat et. Buraya geleceğine mektebe git" dediğimi itiraf etmesen bile bilirsin... Buna cevabın ne olurdu? Pek iyi hatırımda: "Bırak Fatma, nasıl olsa anlamıyorum, hiç olmazsa üzüntüden kurtulurum. Hem ben asistan ile uyuşurum..." Bunlar, değil mi?...
Bana, "Sokakta peşine takılan bir adama nasıl mukabele ettin?!" diyorlar... Ben başımı eğiyorum... Halbuki hayatımda bunu hiç yapmadım... Bunun böyle olmadığını, nasıl tanıştığımızı sen de bilirsin. Ben bu çirkin vaziyeti etrafımdakilerin isimlerini meseleye sokmamak için kabul ettim... Bakıyorum sende hiç bu düşünceler yok... Kendi keyfine dokunulmasın, siz kabahatli olmayın da ne olursa olsun!.. Değil etraftakileri, ilk adımda beni -halbuki herkese karşı müdafaa vazifendi- itham ediyorsun...
Biraz daha gayret etseydin de, "Beni baştan çıkardı" deseydin! Böyle meselelerde bu suretle cevap veren kimseler bu cümleyi kullanırlar... Esasen eskiden beri her mektupta bu terane vardı... Hatta son zamanlarda bile söylüyordun... Ben zavallı kör, bu, "Senin için sınıfta kaldım" cümlesinin muhtevi olduğu manayı anlayamazdım... Üç sene sev, hiçbir şey görme, aldatıldığını bil affet, aksini bildiğin halde her kabahati, "Benimdir" diye kabul et sonunda da göreceğin mükâfat bu olsun! "Şeytana uydum"! Bunları Müştak Bey anlatırken kulaklarımı - kamak, bu kadar adi cümleleri işitmemek istedim... Eğer her erkek bu ise...
Hem sevgiyi bir tarafa bırak, sen ciddi bir adam olsaydın bunu söylemezdin...
Son zamanlarda Hürrem de Melahat'ı sevmiyordu fakat ailesi Melahat'ın aleyhinde bulunduğu zaman susuyordu... Hiçbir zaman Melahat'ı hiçbir suretle itham etmedi... Hiçbir münasebeti kalmamış olan bir kadının bile aleyhinde en ufak bir şey söylemedikten başka söyletmedi de... Ve bu hususta gayet ciddi, gayet efendice hareket etti...
Hürrem Bey'e git -işte en emin olduğun arkadaşın- mektubumu göster, herhalde kendisi de hareketinin pek çirkin olduğunu söyleyecektir...
Hususuyla ben o vaziyette de değildim... Ben senin müdafaaya mecbur olduğun bir kadındım... Bana Pazar akşamı, "İşte müdafaa ettiğin adam... Kendi hareketinle onunkini mukayese et... Niçin şeytana uydum yerine hissiyatıma kapıldım, çağırırdı yerine, zaafım vardı giderdim demedi? Müdafaa edecek yerde seni itham ediyor... Sen bunu yazmış bile olsan aranızda geçen şeyleri nasıl yabancı bir kimseye söylüyor... Böyle meselelerde insanın annesi babası bile yabancıdır... Demek yarın lazım gelirse mektuplarını da hepimize gösterebilecek, muhteviyatını söyledikten sonra göstermesi güç mü?...
Mert bir erkek böyle mi hareket eder?" dedikleri zaman sustum... Verilecek cevap yoktu...
Kendi kendime, nişanlanırsak çalışır, çapkınlığı da geçer, beni seviyor diyordum. Her mâniyi sana olan itimadımla kırıyordum. Halbuki sen sevmiyorsun, sevildiğine eminsin... "Beni seviyor, her şeyi yapar..." diyorsun... Evet... Yalnız senden bunu görmeseydim... Buna hayır diyemezsin, bir aydır bunu ispat ettim. Seni kuvvetim bitene kadar müdafaa ettim. Bunu söylemekle lütfettim demek istediğimi zannetme. Bu vazifemdi... Yaptım... Fakat mukabilinde göreceğim bu muydu İhsan? Daha şimdiden benden şikâyet miydi? Sen şikâyet etme, ben edeyim... Ben bu kadar zamandır aldatıldığımdan şikâyet edeyim... Hem de pek haklı olarak...
Daha şimdiden bunu söyleyen adam yarın ailemi terk edip gittiğimin ikinci gününde bana, "Benim ne kabahatim var, seni çağıran oldu mu? Kendin istedin geldin' de diyebilir... Ne mâni var?... Ben seni çok başka tanımıştım... Demek o zaman yaptığım fedakârlığı ilk fena görecek sen olacaktın?... İlk tahkiri senden görecektim...
Ben ise seni hayatımda en güveneceğim bir kimse addediyordum... Şükür ki düşüncelerini çabuk öğrendim... Keşke öğrenmeseydim... Sen bir insanın bütün samimiyetiyle bağlandığı, her ümidini onda gördüğü bir münasebetin bir gün bir hiç olduğunu anlarsa ne olacağını tasavvur edebilir misin?... İmkânsız, çünkü bağlanmanın ne demek olduğunu bilemezsin! Bunda da pek kabahatli değilsin, erkeksin...
Kimbilir benim bu budalalığıma ne kadar gülmüşsündür...
Sonra bu meseleye vâkıf bazı kimselerin isimlerini her ne suretle olursa olsun hiç kimseye söylemeyeceğine namusuna söz vermiştin. Bu sözünü de tutmamış, Baki Bey'e söylemişsin... Allahtan kendisi saklıyor... Demek senin verdiğin söze itimat etmek hata...
Herkesin ismini söylemek... Kendini kurtarmak için beni itham etmek, namusuna itimat ederek yazdığım mektupları da teşhir etmek... Bunların hepsini yapabileceksin... Bunlan Baki Bey'e bilmeyerek söylediğini katiyen kabul etmem. Bilmemek için -affedersin söyleyeceğim- birinci sınıf bir budala olman lazım ki ben aksine kaniiyim.
Müştak Amcam, "Fatma sana bu akşam, vakıa tembel ve çapkın bunları sen affediyorsan hepsini ikna ederim diyecektim... Fakat bu çocuk ilk adımda senden şikâyet ediyor, seni bir yük, bir baş belası gibi telakki ediyor... Buna da razı mısın? Mesela çağırırdı yerine -kabahati üzerinden atmak istiyorsa- zaaf gösterirdim diyemeyen bir kimseymiş. Çapkınlık az kabahat midir?" dedi. Haklı... Bunları Baki Bey'e söylemişsin... Vakıa daha henüz bugüne kadar kendisini görmedim, Baki Bey'le yarın görüşeceğim. Tahkikatını hâvi kağıtları vaadi vechile bana verecek... Mamafih artık onların ehemmiyeti yok...
Herkes, "Sen Fatma için derslerinden kaldın dese o seni müdafaa etmeliydi, sende biraz bile kabahat görülmesine razı olmayacaktı. Seven böyle yapar. Sen böyle yaptın" diyorlar... Bunların hepsi pek doğru sözler...
Benden şikayet eden bir kimseyi istemek... Kalbim emretse bile izzetinefsim mâni. Baki Bey'in, Müştak Bey'in yanında tahkir olundum...
Her neyse...
Sana gayet mesut günler temenni ederim. İnşallah hayatında çok mesut olursun... Esasen bu temenniye ihtiyaç yok; senin gibi lakayt bir ahlaka malik olanlar dünyanın en mesut insanlarıdırlar...
Senden bir ricam var: Mektuplarımı, resimlerimi iade etmen... Ben de seninkileri resimlerinle birlikte getireceğim. Pazartesi günü saat beşte Kalamış'ta bulun. Rica ederim ihmal etme. Çünkü ben de hemen bu hafta nihayetinde İstanbul'u, benim için yaşanılmaz olan bu şehri terk etmek niyetindeyim....
2 Temmuz 1923, Pazartesi
İhsan,
Size bu mektubu artık içinde nefes alamayacak kadar beni sıkan bir şehri -İstanbul'u- terk ederken bindiğim vapurun güvertesinde yazıyorum. Hava henüz aydınlanıyor ve buradan seyrettiğim o şehir evleriyle, sokaklarıyla, minareleriyle, insanlarıyla gittikçe benden koparak uzaklaşıyor ve ıstırabım da sanki oraya ait bir şeymiş gibi, orada kalmışçasına hafifliyor... Niyetim sizin için artık kalemi ebediyen elime almamaktı lakin şahsınızda tecelli etmiş olan sevgime hürmetten bu son satırları yazmaya karar verdim.
Ne garip tecellidir ki, vatanım düşman istilasından kurtulup ikbaline gözlerini açarken ben o düşmanın vatanında kendi ikbalimi arayacağım! Paris'e gitmemi babamın muhalefetine rağmen annem bana sürekli telkin ederken zannederim oradan bir müddet sonra sizi unutmuş olarak döneceğimi hesaplıyordu. Fakat ben dönmek düşüncesiyle değil, oraya sonsuza kadar kalmak fikriyle gidiyorum. Dayımın bana olan aşırı sevgisi cesaretimi körüklüyor. Yıllardır görmediğim dayımı, yengemi ve kuzenlerimi görmek için sabırsızlanıyorum... Yeni ailemi. İhsan, sizin de burada çok mesut bir hayat kuracağınıza eminim. Her zaman söylediğim gibi, o istidat sizde var azizim.. Esasen hayat sizin nokta-i nazarınızda bir komediden ibaret ve bu itibarla gülmek, eğlenmek yaşantınızın en asli unsuru... Bunu nerede, hangi şerait altında olursa olsun kaybetmeyeceksiniz, etmeyiniz de...
Oysa benim için öyle mi?! Benim hayatım tam anlamıyla bir drama! Sizinle başlayan bu dram umuyorum ki sizinle bitsin! Bu senaryo orada kalsın, terk ettiğim o meşum sahnede. Daha fazla tahammül edemeyeceğim bu oyunu bozuyor, rolümü terk edip gidiyorum. Üzerimdeki kostümümü bile çıkartıp o sahnede bıraktım. Bilir misin İhsan şimdi üzerimde alafranga kıyafetlerim var! Yeni hayatıma, yeni dünyama ait kıyafetler... Sen beni bu halimle hiç görmedin. Görsen kimbilir nasıl şaşırırdın. Peçemi, feracemi çıkartıp gemiye bindikten sonra yeni elbiselerimi giyindim. Ben bütün bütün başka biriyim artık, hiç tahayyül edemeyeceğin.
Şimdiden sonra kendimi sadece müziğe adamak istiyorum. Hatta şimdi bile içimde piyano çalmak için öyle güçlü bir arzu var ki... Burada bir piyano olsaydı başına oturur hiç durmamacasına çalardım. Ne müthiş bir konser olurdu bu güvertede! Herkesi başıma toplardım şüphesiz. Piyanom yok, çalamıyorum lakin içimde öylesine sesler coşuyor ki... Kilisede o gün dinlediğim müzikle teşyî ediliyorum sanki. Belki de bunları yaşayacağım için o gün kilisedeki müzik öyle derinden râm etmişti kendisine beni! Kimbilir?
Şehrin uzakta küçüldüğü şu dakikalarda kendimi bir kuş gibi hafiflemiş hissediyorum. Kanatlarını açmış başka bir iklime göç eden kuşlar gibiyim. Bir farkla ki, artık buralara dönme ümidi taşımıyorum. Beni teşyîe gelenler bilseniz ne kadar sevinçliydiler. Ömrümde, kalanların bu derece sevinçli olduğu bir uğurlama görmemiştim! Annem, babam, Melahat, Nezihe, dadım, Müştak Amcam rıhtımda sevinçle, gülerek el salladılar bana. Hepsinin üzerinden bir yük kalkmışçasına neşeliydiler. O zaman gitmekle ne kadar isabetli bir karar vermiş olduğumu iyice anlamış oldum. Hak etmeyen bir kimse için bu kadar insanı karşıma alıp kırmakla ne büyük bir hata etmişim meğerse!
Her şeyin bir ömrü varmış İhsan, aşk da sevgi de ancak muayyen bir ömre tâbi imiş.* Yaşarken insan bunu göremiyor, belki de öyle arzu ettiği için. Aşkta insan sadece olması gerekeni hayal ediyor ve bu hayaliyle yaşıyor. Ama er geç bu hayal bitmeye mahkûm. Benim nedametim aşkıma değil, hayalimi değmeyecek biri üstüne kurmuş olmama. Öyle olunca insanın sükût-ı hayali de o nispette büyük oluyor...
Belki de sen bir hayaldin İhsan, yalnızlıktan sıkılarak benim icat ettiğim bir hayal... Köprü'de görmeye başladığım, sonra sürekli etrafımda dolaşan, arkadaşlarımla arkadaş, dostlarımla dost olan, sinemada, konserde, tiyatroda etrafımdan hiç ayrılmayan... Tenime dokunduğunda dokunuşunu hissedebileceğim kadar mücessemleşmiş, kendisine mektuplar yazabileceğim kadar gerçek bir hayal! Bu tatlı hayal sonradan korkunç bir hayalete dönüştü! Karşıma çıkmasını istemeyeceğim bir hayalete!... Yüzünü bir daha görmemek için vatanımı terk edeceğim bir hayalete!... Ne acı... Kalemi elime alırken size çok fazla yazmak niyetinde değildim, ne var ki -eski bir alışkanlık gereği- satırlar uzamış gitmiş! Artık ne sizi meşgul etmek isterim ne de hatırlanmak... Sizden isteyeceğim tek bir şey kaldı. O da, sizdeki mektuplarımı yok etmeniz. İhsan, biliniz ki şimdiden sonra benim gibi onlar da size ait bir şey değil. Pazartesi günü Kalamış'a ben sizi sadece mektuplarımı getiresiniz diye davet etmiştim. Getirmemişsiniz... Zannederim her şeyi unutturacağınızı, eskisi gibi devam edebileceğimizi sanıyordunuz. Ama unuttuğunuz bir şey vardı: İzzetinefsim! Onun daha fazla ayaklarınız altında ezilmesine tahammül edemezdim.
Bendeki mektuplarınızı, fotoğraflarınızı ve onların arasında bulunan birkaç hatırayı daha dün gece yakarak yok ettim. Yıllardır binbir müşkülatla sakladığım, her fırsatta baştan sona yeniden yeniden okuduğum mektuplarınızın yanarken çıkardığı alevlerde öfkelerimi, sevinçlerimi son bir defa daha seyrederek hepsiyle vedalaştım. Son ricamı tekrar ediyorum İhsan: Sizde bulunan mektuplarımı, fotoğraflarımı yakınız.
Sonrası sükût olsun…
Fatma Cevdet Hanım
