Ana içeriğe atla

AŞK VE HÜRRİYET ŞİİRLERİ

Gece mi oldu, yoksa gözümün nurunu mu kaybettim ?...
*
Şüphe tuhaf bir çocuktur! Dünyaya geldiği anda karnı açtır; hemen yemek ister. Karnını doyurunca da canavar olur...
*
Ey ebedi muammalı duygu, ey aşk! Ey, suyunun üstünde, bir kere süprüntü, başka defa çiçek lâkin, her ikisini de aynı yerden insanların kalbinden - getiren ulu nehir!

Ey aşk, ey sınırını henüz kimsenin görmediği ve dibine kimsenin inmediği hudutsuz deniz! Sen, ey devlerin devi, akla sığmayan bir büyüklük içindesin.....

Dinlendiğin vakit, sınırsız göğün her yıldızı geniş aynanda kendini görür; çalkandığın zaman cehennemin bütün ejderhaları yüzünde boğuşur.

En büyük kuvvetsin, ey aşk! Herşeye gücün yeter. Kolayca insanı melek, meleği şeytan, şeytanı insan yaparsın...
*
... Bizi bu halde görselerdi, balıklar bile kahkahalarla gülerdi. Yoksa, ölüler evindeyiz de yarın bizi gömecekler mi?

Susmak yarı ölümdür, ben ondan korkarım.
*
... Açıkça itiraf ederim ki, benim eğlendirmek istediklerim büsbütün başka insanlardır; ben sarayların parıltılı şamdanı değil, kulübelerin gece kandiliyim...
*
Biraz evvel insan kalabalığının omuz omuza geçtiği sokaklar şimdi suyu çekilmiş bir nehir yatağı gibi bomboştu. Bu tenha sokaklarda yalnız bir çılgın dolaşıyordu: Fırtına...

Sanki sırtında şeytan oturuyormuş ve alevden mahmuzlarını vuruyormuş gibi, sokaklarda koştu. Öfkesinden, damlara sıçradı, ve bacalardan içeriye uludu. Daha ileriye saldırdı ve kör gecenin sağır kulağına boğazının bütün kuvvetile haykırdı. Sonra bulutları yakaladı, keskin tırnaklarile parça parça etti; fena halde korkan yıldızlar titrediler. Bulut parçaları arasında Ay, dalgaların ortasındaki bir insan cesedi gibi, oradan oraya yuvarla- nıyordu.

Nefesi ile, bir anda, bulutları tekrar bir araya topladı, ve yüksekten, avının üstüne inen bir yırtıcı kuş gibi yere atıldı; bir evin penceresini tutup sarsti ve söktü; içerdekiler, derin uykularından, ansızın haykırarak uyandıkları zaman o, korkunç kahkahalar atarak uzaklaştı..
*
Cihanın hedefi ne? saadet! Ona giden yol? hürriyet!.. 
Ey hürriyet kahramanları, beni de mukaddes saflarınız arasına alınız; bayrağınıza sadakat yemini ediyorum...
*
Allahın kendi şeklinde yarattığı insan, Güneşe bakması lazım olan insan, sürünmeyi öğrenmek için solucan arıyormuş gibi yere bakıyor...
*
Benim hizmetçilerim olsun diye ben başkalarının hizmetçisi olamam. Önümde hiçbir insanın eğilmesini istemiyorum; lakin hiç kimse de, benden, önünde eğilmemi istemesin...
Beşiktenberi kafana soktukları nedir? Vazifelerin. Ben sana haklarını öğreteceğim...
*
Kalbim bir sağanağı içecek kadar susuz; halbuki üzerine bir çiğ tanesi bile düşmüyor...
*
Mümkünse, başkalarını mes'ut et, ve kendin bahtsız kal. Başkaları biçsin diye buğday yetiştiren toprak ol; başkalarını aydınlatırken kendi ömrünü tüketen lamba ol...
*
Başımın içinde bir yanardağ varmış gibi alnım yanıyor...
*
Teselli edilen ıstırap sevincin kendisinden belki daha tatlıdır...
*
Şehir gürültü ve ışık içinde yüzüyor; binlerce halk omuz omuza. Yaşasın ! naraları, taşan bir nehir gibi, sokaklarda koşuyor. Çehreler şen ve elbiseler süslü !.

Bu ne bayramı? Yoksa, Allah kendi şeklile yere indi de, esir insanlara, çoktanberi kaybettikleri hürriyetlerini kendi elile mi verdi ki ihtişam ve sevinç bu kadar büyük?.. Hayır; oradan geçen Allah değil.. Allahtan küçük olduğu halde kendini daha büyük gören bir başkası: Kıral.. İnsanların arasından -bir dog köpeğinin küçük köpekler arasından geçtiği gibi -hiçe sayan bir gururla geçiyor; nereye bakarsa, fırtınaya tutulan bir sazlık gibi, dizler bükülüyor, başlar eğiliyor. Ve köle sürüsü boğazı yırtılıncaya kadar bağırıyor: Yaşasın kıral !...
*
Gam dağıtan şarap kadehi yanında hayatım neşeli geçiyor; gam dağıtan şarap kadehi yanında, ey talih.. kudretinle eğleniyorum..

Bir gün şarap kadehi yanından ölüm beni kovalamıya gelirse bir yudum daha içeceğim ve ey mezar, buz kucağına gülerek atılacağım.
*
İlkbahar geldiği zaman çiçek açılmaktan menedilemez. Kız bahardır, aşk çiçek. Bahar gelince çiçek ister istemez açılır...
*
... Tecrübe, bir çok insanların hayat hazinesi çıkardığı zengin bir maden kuyusudur...
*
Kalbimi göğe fırlatsaydım, Güneş yerine, dünyayı ısıtırdı...
*
Ovaların hudutsuz genişliğini gördüğüm zaman ruhum mahbesinden kurtulmuş kartaldır...
*
Istıraplı hayatımın vefalı, doğru bir arkadaşı var; felaketle pençeleştiğim zamanlarda benden ayrılmıyan yalnız odur.

Vatanımda bir vahşi gibi saklanarak dolaşırken, kaynaklardan su içerek açıkta yatarken o benimle beraberdi. Dört kraysar gündelik için, memleketimin dışında, askerlerin hamur ve tuzsuz ekmeğini yerken o benimle beraberdi.

Gözyaşları ile tuzlanan aktörlük ekmeğime fesatçı reziller elem ve öfkenin zehrini katarken o benimle beraberdi.

Bu bir tek dostum şiirdir; o her zaman benimle beraberdi. Bütün felaketlerim arasında, sahnede ve nöbet yerinde şiir yazdım.

Şiirlerimin faydası olacak mı? onlar babalarından çok yaşıyacaklar mı? mezarımın gecesi beni koynuna aldığı zaman, üstümde, ay gibi parlıyacaklar mı ?..
*
Bütün cihan gülüp eğleniyor; yalnız benim neş'em yok. Mes'ut, bahitsiz herkes içiyor; her yerde bağ bozumu var, ve ben, Allahın lûtfile, kuru kuruya yutkunuyorum...
*
Para, bir çok geminin: prensipin, seciyenin, namusun battığı bir denizdir....
*
İpek sapka beyinsiz başı süsler; akıllı baş çul altında yetişir...
*
Hayat kitabından dost» kelimesini zaman sileli çok oldu...
*
Doğruluk ve samimilik hilekârlığa av olur... Zevce sadakati tenha bir yoldur; üstünde sade ahmaklar koşar...
*
Doğru söz geriye sıçrıyan bir taştır; atanın başına vurur.
*
Istırap ağır ağır, fakat, yorulmadan ve durmadan kemiren bir kurttur.
*
Sükûn saadetin yarısıdır....
*
Gül yetiştirmiyen bahçenin ne değeri olabilir? Aşkla süslenmedikçe hayatın ve gençliğin benim için ne kıymeti vardır?...
*
Yeniden sevmek istiyorum, lakin mezarda yatan kızı unutmadım... Dağın eteğinde çiçekler açılırken tepesinde henüz kışın karları bulunur.
*
Sandığımı hırsızdan sakınmam, çünkü o bir çok alimlerin kafası kadar boştur. Ben hazinelerimi kalbimde taşırım...
*
İhtiyarlık hayatın sadece yankısıdır...
*
Biz Güneşle biribirimizin sevgilisiyiz. Ne vefalı iki sevgili! Kimbilir: ben mi ondan ısınıyorum; yoksa o mu sıcaklığını kalbimden alıyor....
*
... Bir küçük ırmak nasıl büyük bir nehir olursa ve nasıl denize dökülürse, aşkım da öyle, günden güne büyüdü, ve nihayet derin, hudutsuz bir deniz oldu. Kızaran çehrenin şafağında, saadet güneşimin yeniden doğduğunu gördüm...
*
Benim için, tabiat yalnız sonbaharda güzeldir; cançekişen tabiatı severim...
*
Yoksul olan hakikati zenginleştirmek için hulyaların hazinelerini çalmak isterdim...
*
Aşkın esaret olduğunu söyliyen, hiçbir zaman sevmemiş olandır. O kanat verir, kelepçe değil...
*
Ruhum bulut, öfkeli bir bulut; sık sık yıldırımlar döküyor. Lakin, sen korkma, güzelim. Yıldırım meşelere vurur; çiçeklere değil...
*
... Henüz kıralım.. tacımı, gözkamaştırıcı ümidi, grur ve azametle taşıyorum. Lakin, bu kıymetli taç başımdan yere yuvarlanırsa hayatım ne olacak ?...
*
Gece nekadar karanlıksa yıldız o kadar parlaktır...
*
En şen mezarlık hangisidir? Elem mezarlığı.. elemlerin gömüldüğü şarap masası...
Zehri için Sokrat ve zehri ona veren cellât, ikisi de aynı yere gitti...
*
... Kız kalbi, gökteki yıldızların ziyasını aksettiren yalancı bir nehirden başka bir şey değildir..
*
Dostluk gündüz görünmez; o, ateşböceği gibi yalnız geceleyin parlar... 
*
Ey hakikat! uyuyor musun? yoksa öldün mü ?..
*
Irmak, üstünde uçan bulutun gölgesini kovalıyormuş gibi koşuyordu...
*
Dünya sahiden güzel, çok güzel. Üzerinde her sene bahar oluyor; her köyün güzel kızı var, ve burada bir insan ağlıyorsa orada başka biri gülüyor.
Elemin kendisi bile ne hoş! kalbe ve başa ne ayrı tesir yapıyor: beyaz kalbi siyaha ve siyah saçı beyaza boyuyor.
*
... Talih korkak bir köpektir, sade havlar: kendine meydan okuyan yiğitlerden kaçar...
*
İş, Demostenden daha iyi konuşur...
*
Fırtına gibi, ya yap, yahut yık; işin bitince de, işini yaptıktan sonra dinen fırtına gibi, sus...
*
İstiklâlini dünyanın hiçbir hazinesine değişme... Dilenci sopası ve istiklal! Parolan bu olsun...
*
Fırtınanın devirebileceği, lakin haşmetli gövdesini eğemiyeceği bir meşe ol....
*
Bir gün gelir de bolluk sepetinden herkes, farksızca istediğini alabilirse.. bir gün gelir de hakkın masasında herkes fark gözetilmeden oturursa.. bir gün gelir de her evin penceresinde fikir güneşi parlarsa.. o zaman diyebiliriz: Duralım, çünkü mev'ut arza geldik...
*
... Zavallı millet için terennüm edelim; her şarkımız bir teselli, sert yatakta tatlı bir rüya olsun !...
*
Kederli zamanlarda yüzüm şendir; çünkü, bana acımalarını istemem...
*
... Çekilen kılıçlarımızdan cihan, geceleyin şimşek gören bir çocuk gibi korkuyordu...
*
Dünyanın hiçbir hazinesi, hiçbir şerefi için yurdumdan ayrılmam; çünkü milletimi seviyorum, hararetle seviyorum, şerefsizliği ve Adiliği içinde bile ona tapıyorum.

Mezar tümseğinin yanında duruyorum; lakin yine, bana, dünyanın en uzak yerinden daha uzaksın... 
*
Ey ışık olduğunu söyliyen sefil akıl, ışıksan yol göster, yalnız birkaç adım kılavuzluk et! Âhireti, kefenin öbür tarafını aydınlatmanı istemiyorum. Ne olacağım? diye sormuyorum. Yalnız şunu söyle: Neyim ve niçinim ?...

... Nekadar insan, kendi çıkarı için, başkasının kalbinden kanını emdi de ceza görmedi! Nekadar insan, başkasının iyiliği için, kendi kalbinin kanını boşalttı da mükâfat görmedi...
*
Tebessüm, çok zaman, gözyaşlarının maskesidir..
*
Ey hazineler elde etmek için yorulanlar, bana inanınız ki, bir çift güzel göz dünyanın bütün elmaslarından daha kıymetlidir. Ey san ve şeref için ruhları kan yahut uykusuzluk yollarında dolaşanlar, bana inanınız ki bir gül koncasınia değeri bir defne ormanininkinden daha fazladır...
*
Cihanın bugüne kadar benzerini görmediği müthiş günlerin yaklaştığını görüyorum. Şimdiki sükûn şimşekle, yerleri sarsan gök gürültüsü arasında geçen mezar sessizliğinden başka bir şey değildir...
*
Sabır, koyunların ve eşeklerin faziletidir.
*
Sabır, tanesi ayrılmış bir buğday sapıdır; taneleri ile karınlarını doyuranlar onu ahmak insanlara, dolu başak diye satarlar...
*
Küçücük lâmbanın titriyen ziyası korkunç gecenin suratına, kartala bakan güvercin gibi, korkarak bakıyor...
*
Çocukluk yıllarımı onunla (leylekle ) geçirdim. Ağırbaşlı bir çocuktum. Arkadaşlarım eve dönen inek sürülerini her akşam kovalarken, ben avlumuzdaki kamış yığınının yanına çekilir; kanatlarını deneyen leylek yavrularını ses çıkarmadan seyrederdim.

Ve düşüncelere dalardım. İyi hatırlıyorum, şu çok zaman aklıma gelirdi: Niçin insan kuş gibi kanatlı yaratılmamış? Ayakla yalnız uzağa gidilebilir, yükseğe çıkılamaz. Ben yükseklere çıkmak isterken, uzaklığın bence ne değeri vardır ?...
*
Güz, çocukların sevdiği bir meysimdir; yavruları için sepetini meyvalarla dolduran bir anne gibi gelir. Ben güzü düşman tanırdım, ve meyva getirdiği zaman: Sevgili kuşumu, leyleği ayarttıktan sonra hediyen senin olsun, derdim...
*
Çıplak ovayı severim! Orada kendimi gerçekten hür duyarım... 
*
Benim mabedim açık, geniş tabiattir..
Şiir süslü insanların dedikodu yapmak için gittikleri konuşma salonu değil, ibadet etmek istiyen, mesut bedbaht herkese açık bir binadır. Şiir, nalınla, hatta yalınayak girilebilen bir mabettir.
*
Yunanlılar nerede ve Selt'ler nerede? Onlar, kabaran deniz sularının yuttuğu iki şehir gibi kayboldu; suyun üstünde yalnız kulelerinin tepesi duruyor... Bu iki kule tepesi : Homer ile Osian.

O, dilenci idi; bu, kıral çocuğu. Ne büyük fark ! Lakin, bir noktadan birbirlerine benziyorlar: her ikisi de kördü. Acaba, gözlerinin nurunu yanan ruhlarının ateşi mi aldı ?... 
*
Aşk herşeyin yerini tutar, fakat hiçbir şey aşkın yerini tutamaz...
*
Korkak köpek hiç durmadan havlar...
*
Allahım, Allahım, insan göğsünü niçin bu kadar küçük yarattın? Saadetim içine sığmıyor... 
*
Maymun iştahlı bir kadın gibi, gökyüzü şimdi kapanıyor, şimdi açılıyor. Dudakları gülerken gözüne yaş doluyor...
*
... Bu asrın açtığı harp haçlı savaşlarından daha kutsaldır. Zincire vurulmuş millet, asırlardanberi, yeni bir Promete gibi yatıyor; akbaba karaciğerini kemiriyor, zincir ayağını ve elini kanatiyor. Zinciri koparacağız ve akbabayı kovalıyacağız !...
*
 ... O kadar neş'eli şeyler konuşalım ki bizi dinlemek için zaman bile dursun...
*
Onların keseleri, bizim kalplerimiz dolu... O ne züğürt zenginlik, bu ne zengin züğürtlük !...
*
Arslan, tavşan yavrusu doğurmaz...
*
Bir zaman diz çöküp ayaklarımıza sarılanlar şimdi suratımıza vuruyorlar. Yazıklar olsun sana, vatanım!..
*
Kalbin vuruncaya, yahut kalbim duruncaya kadar seni kırbaçlıyacağım, milletim !
*
Hürriyet çok pahalı bir maldır; bedava değil, para ile verirler: paranın en kıymetlisi ile, kırmızı kanla....
*
... Mazi için, Mohaç için, orada Türk silâhlariyle ölenler için ağlıyalım. Eğer onları birer birer gömselerdi, bir yerde yirmi bin mezar olurdu; bir yerde yirmi bin mezar !...
*
(Kırallara)... Bütün dünyayı ayaklandırayım mı, size karşı ayaklandırayım mı ki, milyonlarca insan öfkenin Samson kuvveti ile üzerinize saldırsın? Ölüm çanını çalayım mı ki sesinden titriyesiniz?.
*
Vatan ve hürriyet. Çocuğun dadısından ilk öğreneceği iki kelime budur; savaşta ölüm yetiştiği zaman erkeğin söyliyeceği son iki kelime budur!
*
Güneş bile, batacağı zaman ışığını bol bol dağıtır...
*
Bize bak, ey Hürriyet; senin için çalışanları artık tanı. Başkaları sana gözyaşını vermek cesaretini bile gösteremezken biz kanımızı verdik...
*
Nihayet.. babacığımı gördüm... Yani yalnız tabutunu gördüm ; onun da sade bir kenarı gözüküyordu; bunu da mezarlıkta, yanına anacığımı gömerlerken gördüm..
*
Ey aşk, Allahın gazabına uğrıyan Prometenin göğsündeki aç aladoğan gibi, beni ne zamana kadar didikliyeceksin ?...

Danaidlerin o büyük yorgunluğu sona erdi; Sisif kaya parçasını dağın tepesine çıkardı; Iksion artık dönmüyor; Tantal'ın susuzluğu geçti, lakin kızların kalbi ebediyen soğuk kalacak...
*
Aşk bugünündür; dostluk dünün ve yarının.
*
Papaz ve hilekârlık, papaz ve hainlik, papaz ve her türlü fenalik, hepsi bir! Kötülük, cehennem ve işkence bu erkek fistanının girdiği yerdedir.

Onlara siyah elbise giydiren çok akıllı imiş... Beyaz esvap giymiyorlar; çünkü simsiyah ruhları onu karartırdı. Elbiseleri gibi ruhları da kapkaranlıktır. Onlar gecenin çocuklarıdır; bu sebepten onları her yerde hürriyete, bu gün işığına karşı çarpışırken görürsünüz...
*
Brütüs, velinimeti ve babası Sezarı belki ağlıyarak hançerledi; fakat hançerledi...

Petöfi Şandor 
Aşk ve Hürriyet Şiirleri 
Çeviren: Necmi Seren
Ahmet Halit Kitabevi / 1943

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...