Ana içeriğe atla

Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.

Haiku, ölüm karşısında içinde şakacıdır: Onun neşesi, bütün ağırlığıyla ölümle birlikte duyulan yaşamın neşesidir. Çiyoni'nin "benim küçük yusufçuk avcım" diyerek ölmüş oğluyla ilgili yaptığı şakadır bu. Bu anlamda, Başo'nun, ölüm-döşeği haikusunu şöyle de anlayabiliriz: Her haikun, onu yazdıktan hemen sonra ölecek durumdaysan -ölmeyi düşünüyor, ya da öleceğini biliyorsan-jiseindir. Yani, her haiku, zaten, şakacılığında, ölüm taşır.

Şimdi anlıyorum: Rilke'nin yukarıda verdiğim mezartaşı yazıtı, tabii ki, jiseisiydi-kan kanseri olduğunu ve öleceğini öğrendikten sonra, mezartaşına yazılsın diye, yazdığı... (Gene ayraç içinde şunu da belirteyim: bu jisei, kendi yazanına yönelik, bir 'seslenme'li haiku, aynı zamanda-

-kendi mezarının üstündeki taşa yazılacağı için de, 'iltifat' ettiği 'evsahibi' kendisi olacak-bkz Dizin...)

Bu kadar sözünü ettikten sonra, şimdi de sıra, bir saplama yaparak, 'yaşama veda' anlamına gelen jisei'ye örnek vermeye geliyor:- 
YH'ın derlemesinde 40 kadar Zen keşişinin Çince şiir biçiminde ve 320 haijinin Japonca haiku biçiminde yazdıkları, 'ölüm döşeği' metinleri yer alıyor.

Bu 'ölüm metinleri'yle ilgili belirtilmesi gereken, gene önemli bir kavram olan 'son şiir' (zekku)dan farkları: jisei, rastlantıyla, ölmeden önce yazılmış son haiku değil; ölmekte olma bilinciyle ölüm karşısında yazılmış, ölme-haikusudur. Jiseinin önemi, ömürboyu haikuyla uğraşmış haijinin, bütün deneyimini ve ustalığını toplayarak, kendi ölümü karşısında/konusunda söyleyeceği haikuyu söylemesin- de...

Böylece de, kendini yazanın ölümünü konu edinmekle, jisei, yazılmış olmasıyla, ölümle ilgili son bir şaka yapar.
...



1692

Uzun aradan sonra Edo'ya dönmüş olan Başo'yu düşkırıklığı beklemektedir: şehir hızlı bir 'modernleşme' değişimi içindedir-Zeze'deki bir öğrencisine yazdığı bir mektupta şöyle diyor:-

Bu kentin heryerinde, insanların, ödül kazanmak için şiir yazdığını görüyorum; böylece de, yarışma yargıçlarına bol bol iş düşüyor. Ne tür şiirler yazdıklarını tahmin edebilirsin. Bunlar konusunda ne desem, sert sözlere varacağından, söylediklerini işitmezlikten, yazdıklarını görmezlikten geliyorum.

Haikai 'moda gösteriş, ve, herhalde, satış konusu olmuştur. Başo bu durumdan hoşlanmaz öyle ki, Bahar'da kiraz seyretmeye bile gitmez:-

Kiraz baharlarıyla ünlü yerler, an-şan peşinde; bağırıp çağırmaktan, gürültü etmekten başka birşey bilmeyenlerle doludur.

Haikaiyi tümüyle bırakmayı bile düşünür-Mart sonu ya da Nisan başı, bir haibununda şöyle yazar:-

FUGA YOLUNU TERKEDİP ŞİİR YAZMAMAĞA ÇALIŞTIM AMA, HER SEFERİNDE, BİR ŞİİRSEL UYARI YÜREĞİMİ ÇELDİ, KAFAMDA BİR DÜŞÜNCE PIRILDADI. BÖYLEDİR FUGA'NIN BAŞTANÇIKARICI BÜYÜSÜ

Artık yalnızca çok dar bir izleyici çevresi içine çıkmağa başlar. Bu küçük çevre, onun için, Fukagawa'daki ilk kulübesinin yakınlarında, yeni bir kulübe yaptırmıştır; 'eski' Muz ağacı da yokluğunda korunmuştur; bahçeye dikilir-Başo üçüncü 'Başo' kulübesine yerleşir.


1694

Başo yola çıkmağa niyetlenmektedir: hem, doğumyerine bir kez daha uğramak bunun son kez olacağını bilmektedir: sıladaki bir dostuna, 13 Şubat'ta şöyle yazar:-

Sonumun geldiğini hissediyorum

-; hem de, hiç görmediği 'Batı'nın Ucu'na gitmek... Nisan'da çıkmak ister, ama sağlık durumu yolculuğu sürekli ertelemek zorunda bırakır onu.

Bu arada yakın izleyici ve dost çevresi içinde etkinliğini sürdürür—bunlardan sonuncusunda (Mayıs sonu) üslubunun temel ilkesi karumi'yle ilgili, şu açıklamayı yapar:-

Bu günlerde tutturmağa çalıştığım üslup, hem biçim hem dize bağlantılarında, hafif bir üslup; öyle ki, kumlu yatağında akan sığ bir dere seyrediliyormuş gibi bir izlenim versin.

Ancak 3 Haziran'da yola çıkabilir-o da, bir 'tahtırevan'-'sedye'yle taşınarak...

Yolda, sağlığının biraz düzeldiği günlerde, öğrencileriyle buluşur.— Kulübesini Jutei'ye bırakmıştır onun öldüğünün haberini Temmuz sonunda alacaktır.

Yaz içinde, bir süre, Otsu ve Zeze'de, öğrencileriyle buluşur, Mumyo kulübesinde bir süre kalır, Kyoto'ya uğrar, Ueno'ya gider—sonra yeniden yola düşer... 

Osaka'ya dek gidebilir. Bu kez başağrıları, ateş ve titremeler, durdurur onu: 26 Kasım'da, artık, anlamıştır: yemek yemeyi keser, yıkanır, tütsü yakılmasını ister-ağabeyine bir mektup yazarak, ondan önce gittiği için özür diler.

28 Kasım günü de çoğunlukla uyur; ama öğlen, birara, uyanır- öğrencilerinin sopalarla sinek avlamaları hoşuna gider, neşelenir...


***

188.

Sayılmayan 
biriyim diye düşünme 
ruh-bayramında

MU bir başlık veriyor:-

HEMŞİRE JUTEI'NIN ÖLÜM HABERI ÜZERİNE

ama kaynak belirtmiyor. "Hemşire" (Ing. nun) olması, Jutei'nin bir manastıra kapanmış bir kadın keşiş olması anlamında. 
tamamatsuri, lunar takvimle Yedinci Ay'ın Onüçü'nde (1694'de, 2 Eylül'de) başlayan ve dört gün süren bir Budist bayram: Bu günlerde her aile, kendi mezarlığını ziyaret eder ve, ruhları oraya gelerek yaşayanların durumlarıyla ilgilenen ölmüşlerini, anarmış. Başo da, Ueno'da, Matsuo ailesinin türbesinde törene katılmış ama Jutei 'resmen' karısı olmadığı için, onun adı türbede yazılı değil..

Haikuyu Jutei'ye bir seslenme olduğu kadar, Başo'nun kendi kendisine söylediği bir söz olarak da okuyabiliriz: 'Daha sayılmadın; ama, bekle hele; sen de sayılacaksın...'


195

ŞOŞİ

kono miçi ya
yuku hito naşi ni
aki no kure

DÜŞÜNCEM

Bu yolu işte 
yürüyen kimse yok 
güz akşamında

Osaka yakınlarındaki bir Çay Evi'nde (lokantada?) (MU: 13 Ekim), yazılmış-anlam açık: kimse yok, hiç... Kr şöyle diyor:-

"İlk bakışta hiçbirşey söylemeyen bir haiku. Bir yol görünüyor; bununla ilgili de deniyor ki, "üstünde kimse yok". Pekâlâ, demek kimse yok, diyesi geliyor kişinin; iş de burada bitecek. Ama iş ilkin o noktada başlıyor; haiku, orada somutlaşıyor: çünkü yolu önünde gören ve "bu yola kimse çıkmıyor" diyen kişi, o yola çıkmış olan kişidir; bunu 'kimsenin yolu' olarak tanıyan Ben, aynı zamanda bilir ki, bu, Ben'in yoludur; bir tek Ben'im olan bu yol, Güz içinde, Akşam'a yürünen Yol'dur..."

"Yol" (ya da 'patika'; yani, 'izlenen yol'-'yol-iz-) anlamına gelen miçi, klasik Çince'de tao diye okunan ideogramla yazılıyor: en geniş anlamıyla 'yaşam yolu', dinsel anlamda da 'izlenmesi gereken yol'. (İslam'da da "tarikat", "izlenen yol' (tarik) sözcüğünden türemiştir.)

'Akşam' ile 'gece' arasındaki zamansal / anlamsal farkı Japonca nasıl belirliyor, bilemiyorum; ama, buradaki, Türkçe'de, 'gece'ye daha yakın sanki-MU, "akşam çöküşü" deyimini yeğliyor; başlığı da

HİSSETTİĞİMİ DİLEGETİRİRKEN

diye veriyor.

ya burada da "işte "ye yakın düşüyor; RA da bunun güçlü bir vurgu oluşturduğuna dikkat çekiyor:-

İşte bu yol ya! 
Ah bu yol işte!

Başlığıyla birlikte 'hissettiklerini düşününce', Başo'nun, bütün izleyicilerine karşın, kendi anlayışına Yol'una - katılan onu paylaşan, izleyen "kimse" bulamamasından; ya da bunun zaten olanaksız olduğunu düşünmesinden, hüzünlendiğini düşünebiliriz. Nükte, gece vakti kim yola çıkar ki...' gibi bir anlamda olsa gerek.


***

199.

Güz derinleşir 
komşu da ne yapar 
tek başına ki?

aki fukaki
tonari wa nani wo
suru hito zo

Başo 16 Kasım'da Şikaku'nun evinde yapılacak bir haikai toplantısına davet edilir; ama, kendini iyi hissetmediği için, katılamaz; bu hokkuyu yazıp, gönderir-"komşu", şiir toplantısındakilere göre, kendisi; ama, toplantıda bulunmadığı için, oradakiler onun halini-hatırını soruyorlar...

Haikuyu sona erdiren zo, "ki"den çok daha güçlü bir vurgu. Bir yorumcu (Watsuji: MU) şöyle demiş:-

Bu şiirde birşey bana ölümü düşündürtüyor.

RA Başo'nun bunu (bkz aşağıdaki jisei) ölüm döşeğinde, ölmeden bir- kaç gün önce yazdığını söylüyor; UB'ya göre de, ölümünden onbeş günden az bir süre önce...



200.

Jisei

Yolda hasta düşer 
düş de uçuşup gider 
çorak kırlarda

tabi ni yande 
yume wa kareno wo 
kake meguru

Baso'nun, Osaka'da, Sono-Jo'nun evinde, sindirim sisteminde beliren, bugün dizanteri olduğu tahmin edilen bir hastalık sonucu (bir aktarıma göre de en sevdiği yiyecek olan mantardan zehirlenerek), yatağa düşünce yazdığı ölüm döşeği haikusu. 

tabi, Türkçe'deki 'gurbete çıkma'ya yakın; 'doğumyerinden uzaklaşma' anlamında "yolculuk"

D'ye göre "düş", "kelebek düşü' ve Çuang-tzu gönderisi taşıyor-bkz yukarıda 1.§53 ve Çn.§19, ve Dizin.

Türkçe'de oluşan "düş"/"hasta düşmek" ilişkililiği herhalde rastlantısal.

İnanışa göre, düş, uyuyan insanın bedeninden çıkıp dışarıda gezinen ruhunun gördüklerinden oluşur. Bazı çevirmenlere göre birinci tekil şahıs iyelik kipi var:

düş(ler)im
fiil de,
dolanıp durur

diye çevrilebiliyor.

Ueda'nın ve Wohlfart'ın çevirilerini de vereyim (MU/GW):-

bir yolculukta, hasta- 
düşlerim gezinir durur 
çoraklaşmış bir kırda

Gezginlikten hasta
bir düş yolunu yitirmiş dolanan
kuru çayırda

on a journey, 
ailing my dreams roam about 
on a withered moor

Krank vom Wandern 
ein Traum umherirrend 
auf trockener Heide

yande ("hasta düşmek") sesinde ya da var; anlamında 'sancılı/acılı' olmayı görerek (HH); Türkçe'deki "yangı"yla ilişki kurarak, tarlaların hasattan sonra yakılması âdetini de düşünerek-herhalde de anlamı iyice zorlayarak şöyle çevirmek isterdim:-

Yol yangılı ya 
düş de uçuşup durur 
kavruk kırlarda

Öğrencileri jisei âdetini anımsatınca, Başo önce,

Dün yazdığın haiku bugünkü jiseindir. Bugün yazdığın haiku yarınki jiseindir. Benim yaşamım boyunca yazdığım bütün haikular jiseilerimdi

der, jisei yazmayı reddeder; ama, sonra, 25 Kasım geceyarısı, yazmaya karar verip, öğrencisi Donşu'yu yanına çağırarak bu haikuyu söyler, yazdırır. (Donşu da, herhalde, yazmadan önce, emin olmak için, bir kez yinelemiştir bunu...)

Yanında bulunan bir başka öğrencisi, Şiko'nun (MU) aktardığına göre, son sözleri şunlar olmuş-

Bunun bir hokku yazmanın zamanı olmadığını biliyorum, çünkü ölümle yüzyüzeyim. Ama şiir bütün ömrümce kafamda oldu, yani, elli yıldır. Ne zaman uyusam, sabah bulutları altında ya da güz pusunda bir yolda yürüdüğümün düşünü görürüm; ne zaman da uyansam, bir dağ pınarının sesini duyar ya da bir yabanıl kuşun çığlığıyla ürkerim. Buddha bütün bunların günaha götüren bağlılıklar olduğunu öğretiyor; ben de şimdi anlıyorum ki bu günahı işledim. Keşke yaşamım boyu girdiğim bütün haikai işlerini unutabilseydim.

Dört gün sonra Onuncu Ay'ın Onikisi'nde (29 Kasım'da)--son gezintisine çıkar Başo: "Tanrı Yoksunu Ay'dır ya... 

Öğrencileri, vasiyetine uyarak, onu, Jodo nehri üzerinden, Biwa Golu kıyısındaki Yoşinaka Tapınağı'nın bahçesine götürürler. 

Üzerinden Muz Yaprağı eksik edilmez.




Matsuo Başo
Kelebek Düşleri
Oruç Aruoba / Metis Yayınları

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...