Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Neşredilmek üzere değildir

Sözün doğrusu Olacak şey değildi ama Oldu bir kere Bahar vurdu başıma Bir delilik ettim Tuttum evlendim Ne söylesem az Çeken bilir Allah düşmanıma vermesin Neşredilmek üzere değildir. Hemen ilave edeyim ki şikâyetim yengenden değil evlilik müessesesindendir. Yüklediği mesuliyet ve mükellefiyetler şiir şevkimi eritti, âdeta bitirdi. Bana göre değilmiş vesselâm. Vaziyeti bu suretle açıkladıktan sonra beni daha çok mazur göreceğini umar, sevgilerimi sunarım. Cahit Sıtkı Tarancı Evlendikten sonra Cahit, artık akşamları çıkamaz, sürekli geldiği yerlere gelemez olmuştu. O'nun yeri boş kaldı oralarda. Sevgiyle beklendi, arandı. Bu duruma mutluluğu için belki eyvallah demişti. Demişti ama bir süre sonra, kırkaltı yılının yarısından çoğunu geçirdiği bu yerler, daha çekici gelir olmuştu ona. Yaşama biçimini bozmak pahasına, konulan yasaklara karşı gelecek bir yapıda değildi Cahit Sıtkı. Boyun eğdi. Akşamüstleri, Bakanlıklar'da O'nu, akpak, tombulca eşinin kolunda a...

Hayatla ölüm arası kaç adım?

Bana hayatı veren Rabbime hamd ile, Bu hayatı nerede ve nasıl kullanmam gerektiğini öğreten Hz. Peygamberime salât ve selâm ile, Ve Onun verdiği dersi her daim yenileyen Üstadım Bediüzzaman’a rahmet duası ile... Hayatla ölüm arası kaç adım? Bir kuştur hayat… Uçar gider... Tutabilene aşk olsun... Altın kadehte bir sırdır hayat… İçip de kanabilene aşk olsun... Yürüyorsun yollarda. Yürüyorsun… Yollar ki, engelsiz değil. Takılmadan geçebilene aşk olsun... *** Bahar bahçelerinden geçiyorum. Yeşil çimenlerin üzerine ihtiyar yapraklar o kadar güzel serpilmiş ki, güneşleniyorlar sanki. Bir ağaçtan toprağa gönderilen hediye ancak bu kadar güzel olabilir. Bir dalın çimenlere armağanı ancak bu kadar güzel olabilir. Az sonra aynı yerden geçtiğimde yerinde yeller esiyordu yorgun yaprakların. Rüzgar süpürüvermiş bir yana. Her şey ama her şey bir şeyler anlatıyor bana. Anlıyorum yolcu olduğumu, anlıyorum yollarda olduğumu. Yolculuk ki, başlamışsa bir gün bitecek. Ama yolun neresinde? ...

Her ölüm bize kendi ölümümüzü hatırlatır

Rahmet yağıyor sicim gibi… Dökülüyor gökten sayısız hazineler üzerime… Acaba bir şey mi var? Bir yerden bir haber mi? Evet, çok sevdiğim Şener ve Şeref kardeşlerimizin babaları vefat etmiş. Haberini alıyorum. Dilim, kalbim duâya duruyor. Çok değil, daha geçen hafta odasına girip elini öpmek ve onun halinde kendi halimi görmek nasip olmuştu. İşte olup olacağımız böyle bir hal. Yerinden kalkamayan nuranî bir ihtiyar. Ama bakışlarıyla gözlerimi radar gibi tarayan mübarek bir adam… Belli ki ömrü güzel yaşamış, belli ki hayatı belli bir çizgide yürütmüş. Hürmet görüyor çocuklarından, torunlarından. Ne olacak halimiz diye onun hayat aynasında kendi hayatımı seyrettim. Ayna tuttu özüme, Özüm göründü yüzüme… Mübarek ihtiyarın ellerinden öptüm. Göz göze geldiğimizde anlamaya çalıştım ne demek istediğini. Karşılıklı mektuplaştık, haberleştik gözlerle. “Anlıyorum seni” dedim. “Ruhun konuşuyor, hissediyorsun, söylemek istediklerimizi, söylediklerimizi de.” Varsın, olsun. Böyle vefa...

Remaurian'da

V1 Ben tırmandıkça Dağ terliyor Kalp daha hızlı atıyor Taşlar belkemiğinden aşağı Azar azar damlıyor Vadide Nehrin ağzı bir dedikodu gibi Taşların kulağına su fısıldıyor Hava kararmadan Dağım beni bu doruktan İndirmen gerekiyor. V11 Örtün beni örtün beni Ki kayanın beyazlığı gibi serileyim yere Ve hiçbir bilinmezlik kalmasın ışıkta Her bir uzvun Görevi açıkça tanımlandığında Spermlerle yumurtalar da Çiftleşen kelebekler kadar Görünür kılındıklarında Onların kanatlarına bakan güneş için Çok geç olacak Bunu yanlış yorumlamak. 1962 John Berger Çeviren: Cevat Çapan Ayrıntı Yayınları

Ekmek Şarap Sen ve Ben

Ekmek şarap sen ve ben bir de sabahın dördü dışarda kar odamız ılık gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını kıskandım Gogen’i Tahitilim terlemiş vücudunu silerken cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum güneşi doğurmuştu ölü cisim martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında nefesin vücudumu yakıyordu yer yer sam yelim sahra-i kebirim kahrettim her şeye o gün babanın şarap çanağına, Gogen’e, kadere, sana, bana, bir de gittiğin arabanın tekerine ne diyordum arkadaş…. diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim ama içerken düşünmem neden içiyorum diye daha sonra yaparım hayatın felsefesini sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni bazen kadın hamamında tellak…. bazen Christoph Colomb Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi…. bir kere Aristo’nun hocası olmuştum ona verdiğim dersle gurur du...

Nuri Bilge Ceylan: Bu ödülü birisine adamak istiyorum: Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme.

-Oyunculuklardan başlarsak; Taner Birsel gibi önemli aktörler bir yana Yılmaz Erdoğan misali komedyen olarak çok tanınan, mimikleri çok oturmuş oyuncularla kendi üslubunuzla çalışmak nasıldı? Bu oturmuş mimikleri kendi paydanızda biraraya getirmek zor olmadı mı? -Doğrusu oyuncuların hemen hepsi bu konuyu sete gelmeden zaten kendileri de düşünüp belli bir hazırlık yapıp gelmişlerdi. Ama gene de birbirinden çok farklı tarzlara ve alışkanlıklara sahip bir sürü oyuncuyu ortak bir paydada buluşturmak kolay oldu diyemem. Ama sonuç olarak hepsinin olağanüstü bir çaba gösterdiğini ve performanslarından son derece memnun olduğumu söyleyebilirim. -Bu oyuncular baştan yani senaryo aşamasından bu yana kafanızda mıydı? -Hayır. Senaryo aşamasında aklımda olan tek oyuncu zanlı Kenan rolündeki Fırat Tanış’dı. Diğerleri uzun süren bir kasting çalışması ile ve deneme çekimleri yapılarak seçildi. -Filmin adından başlarsak 'Bir Zamanlar Anadolu'da” çok masalsı bir şeyleri çağrıştırıyor değ...