Ana içeriğe atla

Sonbahar Bir Kadındır

Ruhunda anlayamadığı bir hâl vardı bugün, her sonbaharda yaşardı bu duyguyu… Müebbet ıstırabın zindanında gözlerini zamana çivilemiş, kalbini Rahman’dan beklediği teselliye bağlamış bir mahkûm gibi hissediyordu kendini… Kapalı alanlar ruhuna dar geliyordu hatta bedeni bile… Dostunun kolundan çekerek:

-Dışarı çıkalım, dedi.

Birlikte dışarı çıktılar, sokaklarda dolaşmak nedense yetmedi ona, aklına kent ormanına gitmek, sonbaharın hüznüne kendi hüznünü katmak geldi.

Ormana yürüdüler… Burası sık orman ağaçlarının bulunduğu devasa bir parktı. Bedenin ruhuna dar geldiği, insanlardan ve şehrin duyguları yutup, öğüten atmosferinden kaçmak istediği zamanlarda hep buraya gelirdi. Eylül ayının son günlerini yaşıyordu tabiat… Ağaçlar altın sarısı ve kızılı yapraklarıyla göz kamaştırıyordu. Sonbahar bütün ihtişamıyla buraya konuk olmuş, gün ışığı renginde ki saçlarını savurmuştu etrafa... Kâh günün ilk ışığı gibi sarı, kâh son ışığı gibi kızıl… Hava biraz bulutluydu, bulutların aralarından kaçamak yapan güneş, ışık süzmesi şeklinde iniyordu sonbaharın saçlarına… Bu durum daha bir çekici yapmıştı ormanı… Bu manzara karşısında içini kaplayan duyguyu tanımlayamıyordu.

-Görüyor musun, burası başka bir dünya, sanki masal ülkesi veya cennetten bir köşe belki de rüyadayız. Etrafa bak… Özellikle şurada ki ağaca, bütün yaprakları ateş kızılı, bu renk tonu belki de başka hiçbir yerde yok. Gün batımını seyredebiliriz burada, özellikle sonbaharda… Güneş ufkun kollarına doğru koştuğunda, saçtığı ışığın yapraklar arasından süzülüşü ve meltemle dansı harika.

Yavaş yavaş yürüdüler patika yoldan, sonbahar, ayaklarına altından bir halı sermişti sanki…

-Gerçekten burası çok güzel, dinlendiriyor insanı. Sakin ve huzurlu…

-Evet öyle…

Konuşmadan bankta oturdular bir süre, ikisi de sonbaharın nefesine bıraktılar iç dünyalarını…

-Baharla özdeşleştirirler aşkı ama sonbahara daha çok yakışıyor bence, diyerek sessizliği bozdu.

-Belki de!

-Sana bir şey sorabilir miyim?

-Elbette.

-Telefonda annenle konuşurken hep bir kelimeyi tekrar ediyorsun “Zênê”. Kürtçe anne mi demek?

-Hayır, o annemin adı!

-Yaa! Siz de Avrupalılar gibi ebeveynlerinize isimleriyle mi hitap ediyorsunuz?

Bir kahkaha attı, yüksek sesle:

-Hayır! Bizde de “anne”, “baba” denir ama benim annem, kendisine anne dememize izin vermedi…

-Çok tuhaf! Neden?

-Geçmişe dayanan bir hikâye…

-Mahzuru yoksa anlatır mısın?

-Ah! Acı bir hikâyedir bu… Zênê genç bir kızken… Halasının oğluyla birbirlerini çok sevmişler. Büyük bir aşk yani… Sonra halası gelip istemiş oğluna. Dedem de severmiş yeğenini, o yüzden hiç zorluk çıkarmamış. Fakat anneannem kızını görümcesine gelin vermek istemiyormuş. Klasik gelin-görümce problemleri, bilirsin, kadınsı kıskançlıklar belki de… Kafasına koymuş ne yapıp edip kızını vermemeyi ve babam gelmiş aklına… Babamın köyü annemin köyüne yakındır. Anneannem tanıyormuş babamı, uzaktan akrabası zaten. “Kızımı sana verecem” diye aklına girmiş. Böylece anneannemin de yardımıyla babam Zênê’yi zorla kaçırmış.

-Aman Allah’ım! Nasıl bir anne bu ya… Kızma ama baban da anneannen de çok vicdansız, insafsızmışlar.

-Yoo ne kızıcam… Fakat bizi babaannem büyüttü. Babamdan ve babaannemden ilgi gördük, o yüzden Zênê’den çok babamıza düşkünüz… Zênê, yanına gittiğimizde kovardı bizi, iteklerdi “Benim çocuğum değilsiniz, siz o adamın çocuklarısınız, anne demeyin bana” derdi.

-Off! Bir çocuk için korkunç bir durum… Yanlış yapmış ama suçlayamıyorum kadını… Peki, bu adam, annenin sözlüsü peşine düşmemiş mi? Geri alabilmek için bir şey yapmamış mı?

-O kadarını bilemiyorum… Fakat aklını kaybetmiş, teyzemden duymuştum… Zênê ise hiçbir akrabasına sormamış onu, bu konuyu asla konuşmamış, adını hiç anmamış, anamamış belki de... Akrabaları da halaoğlunun aklını kaybettiğini söylememişler, gizlemişler ondan… Sanırım Zênê’nin de aklına bir şey olmasından korkmuşlar. Çocukken geceleri tuvalete gitmek için uyandığımda bazen Zênê’nin mutfakta ağladığına şahit olurdum. Biraz dinlerdim ağlamasını, öyle acıklı bir ağlayışı vardı ki, sessizce ama sanırsın ciğerleri kopuyor. Kapı aralığından gizlice bakardım. İki elini göğsüne bastırmış halde başı önde hıçkırırdı. Bir şeyler söylerdi, sadece “Keşke o gün ölseydim” dediğini hatırlıyorum. Ancak büyüyüp, bu olayı duyunca anladım neden bize öyle davrandığını ve geceleri ağladığını… Her sabah erkenden tarlaya gider, akşama kadar deli gibi çalışırdı. Sanırım kendini hep evin dışına atmak istiyordu. Doğurduğu her çocuğu babaannemin kucağına verip “Al, benim çocuğum değil, sen bak” demiş…

-Sevmediği adamdan tam dokuz çocuk… Aslında bir kadın her ne olursa olsun doğurduğu çocuğu sever, kötü davranamaz. Bu annelik içgüdüsüdür. Sanırım annen aklını yitirmemiş ama psikolojisi bozulmuş.

-Öyle zaten… Çok dayak yedik. Hatta saymıştım bir seferinde… Bir gün içinde tam sekiz kez dayak yemiştim… Sadece bir abimi sever, ona kıyamaz. Hepimiz babama benzeriz abim hariç, o dedeme, annemim babasına benzer. Belki de benzetiyordur abimi halasının oğluna, kim bilir... Ama kendisi şimdi hep ilgi ve sevgi görmek istiyor bizden.

-Çok üzüldüm annen için, yaşamla ölüm arası bir hayat… Aslında ölmekten beter bir durum, insan bir kere ölür kurtulur ama bu şekilde her gün bin kere ölüm… Zênê’nin sizden ilgi beklemesi çok normal, sevgisiz yaşamış çünkü… Baban Zênê’yi sevse bile Zênê sevmediği için tamamen sevgisiz bir hayat… Şimdi ikisi de yaşlı olmalı, araları nasıl?

-Tartıştıklarına hiç şahit olmadım, gerçi muhabbetlerine de… Zaten birkaç senedir babam felçli…

-Aa! Demek istemiyorum ama insanın aklına geliyor, bu durum yaptıklarının cezası olabilir mi diye…

-Kim bilir… Geçen sene köyden akrabaları geldi. İçlerinden biri “Bekir! Hatırlıyor musun? Bundan otuz beş sene önce, genç bir kızın saçlarını bileğine dolamış sürüklüyordun…” dedi. Aslında Allah yaptığının karşılığını verdi demeye getirdi.

-Yaa! Bir de sürüklemiş mi? Doğru ya! Kendi isteğiyle kaçmayan kızı ancak öyle kaçırabilirdi! Zavallı kadın!

-Ama şimdi Zênê acıyor ona… Kendisi ilgilenmez, bir bardak su dahi vermez ama kızlarını “Babanızın yemeğini yedirin, banyosunu yaptırın” diye sürekli ikaz ediyor.

-Ah zavallı! Yaşanmamış bir aşk, yaşanmamış bir hayat demektir aslında… Ona çok iyi davranın, incitmeyin, sakın size sevgi göstermedi diye kızmayın ne olur!

-Sözünü dinleriz, saygıda asla kusur etmeyiz, hasta olunca herkes pervane olur etrafında... Öyle nazlıdır ki, hastalanınca daha beter olur, bildiğin çocuk… Aşırı ilgi istiyor... Şimdi saçları bembeyaz, çok erken beyazladı zaten… Yüzünde ki kırışıklıklar güzelliğinden hiçbir şey götürmedi. Bütün kızlarından güzeldir ayrıca. Gözlerinin derinliğinde ki ıstırabı görmek için Zênê’nin hikâyesini bilmene gerek yok, gözlerine bakman kâfi. Bu günlerde “Neden bana anne demiyorsunuz?” diyor ama hiç birimiz anne diyemiyoruz…

-Çok normal ilgi istemesi! Yaralı bir kalbi var çünkü… Dokunsanız kırılır, çok incitilmiş, hırpalanmış zamanında… İnsanlar unuttuğunu düşünebilir ama bence yarası kabuk bağlamış, iyileşmemiş aslında. Yüreğinde ki ateş sadece küllenmiş olmalı, derinden ve gizlice yanıyordur. Külün altında kıpkırmızı kor vardır ama görünmez bakan sadece külleri görür…

Üç beş dakika süren sessizlikten sonra:

-Sonbaharı hep bir kadına benzetirdim ben; olgun, anlayışlı, mağrur, mahzun, sabırlı aynı zamanda güzel ve alımlı, çoğu zaman suskun ama kasırgalara, sağanaklara gebe… Şimdi Zênê’nin hikâyesinden sonra daha çok benzetiyorum. Sonbaharda bir Zênê saklı tüm halleriyle… Anneni görmeyi çok isterim kardeşim, siz hiç “anne” diyememişsiniz ama ben “anne” deyip ıstırap çöllerinde kavrulmuş ellerinden öpmek isterim.

-Birlikte gideriz köye, öpersin Zênê’nin ellerinden. Yorgundur, hüzünlüdür kalbi ama sevgi doludur. Hele misafire nasıl hizmet edeceğini şaşırır. Birde anne dersen senden iyisi yok. Üç beş kelime Türkçe bilir, “anne” de onlardan biri.

Gitme vakti gelmişti artık, güneş iyice eğilmiş, ormana sessizlik çökmüştü. Kalkıp yavaş yavaş sessizce yürüdüler çıkışa doğru. Bir süre sonra yüreğinde ki duygular, ağzından dökülmeye başladı:

-Ah! Kronik bir ıstıraba dönüşür bazen hayat; yakın sandıkların tırnak tırnak koparır ruhundan, inciterek, acıtarak, pervasızca sahip olduğun ne varsa duygularına dair, sana dair… Naif bir yüreğe sahipsen ve bir kere göstermişsen zayıf yanını safça… Verdikçe sonuna kadar almak isterler acımadan tüketene kadar seni sen yapan her şeyi… Sevgiye kıymet verilmeyen şu dünyada, sevgiyle uzanan bir el, seni sen kadar düşünen bir yürek ummak “Çok mu imkânsız ?” diye düşünürsün her incitildiğinde… Halden hale geçer yüreğin; ya bir kuytuda için için ağlamak, ya bir dostun omzunda hıçkırmak ya da sevdiğinin gülümsemesine sığınmak istersin yetim bir çocuk saflığıyla… Hele bir de umudunu kesmişsen insanlardan; kâh dağ başının zirvesi düşer aklına çığlık atabilmek için, kâh nehirler düşlersin seni deryalara ulaştıracak, kâh bir çöl tek başına ölmek için Ebu Zer misali… Kronik bir yorgunluğa dönüşür zaman zaman hayat; kendinden bile sıkılır, aynada gördüğün mutsuz yüzden bıkarsın… Hiçbir şey yapmak gelmez içinden, sadece alıp başını gitmek istersin… Sadece gitmek, nereye olursa… İnsan neden ve nereye çekip gitmek ister ki… İki insanda gizlidir bunun cevabı Yunus’ta ve Mecnun’da… Biri aşka, biri davaya dair ama ikisi de insani…

Akşam yaklaşmış, Zênê’nin ıstıraplı gözleriyle bağ kurduğu ufukta ki tüm bulutlar birden bire dağılmıştı. Güneş ışıkların bin bir tonuyla muhteşem bir tabloya benziyordu ufuk, pırıl pırıldı…

Arkadaşının telefonu çalınca birden sıçradı. Telefonda ki sesi duyabiliyor, Kürtçe olduğu için anlayamıyordu. Fakat sesin tonundan ve onun bembeyaz olan suratından kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı. Dizlerinin bağı çözülen ve ayakta duramayan dostunun kollarından tutup banka oturttu. “Zênê!” diyebildi arkadaşı ve titreyen sesiyle devam etti:

-Zênê… Zênê! Anne… Annem ölmüş!

Omuzlarından sıkıca tuttu dostunu, sakinleştirmeye, teselli etmeye çalıştı… Dualar okudu… Arkadaşı hıçkırarak devam etti:

-Zênê’nin halaoğlu… O da bu sabah ölmüş, sabah ezanında…

Şirin Çevik

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...