Ana içeriğe atla

Sonbahar Bir Kadındır

Ruhunda anlayamadığı bir hâl vardı bugün, her sonbaharda yaşardı bu duyguyu… Müebbet ıstırabın zindanında gözlerini zamana çivilemiş, kalbini Rahman’dan beklediği teselliye bağlamış bir mahkûm gibi hissediyordu kendini… Kapalı alanlar ruhuna dar geliyordu hatta bedeni bile… Dostunun kolundan çekerek:

-Dışarı çıkalım, dedi.

Birlikte dışarı çıktılar, sokaklarda dolaşmak nedense yetmedi ona, aklına kent ormanına gitmek, sonbaharın hüznüne kendi hüznünü katmak geldi.

Ormana yürüdüler… Burası sık orman ağaçlarının bulunduğu devasa bir parktı. Bedenin ruhuna dar geldiği, insanlardan ve şehrin duyguları yutup, öğüten atmosferinden kaçmak istediği zamanlarda hep buraya gelirdi. Eylül ayının son günlerini yaşıyordu tabiat… Ağaçlar altın sarısı ve kızılı yapraklarıyla göz kamaştırıyordu. Sonbahar bütün ihtişamıyla buraya konuk olmuş, gün ışığı renginde ki saçlarını savurmuştu etrafa... Kâh günün ilk ışığı gibi sarı, kâh son ışığı gibi kızıl… Hava biraz bulutluydu, bulutların aralarından kaçamak yapan güneş, ışık süzmesi şeklinde iniyordu sonbaharın saçlarına… Bu durum daha bir çekici yapmıştı ormanı… Bu manzara karşısında içini kaplayan duyguyu tanımlayamıyordu.

-Görüyor musun, burası başka bir dünya, sanki masal ülkesi veya cennetten bir köşe belki de rüyadayız. Etrafa bak… Özellikle şurada ki ağaca, bütün yaprakları ateş kızılı, bu renk tonu belki de başka hiçbir yerde yok. Gün batımını seyredebiliriz burada, özellikle sonbaharda… Güneş ufkun kollarına doğru koştuğunda, saçtığı ışığın yapraklar arasından süzülüşü ve meltemle dansı harika.

Yavaş yavaş yürüdüler patika yoldan, sonbahar, ayaklarına altından bir halı sermişti sanki…

-Gerçekten burası çok güzel, dinlendiriyor insanı. Sakin ve huzurlu…

-Evet öyle…

Konuşmadan bankta oturdular bir süre, ikisi de sonbaharın nefesine bıraktılar iç dünyalarını…

-Baharla özdeşleştirirler aşkı ama sonbahara daha çok yakışıyor bence, diyerek sessizliği bozdu.

-Belki de!

-Sana bir şey sorabilir miyim?

-Elbette.

-Telefonda annenle konuşurken hep bir kelimeyi tekrar ediyorsun “Zênê”. Kürtçe anne mi demek?

-Hayır, o annemin adı!

-Yaa! Siz de Avrupalılar gibi ebeveynlerinize isimleriyle mi hitap ediyorsunuz?

Bir kahkaha attı, yüksek sesle:

-Hayır! Bizde de “anne”, “baba” denir ama benim annem, kendisine anne dememize izin vermedi…

-Çok tuhaf! Neden?

-Geçmişe dayanan bir hikâye…

-Mahzuru yoksa anlatır mısın?

-Ah! Acı bir hikâyedir bu… Zênê genç bir kızken… Halasının oğluyla birbirlerini çok sevmişler. Büyük bir aşk yani… Sonra halası gelip istemiş oğluna. Dedem de severmiş yeğenini, o yüzden hiç zorluk çıkarmamış. Fakat anneannem kızını görümcesine gelin vermek istemiyormuş. Klasik gelin-görümce problemleri, bilirsin, kadınsı kıskançlıklar belki de… Kafasına koymuş ne yapıp edip kızını vermemeyi ve babam gelmiş aklına… Babamın köyü annemin köyüne yakındır. Anneannem tanıyormuş babamı, uzaktan akrabası zaten. “Kızımı sana verecem” diye aklına girmiş. Böylece anneannemin de yardımıyla babam Zênê’yi zorla kaçırmış.

-Aman Allah’ım! Nasıl bir anne bu ya… Kızma ama baban da anneannen de çok vicdansız, insafsızmışlar.

-Yoo ne kızıcam… Fakat bizi babaannem büyüttü. Babamdan ve babaannemden ilgi gördük, o yüzden Zênê’den çok babamıza düşkünüz… Zênê, yanına gittiğimizde kovardı bizi, iteklerdi “Benim çocuğum değilsiniz, siz o adamın çocuklarısınız, anne demeyin bana” derdi.

-Off! Bir çocuk için korkunç bir durum… Yanlış yapmış ama suçlayamıyorum kadını… Peki, bu adam, annenin sözlüsü peşine düşmemiş mi? Geri alabilmek için bir şey yapmamış mı?

-O kadarını bilemiyorum… Fakat aklını kaybetmiş, teyzemden duymuştum… Zênê ise hiçbir akrabasına sormamış onu, bu konuyu asla konuşmamış, adını hiç anmamış, anamamış belki de... Akrabaları da halaoğlunun aklını kaybettiğini söylememişler, gizlemişler ondan… Sanırım Zênê’nin de aklına bir şey olmasından korkmuşlar. Çocukken geceleri tuvalete gitmek için uyandığımda bazen Zênê’nin mutfakta ağladığına şahit olurdum. Biraz dinlerdim ağlamasını, öyle acıklı bir ağlayışı vardı ki, sessizce ama sanırsın ciğerleri kopuyor. Kapı aralığından gizlice bakardım. İki elini göğsüne bastırmış halde başı önde hıçkırırdı. Bir şeyler söylerdi, sadece “Keşke o gün ölseydim” dediğini hatırlıyorum. Ancak büyüyüp, bu olayı duyunca anladım neden bize öyle davrandığını ve geceleri ağladığını… Her sabah erkenden tarlaya gider, akşama kadar deli gibi çalışırdı. Sanırım kendini hep evin dışına atmak istiyordu. Doğurduğu her çocuğu babaannemin kucağına verip “Al, benim çocuğum değil, sen bak” demiş…

-Sevmediği adamdan tam dokuz çocuk… Aslında bir kadın her ne olursa olsun doğurduğu çocuğu sever, kötü davranamaz. Bu annelik içgüdüsüdür. Sanırım annen aklını yitirmemiş ama psikolojisi bozulmuş.

-Öyle zaten… Çok dayak yedik. Hatta saymıştım bir seferinde… Bir gün içinde tam sekiz kez dayak yemiştim… Sadece bir abimi sever, ona kıyamaz. Hepimiz babama benzeriz abim hariç, o dedeme, annemim babasına benzer. Belki de benzetiyordur abimi halasının oğluna, kim bilir... Ama kendisi şimdi hep ilgi ve sevgi görmek istiyor bizden.

-Çok üzüldüm annen için, yaşamla ölüm arası bir hayat… Aslında ölmekten beter bir durum, insan bir kere ölür kurtulur ama bu şekilde her gün bin kere ölüm… Zênê’nin sizden ilgi beklemesi çok normal, sevgisiz yaşamış çünkü… Baban Zênê’yi sevse bile Zênê sevmediği için tamamen sevgisiz bir hayat… Şimdi ikisi de yaşlı olmalı, araları nasıl?

-Tartıştıklarına hiç şahit olmadım, gerçi muhabbetlerine de… Zaten birkaç senedir babam felçli…

-Aa! Demek istemiyorum ama insanın aklına geliyor, bu durum yaptıklarının cezası olabilir mi diye…

-Kim bilir… Geçen sene köyden akrabaları geldi. İçlerinden biri “Bekir! Hatırlıyor musun? Bundan otuz beş sene önce, genç bir kızın saçlarını bileğine dolamış sürüklüyordun…” dedi. Aslında Allah yaptığının karşılığını verdi demeye getirdi.

-Yaa! Bir de sürüklemiş mi? Doğru ya! Kendi isteğiyle kaçmayan kızı ancak öyle kaçırabilirdi! Zavallı kadın!

-Ama şimdi Zênê acıyor ona… Kendisi ilgilenmez, bir bardak su dahi vermez ama kızlarını “Babanızın yemeğini yedirin, banyosunu yaptırın” diye sürekli ikaz ediyor.

-Ah zavallı! Yaşanmamış bir aşk, yaşanmamış bir hayat demektir aslında… Ona çok iyi davranın, incitmeyin, sakın size sevgi göstermedi diye kızmayın ne olur!

-Sözünü dinleriz, saygıda asla kusur etmeyiz, hasta olunca herkes pervane olur etrafında... Öyle nazlıdır ki, hastalanınca daha beter olur, bildiğin çocuk… Aşırı ilgi istiyor... Şimdi saçları bembeyaz, çok erken beyazladı zaten… Yüzünde ki kırışıklıklar güzelliğinden hiçbir şey götürmedi. Bütün kızlarından güzeldir ayrıca. Gözlerinin derinliğinde ki ıstırabı görmek için Zênê’nin hikâyesini bilmene gerek yok, gözlerine bakman kâfi. Bu günlerde “Neden bana anne demiyorsunuz?” diyor ama hiç birimiz anne diyemiyoruz…

-Çok normal ilgi istemesi! Yaralı bir kalbi var çünkü… Dokunsanız kırılır, çok incitilmiş, hırpalanmış zamanında… İnsanlar unuttuğunu düşünebilir ama bence yarası kabuk bağlamış, iyileşmemiş aslında. Yüreğinde ki ateş sadece küllenmiş olmalı, derinden ve gizlice yanıyordur. Külün altında kıpkırmızı kor vardır ama görünmez bakan sadece külleri görür…

Üç beş dakika süren sessizlikten sonra:

-Sonbaharı hep bir kadına benzetirdim ben; olgun, anlayışlı, mağrur, mahzun, sabırlı aynı zamanda güzel ve alımlı, çoğu zaman suskun ama kasırgalara, sağanaklara gebe… Şimdi Zênê’nin hikâyesinden sonra daha çok benzetiyorum. Sonbaharda bir Zênê saklı tüm halleriyle… Anneni görmeyi çok isterim kardeşim, siz hiç “anne” diyememişsiniz ama ben “anne” deyip ıstırap çöllerinde kavrulmuş ellerinden öpmek isterim.

-Birlikte gideriz köye, öpersin Zênê’nin ellerinden. Yorgundur, hüzünlüdür kalbi ama sevgi doludur. Hele misafire nasıl hizmet edeceğini şaşırır. Birde anne dersen senden iyisi yok. Üç beş kelime Türkçe bilir, “anne” de onlardan biri.

Gitme vakti gelmişti artık, güneş iyice eğilmiş, ormana sessizlik çökmüştü. Kalkıp yavaş yavaş sessizce yürüdüler çıkışa doğru. Bir süre sonra yüreğinde ki duygular, ağzından dökülmeye başladı:

-Ah! Kronik bir ıstıraba dönüşür bazen hayat; yakın sandıkların tırnak tırnak koparır ruhundan, inciterek, acıtarak, pervasızca sahip olduğun ne varsa duygularına dair, sana dair… Naif bir yüreğe sahipsen ve bir kere göstermişsen zayıf yanını safça… Verdikçe sonuna kadar almak isterler acımadan tüketene kadar seni sen yapan her şeyi… Sevgiye kıymet verilmeyen şu dünyada, sevgiyle uzanan bir el, seni sen kadar düşünen bir yürek ummak “Çok mu imkânsız ?” diye düşünürsün her incitildiğinde… Halden hale geçer yüreğin; ya bir kuytuda için için ağlamak, ya bir dostun omzunda hıçkırmak ya da sevdiğinin gülümsemesine sığınmak istersin yetim bir çocuk saflığıyla… Hele bir de umudunu kesmişsen insanlardan; kâh dağ başının zirvesi düşer aklına çığlık atabilmek için, kâh nehirler düşlersin seni deryalara ulaştıracak, kâh bir çöl tek başına ölmek için Ebu Zer misali… Kronik bir yorgunluğa dönüşür zaman zaman hayat; kendinden bile sıkılır, aynada gördüğün mutsuz yüzden bıkarsın… Hiçbir şey yapmak gelmez içinden, sadece alıp başını gitmek istersin… Sadece gitmek, nereye olursa… İnsan neden ve nereye çekip gitmek ister ki… İki insanda gizlidir bunun cevabı Yunus’ta ve Mecnun’da… Biri aşka, biri davaya dair ama ikisi de insani…

Akşam yaklaşmış, Zênê’nin ıstıraplı gözleriyle bağ kurduğu ufukta ki tüm bulutlar birden bire dağılmıştı. Güneş ışıkların bin bir tonuyla muhteşem bir tabloya benziyordu ufuk, pırıl pırıldı…

Arkadaşının telefonu çalınca birden sıçradı. Telefonda ki sesi duyabiliyor, Kürtçe olduğu için anlayamıyordu. Fakat sesin tonundan ve onun bembeyaz olan suratından kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı. Dizlerinin bağı çözülen ve ayakta duramayan dostunun kollarından tutup banka oturttu. “Zênê!” diyebildi arkadaşı ve titreyen sesiyle devam etti:

-Zênê… Zênê! Anne… Annem ölmüş!

Omuzlarından sıkıca tuttu dostunu, sakinleştirmeye, teselli etmeye çalıştı… Dualar okudu… Arkadaşı hıçkırarak devam etti:

-Zênê’nin halaoğlu… O da bu sabah ölmüş, sabah ezanında…

Şirin Çevik

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Francesco Petrarca AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124 Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri. Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek. Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun. Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden. 125 Se 'I pensier che mi strugge Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge,       belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;      daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, ...

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde; Bakıcak di'dar görünür, o şâr'ın kenâresinde. Nâgihan ol şâr'a vardım, anı ben yapılur gördüm; Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak âresinde. Şâkirdleri taş yonarlar yonup üstada sunarlar; Allah'ın adın anarlar, ol taşın her pâresinde. Şehirden oklar atılır, gelir canlara batılır; Ârifler cânı satılır, o şâr'ın bâzâresinde. Şâr dediğikleri gönüldür, ne alşidir ne cahildir; Âşıklar cânı sebildir, ol şârın kanâresinde. Bu sözü Ârifl'er anlar, câhiller bilmeyip tanlar; Hacı Bayram kendi banlar, ol şâr'ın menâresinde. Hacı Bayram-ı Veli

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Edalı Zihin

             “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir”                Bir haydar vardır heveste döner döner söylenir Zihin kekre meyvedir kurtlar da yer onu insanlar da kuyumcular nakış işler bakmazlar kimin bileğine dar gelir kimin kalbi dar gelir ona Antikadır zihin kimi zaman açık artırmalara çıkar düşer kimi zaman ihtiyar-kadınlar bileğinden bit pazarlarına Zihin gönülsüzdür otuz dört yıl odun hamalı eğri arar doğru arar söze bulaşır on yıl dağda gezer geyikler ile sonra geyikleri köye taşır şehre taşır Uzaklaştırır zihin mesafeyi sever ölçüler alır denge bulur ağırlık hesap eder urganda derisini yüzer içlenmelerin köpürdüğünü söyler insanın bir damla kanda Zihin konuşmak ister inci takar boynuna ayağına halhal dolaşır çarşı pazar ev içlerinde perde bilmek ister deva nedir eski derde yeni derde Şaşıdır zihin iki testisi vardır hep su isteyene soru sorar cevabı saklar Tatlısından mı vereyim ekşisinden mi? “B...

Francesco Petrarca KALAN KISA ÖMRÜMDE VE ÖLÜMÜMDE LÜTFET HAZIR OLSUN ELİN

361 Dieemi spesso il mio fidato speglio Der ki sık sık bana sadık aynam, yorgun ruhum ve degişen tenim ve azalan çevikligim ve gücüm: "Gizleme kendinden artık, yaşlısın sen; "Doğa'ya uymak her şeyde en iyisi, çünkü ona direnecek gücü zaman alır bizden." Sonra hemen, suyun söndürmesi gibi ateşi, uyanıp uzun ve kaygılı uykudan, görürüm uçup gittiğini ömrümüzün ve bir kezden çok var olamayacağını insanın; ve yüreğimin ortasında bir söz duyarım o güzelden, şimdi güzel bağından kurtulan, ama yaşarken öyle benzersizmiş ki dünyada, her kadını, yanılmıyorsam, yoksun bırakmış ünden. 362 Volo con l'ali de' pensieri al Cielo Öyle sık uçarım ki Göğe düşüncenin kanatlarıyla, onlardan biriymişim gibi gelir bana, orada hazinesine kavuşan, bırakıp yeryüzünde yırtılmış tülü. Bazen kalbim titrer tatlı bir ürpertiyle, duyup şöyle dediğini bana, beni solduranın: "Dostum, şimdi seni seviyor, onurlandırıyorum, degişmiş çünkü huyların ve saçın." ...

Eğreltiotu

Hoşça kal, dedi, eğreltiotu, hoşça kal! İlhan Berk