Ana içeriğe atla

Asırların Efsanesi: Bu Kitap Şu Tecellîden Doğdu

Rüya gördüm, çağların duvarı uzuyordu
Önümde. Granitle etten bir yığındı bu.
Bağrına uğultusu sinmişti milyonların
Endişeden kaskatı kesilen o duvarın.
Loş oyuklarda vahşi gözler parıldıyordu,
Yığınlar, kabartmalar, nakışlar oynuyordu,
Zaman zaman önümde açılıyordu duvar.
Yeşimden somakiden ve altından saraylar:
Uluların, bahtiyarların otağ kurduğu,
Cihangirlerin kandan, buhur’dan kudurduğu
İnler görünüyordu, Seher yeliyle nasıl
Ürperirse bir ağaç, o duvar da muttasıl
Öyle ürperiyordu. Alınlarında burçlar,
Alınlarında altın başaklardan sorguçlar,
Muammanın üstüne bağdaş kuran birer sır
Gibi çöreklenmişti sur’a binlerce asır..
Sanki temel taşları canlıydı da, bu mahşer
Göğe yükseliyordu… Sanki binlerce asker
Gecelerin fethine çıkan koca bir ordu
Birden taş kesilmiş de orada uyuyordu
Kayan bulutlar gibi dalgalanıyordu sur,
O hem canlı bir yığın hem bir hisardı. Çamur
Kanıyor, toz gözyaşı döküyordu. Mermerin
Elinde bazen kral âsası, bazen keskin
Bir kılıç pırıl pırıl yanıyordu. Duvardan
Taş değil de kelleydi sanki her yuvarlanan..
İnsanlığı önüne katan o meçhul rüzgâr,
Şekilden şekile giren Âdem, dalgalar kadar
Oynak Havva, vahdette sonsuzlaşan insanlık,
Ecelin eğirdiği esrarengiz karanlık
yumak: alınyazısı, çırpınıyordu orda..
Bazen şimşek duvarı aydınlatıyordu da,
Yüz milyonlarca çehre pırıldıyordu birden.
Bizim hep dediğimiz o hiçlikti beliren:
Tanrılar, tâcidarlar, kanun, şeref ve zafer,
Çağların ırmağında akıp giden nesiller,
Ufukları kuşatan karanlık bir silsile
Misali, gözlerimin önünde binbir çile,
Binbir acı, cehalet, açlık ve hurafeler,
İlim, tarih… uzayıp gidiyordu.
Bu mahşer,
Çöken bir kâinatın enkazıyla yoğrulan
Bu duvar karanlıkta gittikçe daha yaman,
Gittikçe daha yalçın, daha sarp, daha mağmum
Yükseliyordu. Ama nerede? Bilmiyorum.

Ne adetleri saran muamma, ne göklerin
Sis perdeleri insanoğlunun sâkin, derin,
İnatçı bakışına set çekebilir.. Demin
Kaypak, karışık görünen; şekillerin
Sinesinde dalgalar gibi yuvarlandığı,
Gözlerimin heyulâ, serap, duman sandığı
O duvara dikkatle bakıyorum… Bulanık
Göz bebeklerim berraklaştıkça, o karanlık
Tecelli yavaş yavaş sisten sıyrılıyordu

Girdaplardan göklere yükselen mahşerdi bu!
Her hücresinde bir dev vardı. Uğursuz asır,
Nankör asır, pis asır… Gerçeği kuşatan sır,
Bulut ve dünya: şimdi tarih ardına kadar
Açmıştı kapısını… Bu rüyada uluslar
Zaman merdivenine yaslanmışlardı set set…
Hayalden sütunlara dayanmıştı her mabed…
Bir yanda kahramanlar, bir yanda peygamberler
Ve Membre’ye gaipler âleminden haberler
Fısıldayan Dodon, Teb, Raphidim, kutsalkaya,
Arz-ı mevud, Musa’nın kolları semâya
Kaldıran Harun’la Hur, cenkler ve Tih sahrası
Amos’un kasırgasıyla çalkalanan arabası;
Sonra bütün o yarı haydut yarı hükümdar
Masal kahramanları, melekler, nim-ilâhlar
Adları kâh sevgiyle, kâh kinle bayraklaşan,
Efsanelerin gümrah ışığıyla kaynaşan
İnsan avcıları: Hint, İskandinav elleri
İspanya ve destanlar: hem de en güzelleri
İradeleri çelik mızraklar gibi yalçın
Yiğitler, hatırası karanlık asırların
Sessizliği içinde eriyen kafileler..
Talut, Davut, Delf şehri, Endor mağarası, her
Akşam altın makasla kesilen mukaddes mum…
Ölülerin arasında Nemrut’u görüyorum.
Başaklara yan gelmiş Boaz. İşte Tiberler
Tanrısal ve muhteşem başlarında efserler,
Tasit’in kaleminde lâleleşen o parlak
Gerdanlıkları dört bir yana ışık saçarak
Capree, Forum, Ordugâh dolaşıyorlar. Tahtın
Karanlık zindanlara kadar uzanan altın
Zinciri… Dağlar kadar yalçındı bu garip sur.
Bu tecelli her şeyi kucaklıyordu: çamur,
Işık, madde, ruh bütün şehirler: Teb, Atina,
Tir’in ve Kartaca’nın heybetli enkazına
Dayanıp da yükselen Roma… Bütün nehirler,
Sezarlığa özenen her zıpçıktıya: Yeter!
Yeter! Vatandaş kalmak istiyorsan, dur artık!
Diyen Rubikon, Esko, Ren, Nil ve Ar. Karanlık
Bir iskelet misali göğe set çeken dağın
Zirveleri sislerle örtülüydü. O kalın,
O hayalet bulutlar Ay’ı aralarına
Almış sürüklüyordu. Ve meçhul bir fırtına
Hisarı zaman zaman ürpertiyordu. Işık
Sisle kucaklaşıyor, esrarlı bir aydınlık,
Çağdan çağa, taçlardan kalkanlara akseden
Gölgelerle oynuyor, kaynaşıyordu. Derken
Almanya oluyordu birdenbire Hindistan,
Süleyman’ın nurundan bir parıltıydı Şarlman;
Beşerin muzlim, garip, sonsuz mucizeleri;
Hürriyetin maddeyi canlandıran zaferi...
Zümrüt yamaçlı Pindus; yanık yamaçlı Sîna
Uzaklardan, Newton’u müjdeleyen Hiseta…
Keşifler: Ummanları aydınlatan meşale!
Fulton vapura binmiş Jason yelkenlisiyle.
Hem Marseyyez, hem Eşil… Tayf da orda melek de..
Elektr’in kapısında Capanee beklemekte,
Ve Lodi köprüsünde Bonapart ayaktadır;
Neron alkışlanmakta, Mesih kıvranmaktadır.
İşte tahtın uğursuz, korkunç kasvetli yolu
Terle, çamurla, kanla, gözyaşıyla yoğrulu..
Sonra muzlim bir tepe ve gölgeler: uluyan,
Homurdanan, küfreden, tepinen, cana kıyan
Şuursuz yığın.. Heyhat! Bu ne derin uçurum!
Boğuk sesler ve canhıraş çığlıklar duyuyorum:
Sefalet hıçkırıyor, o şifasız hançere
Durmadan, dinlenmeden sızlanıyor, boş yere:
Zaman zaman buğulu bir aynaya benziyen
Bu garip, bu esrarlı manzaraya akseden
Hem benim varlığımdı, hem bütün bir kâinat.
Dal dal ve yaprak yaprak fışkırıyordu hayat.
Şehvet de oradaydı, ölüm de, felaket de,
Ten değiştiren ruh da, ruh değiştiren et de:
İnsanlaşan tanrılar, tanrılaşan insanlar
Geçiyordu önümden dalgalandıkça duvar.
Ve sonra varlıkların karanlık mahşerinde
Gözleri alev alev, dudakları hande,
Muzlim, mağrur, müstehzi biri dolaşıyordu.
Biraz dikkat edince tanıdım: Şeytandı bu.
Tanrının ormanında kurnaz kaçakçı şeytan.

Sonsuz karanlıkların bağrına hangi Titan
Çizmişti bu tabloyu? Bu kâbuslu rüyayı
Hangi heykeltıraştı işleyen? Bu binayı
Kuran kimdi? Hangi el sefaleti, dehşeti,
Mâtemi gözyaşını ve binbir cinayeti
Kanla, çamurla, sisle, ışıkla yoğurmuştu,
Hangi el bu acaip silsileyi kurmuştu?
Titriyordum. Bu rüya insanlıkla hilkatın
Muzlim kaynaşmasıydı. Sütunlarından enîn
Fışkırıyordu. Surdan göğe yükselen kollar
Yumruklaşmıştı hınçtan! Vücutlar bir canavar,
Vücutlar Gomore’ydi. Ruhlar Sahyun kadar saf,
Dünle bugün yan yana dizilmişlerdi saf saf:
Orda hayvanla insan tek varlık gibiydiler,
Burası cennet miydi, cehennemde miydiler,
Bilmiyorum. Günahlar korkunç gölgeleriyle
Yerde sürünüyordu. Orda çirkinlik bile
Devâsâ nakışların korkunç azametiyle
Hemâhenkti. Derinden süzdükçe bu duvarı
Apaçık görüyordum hayal olan çağları.
Nasıl kenetlenmişse sırtımızda kemikler,
Orda da öylesine kaynaşmıştı hayır, şer.
Mezar karanlığından bir yığındı o duvar,
Dumanlı bir sabaha doğru yükseliyordu.
Gecelerin göğsünde rüyalaşan asırlar
Işıltılı bir fecrin koynunda eriyordu.
Yer yer ağarıyordu bağrında ufukların,
Bulanık ve yıldızlı sislerle haleliydi
Günün kasvetli nuru soluk bir ter gibiydi
Alnında o duvarın.

İçin için ürperen, dalgalanan, kaynaşan
Bu tayflar dünyasını seyrederken, fezadan
Bir uğultu boşandı, ezeli sessizliğin
Bağrından kopup gelen iki korkunç ve derin
Çığlık duydum. Gök kubbe sanki aralanmıştı
İlk sayha tan yerinden kopup kanatlanmıştı,
Oresti’nin ruhuydu sisleri delip geçen.
Aynı ânda gecenin karanlık sinesinden
Apokalips uçtu. Bir küsuftan fırlayan
Kara bir ifrit gibi korkunçtu, tehditkârdı.
Yaklaşan o iki ruh gölgeden iki şar’dı
Bir gelişleri vardı sisleri yırta yırta,
Çok geçmeden ezilip gidecektim mutlaka.
Titriyordum.

... Geçtiler ... Bir sarsıntıdır koptu;
Kader! diye haykırdı birinci ruh. Uğultu
Cevap verdi ikinci ruhun ağzından: Tanrı!
Bu iki vâveylâyı dehşetle tekrarlardı,
Meş’um yankılarında karanlık ebediyet.
Ürperdi, çalkalandı ve dalgalandı zulmet,
Bu korkunç naralarla titredi sur.. Hükümdar
Miğferine el attı, put tacına.. Ve duvar
Bir cam gibi sarsıldı, kırıldı, parçalandı,
Karanlığa karıştı. O ne korkunç bir ândı!
İki ruh kaybolunca hayalin sislerinde,
İki büyük kuş gibi.. Karanlık perde perde
Aralandı ve duvar ayan oldu. Bölmeler
Çatlamış, parçalanmış, zedelenmişti yer yer
Sütunları muhteşem, cidarları perişan
Yıkık mabet gibi ulu yamaçlarından
Girdap görünüyordu.

Ruhlar geçtikten sonra
Bir hayli değişmişti önümdeki manzara…
Sur’u parçalamıştı iki kanat darbesi,
Varlığı kucaklayan o hayal mucizesi
O dört başı mamur sur, sinesinde kaderin
Sonsuzla kaynaştığı; en eski devirlerin
Çağımızla yan yana otağ kurdu bu duvar,
Bağrında asırların, teftiş gören ordular
Gibi hep bir ağızdan: “buradayız” dedikleri
Tekmil mevcutlarıyla nöbet bekledikleri
O hisar yoktur artık ortada. O kıtanın
Yerinde adacıklar belirmiş, o cihanın
Sinesinde mezarlar yükselmişti: sütunlar
Hâlâ heybetliydiler, hâlâ ayaktaydılar,
Ama üstleri boştu.. Asırlar darmadağınık,
Asırlar parça parça uzanıyordu artık.
Hepsi de yaralıydı, sakattı, perişandı..
Gölgeler bir bataklık gölgeler bir ummandı,
Yıkılan asırları kucaklamıştı gece
Sislerle sarmaş dolaş, bulutlarla iç içe,
Bir rüyanın perişan enkazıydı bu mahşer,
Viran, uçsuz bucaksız bir köprüydü… Kemerler
Birer birer çökmüştü. Neredeyse uçuruma
Karışacaktı.. Yahut muazzam bir donanma
Bozguna uğramış da batıyordu.. Fırtına,
Zirveleri dolaşan o kekeme boyuna
Aynı söze başlar da bitiremez, bocalar;
O kesik, o karanlık, o garip cümle kadar
Müphemdi, perişandı, bir acaipti bu sur.
Yalnız gelecek günler, soluk bir fecrin mahmur
Pırıltısı içinde dal dal ve çiçek çiçek
Açılıyor, bulutlar arasından geçerek
Bir yıldız gibi mağrur yükseliyordu, insan
Yıldırım görmüyordu ama, o ihtişamdan
Tanrının varlığını seziyordu.

O kaypak ,
O loş pırıltıları yer yer ve yaprak yaprak
Aksettiren; âtiyi, mâziyle aydınlatan
Bu kitap o esrarlı, o karanlık rüyadan,
O canlı heyûlâdan doğdu.
Fevzâ, kafamda mısra mısra billurlaşırken,
Doğum sancılarıyla kıvranırken şuurum
Başucumda bir hayal belirdi: vakur, mağmum,
Tarihin hemşiresi efsaneydi bu… Sonra
O gitti tarih geldi… İkisi de sırayla
Bir şeyler karaladı, önümdeki deftere…
Mâziden, uçurumdan, karanlıktan bir esere
İntikal eden nedir? Soluk bir takım izler…
Hak'ın iradesiyle fırtınalı denizler
Gibi coşkun kabaran devrimlerin yankısı,
Zelzeleden sonraki o enkaz yığıntısı,
İstikbalin bulanık fecriyle parıldayan
Molozlar… İnsanların kırık dökük, perişan
Yapıları.. Bağrında karanlıklar barınan
Çağların harabesi.. Ve gökte zaman zaman
Yıldızlaşan bir fikir.. Korkunç bir salhane bu,
Ölümün barındığı uğursuz kâşane bu.
Duvarlarını kader örmüş bu viranenin,
Ama saçaklarında bazen şuh bir güvercin,
Bazen de bir ışık var.. o kuşun adı: Ümit
O yıldızın: HÜRRİYET... Ve sonra vakit vakit
İğrenç taş yığınları arasında sürünen
İfritler, ejderhalar ve sislere bürünen
Hudutsuz, hâilevî bir enkaz silsilesi.
Kadim Babil’in tüyler ürperten bakiyyesi...
Perişan kulesidir bu kitap varlıkların,
Hayrın, şerrin, mâtemin ve fedakarlıkların
Hâzin abidesidir.. Ufuklara hükmeden
O yalçın, o serâzat, o mağrur silsileden
Bugün ne kaldı? Dağınık, kırık dökük, derbeder,
Karanlık vadilerde seraplaşan şekiller,
Çirkin yığınlar, garip bir harabe azmanı;
Beşerin yavuz, sonsuz, perişan dâsitânı.

Guernasay, Nisan 1857

Victor Hugo
Çeviri: Cemil Meriç



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların hepsi de onun gibi şairdir.”   Steal  Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî (Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı;  Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.) Hayretî ** Gam leşkerinden ister isen olasın emîn Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr  (Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen,  Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.) ** Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana  (Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım;  senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.) ** Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana  (Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık.  Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ...

Eski Zaman Âşığı

Ben eski zaman âşığıyım Sevda çeker düşünürüm ağlarım Bazen tilki kadar kurnaz bazen akılsız Bazen çocuk gibiyim bazen bakakalırım. Herkes âşık olur sevdalanır Bir yolu var gönül çekmenin de Benimki sevda değil ateşten gömlek Bir kor düşmüş ışıl ışıl yanar içimde Ama ben eski zaman âşığıyım Sevmek kadar kanatlanmak da gelir elimden Gece hayalimde gündüz fikrimde Ela gözlü o yâr çıkmaz gönülden. Oktay Rifat

GECİKEN DUA

elbette seviyorum Seni,  seviyor olmalıyım yani,  ama yaşlandım, unutuyorum,  karıştırıyorum sık sık  Seninle ilgili duygularımı  ve yaşadıklarımı  başka yaşadıklarımla  bu uzun yolda. Senden aklımda kalanları,  içimde kalanları  buluta benzetiyorum bazen,  yağmura benzetiyorum  bazen yağmurdan sonraki göğe  göğün derinliğine, ruhun derinliğine... düşünüyorum, düşünüyorum,  tamam diyorum, evet diyorum, fakat  çıkaramıyorum bir türlü  başıyla sonuyla, bana söylediklerini,  ya da ilham ettiklerini yolda, ezgisini mırıldanıp durduğum,  ama sözlerini unuttuğum  gün batımı rengi  bir gençlik türküsü gibi hepsi... bağışla beni,  bağışla beni, Allah'ım  ve biraz ipucu bahşet! Cahit Koytak 

Şiir Okuyan Kızlar

zamanın nedensiz tutunanlara.. I Kalbi eve dönen yoksulların bir şarkıyı taşıyacak kadar sahil görmemiş yabanlıklar büyüten yalnızlığı! Sen, sise doğru yürü! Şarkı söyleyebileceğin bir kıyı, duyabileceğin bir kulak, yabanlığını örteceğin tülden bir sis genç bir kızın eski güzelliklere duyduğu üzünçtür. Hatırla ve yakar sessizliğine: geçmişine. üzünç ki, susadıkça acıktırır tenimizi. II Denizin üstünde dolaşan uyku, düşlerde gezinen göz! Zaman ki, eskitilmiş güzelliklerin kanatlanmasıdır. Ayrılmak tüketmektir eksiltili sözü, eskitmektir. Sızı, kalbe el veriyor: gölgen yalnızlıkların güz karaltısı. Hatırla uzaklığı, unuttuğun düşlerin karaltısını. III Şiir: suskun kız, Ne kadar da çok benziyorsun yalnızlığıma. Ahmet Bozkurt

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün

Tatlı dilli sultanım hayırlı sabahlar sana Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana Hayret içreyim güzelliğinin ve tatlı sıfatlarının karşısında Ruhum ve canımsın, en tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında Hayatım ve rahatım olan sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Hayırlı sabahlar sana ey kadehi elinde sekranım benim Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim Dokuzuncu semaya çıkarsalar da beni, maksum sensin benim İstemem gayrını, siyah yay kaşlarınla sen yetersin bana Ey zülfünün tutsağı olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından Siyah gözlerinle beyaz kolların eritti beni bir mumu gibi Dilim aşkından tutuktur şimdi eriyen bir mumum sanki İçince hilale döndüm öten tuti kuşundan ne farkım var ki Ey bülbülle hem feryat olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi b...