Ana içeriğe atla

Geh kar yağar idi geh karanlık

101. Sihr ile yağar o deste âteş / Gâhice de ef'i-i münakkaş
101. Büyüyle o çöle ateşler, bazen de nakışlı ejderhalar yağarmış.

102. Allâh muîn olup geçersen / Kalb şehrinin âbını içersen
102. Allah yardım eder de geçer; Kalb şehrinin suyunu içersen,

103. Kıl andaki kîmyâyı hâsıl / Gel bunda ol işte Hüsn'e vâsıl
103. Ordaki kimyâyı elde edip buraya gelirsin; işte Hüsn burada; gel ona kavuş.

Sefer kerden-i Aşk be diyâr-ı Kalb ve ser-encâm-ı vey 
Aşk'ın Kalb Ülkesine Gitmesi ve Burada Başına Gelenler

104. Aşk oldu bu müjdeden ferah-nâk / Bin şevk ile etdi câmesin çâk
104. Aşk bu müjdeye sevindi; binlerce sevinçle coştu, elbisesini yırttı.

105. Fi'l hâl sorup diyâr-ı Kalbi / Tutdu reh-i reh-güzâr-ı Kalb-i
105. Kalb ülkesi nerede diye sorup Kalb yoluna varan semte yöneldi.

106. Gayret de olup ana kafâ-dâr / Kıldı iki yâr azm-i dil-dâr
106. Gayret de ona yol arkadaşı olup; iki dost, sevgiliye varmaya yüz tuttular

107. Çün girdi o merd-i râh râha / Evvel kademinde düştü çâha
107. O yol eri, yola düşer düşmez ilk adımda bir kuyuya düştü,

108. Ammâ ki ne çâh çâh-ı girdâb / Mânend-i ebed verâsı nâ-yâb
108. Ama ne kuyuydu? Bir girdab kuyusu ki ebed gibi sonu görünmüyordu.

109. Gayret dedi ana ey fedâyî / Kârûn'a sor imdi kîmyâyı
109. Gayret ona, ey fedâyi dedi; şimdi var da kimyâyı Kârûn'a sor.

Der sıfat-ı şeb ve şiddet-i şitâ 
Gece ve Kışın Şiddetinin Niteliği

110. Bir deşt-i siyehde oldu güm-râh / Yeldâ-yi şitâ belâ-yı nâgâh
110. Bir kapkara çölde yollarını yitirdiler; kışın en uzun gecesiydi, ansızın gelip çatan bir kıştı bu.

111. Bir deşt bu kim neûzu billâh / Cinler cirid oynar anda her gâh
111. Bir çöl ki bu Allah'a sığınırız; orada her an cinler cirit oynar.

112. Birbirine ye's ü havf lâhık / Geh kar yağar idi geh karanlık
112. Yeisle korku birbiri üstüne yığılıyordu; bazen kar yağıyordu; bazen etraf karanlık.

113. Deycûr ile berf edince ülfet / Bir kâlebe girdi nûr u zulmet
113. Karanlıkla kar; birbiriyle uzlaşınca; nurla zulmet bir kalıba girdi.

114. Sermâdan olup füsürde mehtâb / Şebnem yerine döküldü sîmâb
114. Mehtap soğuktan donup çiy yerine cıva dökülmekteydi.

115. Âhû-yı şefîde döndü deycûr / Sahrâ dolu müşk içinde kâfûr
115. Karanlık beyaz bir ceylana dönmüş; ova, misk içinde kâfurla dolmuştu.

116. Bir bakıma berf içinde deycûr / Mânend-i sevâd-ı dîde mahsûr
116. Bir bakıma da kar içinde karanlık, âdeta gözün beyazı ile çevrili karası gibi, kuşatılmış bir halde.

117. Buzdan kırılıp sipihr-ı mînâ / Düştü yere rîze rîze gûyâ
117. Camdan yapılmış gök, güya buzdan kırılarak parça parça yere düşmüştü.

118. Bak bak felek-i siyâh-kâre / Âyine getirdi Zengibâr'a
118. Her işi zulüm olan şu feleğe bak, sanki Zengibar'a ayna götürmüş.

119. Sermâyile berf olunca munsab / Dendânı sırıtdı Zengi-i şeb
119. Soğukla kar birbirine karışınca, gece zencisi sırttı; bembeyaz dişleri göründü.

120. Bin mîh ile na'l-i mâhı encüm / Deycûr-ı şitâdan eyledi güm
120. Yıldızlar, bin mıh çakılmış olan ayı karanlık yüzünden kaybettiler.

Güzeşten-i Aşk ez harâbe-i gam
Aşk'ın Gam Harabesinden Geçmesi.

121. Vaktâ ki cenâb-ı Aşk bî-bâk / Gam deştine düştü ârzû-nâk
121. Aşk, korkusuzca ve istekle Gam çölüne düşünce,

122. Ol tiyg ile Aşk-ı bark-cevlân / Gam deştini etdi rîk-i meydân
122. Şimşek gibi koşup giden Aşk, o kılıçla Gam çölünü, meydan kumuna döndürdü.

123. Her gûl-i bekâ ki çıktı râha / Kıldı anı tu'ma tiyg-i âha
123. Yoluna çıkan her belâ gulyabanisini âh kılıcına bir lokma yaptı.

124. Döndürdü zemîni âsmâna / Ejderleri reng-i kehkeşâna
124. Yeryüzünü göğe çevirdi; ejderhâları kehkeşan rengine boyadı;

125. Etti ser-i dîvü gûlü sergi / Verdi o sipâha nakd-i mergi
125. Devlerin, gulyabanilerin başlarını sergi haline getirdi, o orduya ölüm nakdini verdi.

126. Hûnâbe-i şîri etdi deryâ / Kaplan derisine döndü sahrâ
126. Arslanların kanlarını deryâ gibi akıttı; ova, kaplan derisine döndü.

127. Bir seyf ile etti ol melek-zâd / Deycûr-ı cahîmi cennet-âbâd
127. O memleket doğmuş güzel, bir kılıçla cehennem karanlığını cennet haline getirdi.

128. Az vaktde geçdi gam harâbın / Hem sihrini gördü hem serâbın
128. Az bir vakitte Gam harâbesini geçti; onun hem büyüsünü, hem serâbını gördü.

129. Geçdi o yolu ecelden akdem / Kaldı geride serây-ı mâtem
129. O yolu ecelden önce geçti, Mâtem sarayı geride kaldı,

130. Gûş etmiş idi o sergüzeşti / Âteş yemi üzre mum keştî
130. Ateş denizinin üstünde mumdan gemiler olduğundan; başa gelecekleri önceden işitmişti.

131. Çıkdı yolu üzre şimdi nâgâh / Ol kulzüm-i âteş-i ciğer-kâh
131. Ansızın yolunun üstüne şimdi: o ciğerler yakan ateş deryası çıkıverdi.

132. Mumdan gemiler edip hüveydâ / Kılmış nice dîv o bahri me'vâ
132. Mumdan gemiler meydana çıkararak bir nice dev, o denizi yurt edinmişti.

133. Çün âteş o kavme etmez âzâr / Âzürde olur mu nârdan nâr
133. Çünkü o kavme ateş zarar vermez; ateşten incinir mi ateş?

134. Keştîleri ber hevâ tutarlar / Çok ebleh-i bî nevâ tutarlar
134. Gemileri havada tutuyorlar; bir çok zavallı ahmağı böylece avlıyorlardı.

135. Keştîye kim eyler ise ikdâm / Ol dîvler eyler idi i'dâm
135. Gemiye kim binmeyi kurarsa o devler, hemen onu yok ediyorlardı.

136. Zavrak velî nahl-i sûra benzer / Kâlîbedi surh u şu'le-peyger
136. Gemiydi onlar, ama düğün alayındaki nahle benziyorlardı; tekneleri kırmızıydı, alevden yapılmıştı.

137. Gûyâ ki cezîre-i felâket / Pür-sûz belâ kızıl kıyâmet
137. Sanki felâket adasıydı orası, ateşle dolu bir belâ idi, kızıl kıyametti.

138. Her biri misâl-ı Kûh-i Surhâb / Dobdolu içinde dîv-i küh-râb
138. Her gemi, Sürhâb dağına benziyordu, her gemide üvey babası dağ olan devler dopdoluydu. (Sürnâb : Tebriz'de ot bitmez bir dağın adı).

139. Tâbût idi san o keştî-i mûm / Olmazdı mezârı liyk ma'lûm
139. O mum gemiler sanki tabuttu, fakat içine girenlerin nereye gömüldükleri belli olmazdı.

140. Ol fülk u o nâr-ı pür felâket / Hep şem'-i mezârdan ibâret
140. O gemiler, o felâket dolu ateş, hep mezarda yanan mumlardan ibaretti.

141. Ol sihre mahall idi fakat nâr / Hiç sâhile edemezdi âzâr
141. Fakat o büyünün hüküm sürdüğü yer de ateşti. Ancak kıyıya bir zararı dokunmuyordu.

142. Çün dîvler etdi Aşk'ı da'vet / Gel keştîye bulasın selâmet
142. Devler, Aşk'ı gel, gemiye bin de selâmete er diye çağırınca,

143. Aşk eyledi mâcerâyı iz'ân / Sabreyleyip olmadı şitâbân
143. Aşk, başına gelecekleri anladı, sabretti, koşup gemiye binmedi.

144. Amma ki ne çâre râh mesdûd / Hîç olmadı bir tarîk meşhûd
144. Fakat ne çaresi var ki yol kapalıydı, hiç bir yol görünmüyordu.

Hasb-i hâl
Kendi Halini Anlatış

145. Ey hâlık u kirdgâr tâ key / Bu mihnet ü hâr hâr tâ key
145. Ey daima tedbir ve tasarruf sahibi olan Allah, bu mihnet, bu eziyet ne vakte dek sürecek?

146. Reh-zen ne revâ ki yol senindir / Ger hâhiş ararsan ol senindir
146. Yol kesenin bulanması revâ mı ki yol senindir. Dilek, istek ararsan, o da senindir.

147. Lâzım mı her ehl-i derd-i pür-şûr / Çıkmak ser-i dâra hemçü Mansûr
147. Her dertli, her coşkun kişinin Mansûr gibi darağacına çıkması mı lâzım?

148. Etme beni firkate nişâne / Bed-ahdi ne lâzım imtihâne
148. Beni ayrılığa amaç etme, ahdi kötü kişiyi, sınamaya ne lüzum var?

149. Çün zerre-i aşka mazhar ettin / Horşîde başım berâber ettim
149. Değil mi ki zerre kadar aşk verdin, lütfettin de başımı güneş gibi yücelttin.

150. Câdûlar elinde etme beste / Öldür beni koyma böyle haste
150. Cadılar eline düşürme, beni öldür de böylesine hasta etme.

Şeyh Galip

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan