Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Eylül, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bilmediğim ölüler içinde

Bilmediğim ölüler içinde yası Mezartaşı olmayanın mezartaşıyım Fazıl Hüsnü Dağlarca

Biz Suçluyuz

Söylediklerim acı, sivri ve inciticidir. Eğer görüşlerimde hakikat payı olduğuna inanıyorsanız, lütfen, bu acıtıcı sözlerimden dolayı beni affedin. Zira maslahata göre konuşmak, insanların hoşuna gider. Yalan, hile ve pohpohlama tatlı, hakikat ise acıdır. Ağrının olduğu yeri uyuşturmak ve hastalığın varlığını inkâr etmek hastayı sakinleştirir. Ancak biz, hasta ile karşı karşıyayız ve acı da olsa şu gerçeği açık ve net bir şekilde ona söylememiz gerekir: "Kanser, kanında, beynin derinliklerinde ve kalbinin merkezinde büyük hasarlara neden olmuştur. Hastalık ilerlemiş, zaman kısıtlı ve musibet ağırdır." Bir kimse, yukarıda sözünü ettiğimiz geleneksel ve kapalı dinî muhitte dinin esaslarına inanır ve dindar olursa; İslâm, Şiilik ve Allah gibi dinî konulardan söz ederse, halkın teveccühünü kazanır, eli öpülür, geçimi temin edilir, saygı görür ve nur yüzlü, âlim ve manevî bir lider olarak telakki edilir. Hatta din yoluyla ve din adına bir servet de kazanır. Ben ve benim gibi...

Grili Çocuk II

Gidişi Bir kış günü, sabah dönüşürken öğleye, Gittin, griler giyerek ötelere... Boz idi bulutlar ve bozdular, Güneşli görünümünü havanın. Giden sendin, gelenlerden bana ne? Eski gelmelerin çekildi gerilere, Bundan böyle, bürünmüş grilere, Kalacak gözümde gidiş ânın. Ah çocuk, gri giymeyi de nerden buldun, Gitmek mi sis rengi giydirdi sana? Yamaçları sıyırıp göğe ağar gibi, Akşam karanlığında savrulan kar gibi, Bu ellerde geç kalmağa korkar gibi, Gittin çocuk, sislere büründün de. Ve süreklileşti benim için artık, Bu kısa bölümü zamanın. Hüsrev Hatemi

Gül Olmak Külleşmeye Hazırlıktır

Firak çakmaktaşından doğan kıvılcım, Değdiğinde sevdanın kavına... Fesleğen yerine gül bitebilir, Gül yerine fesleğen de... Sevda okunun keskin ucu, Saplandığında yüreğe, yani avına Ateş renkli bir gül kesilirdi; Ateş en iyi kavuşturucudur... Halbuki, sükûn idi Onun yoldaşı Itır, onu saran bir bulut... Deryâ ise derinliğinde berdevâm, Of çocuk neden uzaklaştın sen? Fakat, işte, şimdi hemen söyle neden? Füsun ve hüsün, onun çağrışımlarıydı Gül olmak, külleşmeye hazırlıktır Külleşmek, acıların dinişi. Hüsrev Hatemi

Rüzgara Yazdım Adını

Adını, vadilerin cemresinde yolunu yitirmiş sulara yazdım Saçlarına kırağı düşmüş ovalara Göçmen kuşların konağı ovalara Rüzgara yazdım bir de... Seni o rüzgar getirdi bana Gördüm seni bir daha gençliğimin ilkçağının gözleriyle gördüğüm gibi... O yıllarda da böyle miydi dudaklarının ve ağzının iklimi kirpiklerinin karası alnının serin serinliği saçlarının ilkbaharı? Yüreğimde aşkın ve yarası... Yüreğim çarpardı Ben çarpardım yüreğimi çıkmaz ve ara sokaklara Denizlerin tuzuna gurbetlerin hüznüne hüzünlerin sılasına... Gözlerin,gözlerindi melhem yüreğimin yarasına... Alıp gitmek vardı seni o an 'Bana bir şiir oku' dediğinde Alıp gitmeliydim seni... Bedeni haritalardan silinmiş bir park kanepesinde oturur başımı omuzuna koyardım sana şiirler okurdum Senin şiirini okurdum Gökyüzünün en karanlık gecesinden en aydınlık yıldızını çalar ve kalbinin üzerine koyardım O yıldızın aydınlığı ile aydınlanırdı senin geçmişin ve benim geleceğim ...

Şiir

Tertemiz, geldi önce Masumiyete bürünmüş; Severdim onu bir çocuk gibi. Büründü sonra başka şeylere, Ne bileyim ben süslenip püslendi işte; Kendisinden tiksinmeye başladığımı bilmeden. Bir kraliçe oldu Hazineleri göz alıcı... Öfkesi sert ve delice! ...Çıkardı büründüklerini sonra Ben de gülümsüyordum ona artık Eski masumiyetinden kalma Şaldan başka bir şey yoktu üstünde. İnandım ona yeniden! Çırçıplak kalmak için sonunda Şalı da attı sırtından... Ey yaşamımın tutkusu, Şiir, Çırçıplak şiir, benimsin sonsuza kadar! Juan Ramon Jimenez Çeviri: Eray Canberk

Ölü Çocuklara Ninni

Ah, bulur mu yeni bir kucak sizden yerde kalan oyuncak, gömleğiniz üşümez mi, loş köşelerde sessiz, içi boş n'eyler, ah çocuklar, yalınız topunuzla ayakkabınız, ya cebinizde kalan şeyler, az bir sicim, kırık bir şeker, saçınızdan kayan kurdele sizi en son okşayan ele? Bunlar işte benim tek varım, hergün alır alır okşarım, öperim göğüs geçirerek, yanağıma sürerim tek tek; ah çocuklar, hayıflanmayın, kendinizi yanımda sayın... Saçlarını bir güzel ördüm bozduğunuz bebeklerin tüm, diktim özenle mini mini yırtık ya da söküklerini; iç çekmeyin çocuklar, susun, hepsi derin derin uyusun... Boyadım sizin yerinize yüzlerce kuş defterinize, sizin sesinizle şakırlar, aynı gülüş onlarda da var, yüzleri hep sizin yüzünüz, ses etmeyin, ürkütürsünüz... Onardım inceden inceye trenleri işleyinceye vapurları yüzünceye dek, arkalarından üfleyerek; ah çocuklar, üflemeyin siz, birdenbire kabarır deniz. Çemberiniz koşuyor yine boş arsada kendi kendine, ...

Şair Herkes İçin Söyler Türküsünü

I. İşte herkes orda, bakarsın geçişlerine. Nasıl can atarsın, aralarına karışmak tanımak için onları. Yüreğindeki çılgın kasırgadır çıldırtan seni. Acının depreştirdiği kalabalık, içine işlemiş susku, ha deyip karar verirsin. İşte, geçiyorlar. Herkes. Çocuklar ve kadınlar. Durmuş oturmuş erkekler bile. Acı apaçık bakışlarında. Ve bir tek kalabalık, tek bir varlık gibi geçer. Ve sen, daralmış yüreğin, tek başına kalan acının kudurganlığıyla, son bir çabayla kalabalığa karışırsın. Kendini bulursun, kendini tanırsın böylece. Dingin dalgalara bırakıp kendini, ağır ağır açılırsın. Yumuşak itişlerle gidersin,yumuşacık sallanışlarla. Ve yoğun bir mırıltı duyarsın, alçak sesle söylenen bir ilahiyi andıran. Binlerce yürek tek bir yürekte çarpar, sürükler seni. II. Seni sürükleyen tek bir yürektir. El etek çeker kendi acın, daralmış yüreğin ferahlar. Tek bir yürek olursun, şakaklarında duyarsın atışını, seni sarar, göğsünü kabartır, yürüdükçe güç verir kollarına. Ve ...

Çıplak Bir Kıza

Nasıl da tatlı tatlı bakıyor bana- sen siyah gözlü kız! Köpürüp akan ırmağın kıyısından açıkça seçiyorum yeşillerle uyumlu       çizgilerini. Otları dağlayan alevler gibi bir çıplaklık       değil bu, ne de küllerin habercisi bir köz sıçrayıp       parçalanan, daha çok, oraya sessizce yerleştirilmiş,       sabahın en körpe çuhaçiçeğisin sen, bir solukta       yetkinleşen. Esintiyle sallanan çuhaçiçeğinin serin imgesi. Gizli, el değmemiş çimenden bir döşeği var       gövdenin kenarları dingin akan bir ırmak gibi. Uzanmış yatıyorsun ve koyaklarda esen       yellerin bestelediği bir türküyü söylüyor sevimli       çıplaklığın. Ey ezgilerin kızı, nice incelikle       sunulan Ve orada, o uzak kıyıda kabul edilmeyen       armağan. Azgın dalgalar giriyor araya, ayırıyor       seni benden, tükenmek bilmeye...

Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

Zambak kokuluya Akdua ölülerin ak ayaklarında açar zambaklar (zambaklar) yer kurtlarının tezgâhında dokunur senin – kötüler kötüsü – yüreğin bunları bilmez ölülerin ak soluklarıyla büyür zambaklar (zambaklar) mahşerin ak bildirisidir okunur senin -yetimler yetimi- aklın bunları almaz şairlerin ölüm çiçeğidir zambaklar (zambaklar) çocukların karbeyaz uykusudur senin -mutrıplar mutrıbı- gönlün bunları çalmaz zambaklar gün gelir şairlerin başucuna sokulur Adnan Özer Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam Sana uzun heceli bir kent vereceğim Girilince kapıları yitecek ve boş! Azizim, güzel atlar güzel şiirler gibidirler Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam! Ece Ayhan Bayılırım kır zambaklarına, uzak, çaresiz hep birini bekleyip duran; Rainer Maria Rilke onu vurdular, gözümle gördüm onu ak bir zambağa binmiş                            gidiyordu zambak dur, sana da bulaştı...

Ne güzel şey küçük şeylerle mutlu olmak

Ne güzel şey küçük şeylerle mutlu olmak mektup almak dostlardan haftada bir yollamak dostlara dalıp gitmek suyun akışına, dalıp gelmek... Ne güzel şey küçük şeyleri çoğaltmak Bir anahtar dönerken bir kilitte - dalıp kalmak. Hüseyin Alemdar

Osman, biraz dinlenelim mi?

-Mezarlıklara gitmek gibi bir alışkanlığım yok, mezarlık ziyareti yapmanın anlamını çözebilmiş değilim. Yanlış anlama ben çözemiyorum. -Çok düşünme, ölümle bağ kurmak gibi, kaybettiğinle, belki de yaşamla… – Teyzemi, son zamanlarında iyice kötüleştiğinde, hasta yatağında da ziyaret etmedim. 23 yaşındaydı ve siyah saçları omuzlarına düşüyordu yanı başında hayran hayran ona bakarken, o güzelim sesiyle bana şarkı söylediği anlardaki gibi pırıl pırıldı gözleri, hastalık kavramamıştı bakışını. Dönüp, son bir kez baktım kapıdan çıkarken, o da gülümsedi, iyileşmeden bir daha onu görmemeye söz verdim, içimden. Dışımdan da böyle dedim sorduklarında, ergen halimin üstüne varmadılar pek ya da hayalperest halimin mi desem. İyileşmeyeceğini biliyordum biliyor musun, his gibi. Umutlandığım anlar olmadı değil ama biliyordum. Sesim güzel değil, iyi şarkı söyleyemem. Bende yok diye küfredecek bir şey seçseydim bunu seçerdim. Ellerim onun elleri gibi, onun gibi yetenekli de değilim ama onun elleri g...

Yazgınız, sizinle Tanrı arasında bir sırdır

Yazgınız, sizinle Tanrı arasında bir sırdır; tıpkı aşkın iki kalp arasında bir sır olduğu gibi. Balzac / Seraphita

Alınyazısı Saati 4

Bütün dünya mahkûm gibi Yalnız sen hürsün sabah yıldızı Bizim zincirle bağlı her yanımız kolumuz kanadımız Yalnız sen özgürsün sabah yıldızı Güneş bile lekelenmiş Yerden yükselen dumanlarla Ay paslanmış Geceden sisler ve puslarla Yalnız sen saf lekesiz ve mâsum Yalnız sen tertemiz Gecenin eremediği Gündüzden önce ulaşan Kendi gönül sırrına Ve günün soluğuyla sararmayan Parçalanmaz aydınlık Ve bölünmez ışık Alınyazımızın tek ak noktası gibi parlayan Sabah yıldızı Bütün gece uykusuz kalsam Bütün ömür susuz kalsam Ne çıkar Seni görürüm mutlak Sabaha doğru Sabah namazı Senin kanatlarındır İnsanı götüren Hür ve aydınlık ufuklara doğru Yıldızlar çekilir Ve güneş erteler doğmasını Ve sana kalır Zaptedilmez öz vatan gibi Gökyüzü Ve sabah rüzgârı Hafif hafif siler Gözünde birikmiş yaşları Kadifeden görünmez ellerle Neden ağladın bu gece Ve dün gece Ve neden ağladın evvelki gece Neden söyle Sabah yıldızı Bırak Beyrut’a ben ağlayayım Altmış bin ölü v...

Alınyazısı Saati 6

6. Kimse söndüremez seni Sabah yıldızı İnsanlığın alınyazısısın Altın çivilerle çakılmış Zaman levhasının göğsüne Ürkek bir güvercinin Kalbi gibi atsa da nabzın Sen çelik kalesisin secdenin ve sabrın Kerpiç damlara Sessizce sürünüp geçsen de Ayın gölgesinde Belli belirsiz İletsen de bildirini Güneşin ilk parlayışıyla Sönecek çiğ tanelerine Kimse bilmese de Yine sen olacaksın O güneşin gözbebeğinde Güneş yakar Sen ışıtırsın Ateş denizinin çalkantılarından Yüzü bulandıkça onun Yüzünü aydınlatan Suyunu durultan Sen olacaksın onun             * Ve o kadınlar nereye gittiler Anne olan sevgili olan o kadınlar Çocuklarının üzerine titreyen Kirpiklerinde hep aynı Sevgi ve merhamet ışığı O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler Eleğimsağmalara mı göçtüler Muratlarımızla birlikte Ve şimdi Erkeklerin kötü alışkanlıklarına özentili Bir kadınlar seli Onlar gibi Kumar içki ve şiddetin esiri Ve kentte gece yarılarında Tabanca sesleri...

Ölüm

Ölüm geliyor aklıma birden ölüm Bir ağacın gövdesine sarılıyorum. Cemal Süreya

Konyak, Kitap ve Kahve

Tenha bir eylül bahçesinde Bir bardak konyak, kitap ve kahve Otururken dalmış kendi kendime, Güz rüzgârı geçiyor kitabımın içinden Ot kokan nefesiyle. Hızla çevirerek sayfalarını Savuruyor bütün harfleri Gözlerimin önünde, Koparıp kimbilir hangi sözlerden İrili ufaklı belki binlerce. Telâşla kapatıyorum kapağını kitabın Bastırıp üstüne elimle. Bakıyorum herşey yerliyerinde; Tenha bir eylül bahçesinde Bir bardak konyak, kitap ve kahve. Metin Altıok

Herkimsen şimdi ellerinde tutuyorsun beni

Herkimsen şimdi ellerinde tutuyorsun beni, Biri dışında faydalı olmayacak hiçbir şey, Dürüstçe uyarıyorum seni bende daha fazla ilerlemeden önce, Her ne sanıyorsan onun çok uzağındayım. Kim o takipçim olmaya gelen? Kim o kendini muhabbetime soyunduran? Yol belirsiz, sonuç kesin değil, hatta yok edici, Bunların hepsini bir kenara koysan bile, yalnızca ben senin biricik ve seçilmiş miyarın olmayı umarım, Çıraklığın çok daha uzun ve yorucu olabilir, Hayatının bütün geçmiş kuramları ve etrafında yaşanan tüm biteviyelikler yasaklanabilir, Bu yüzden daha fazla zarar vermeden kendine terk et beni, çek ellerini omuzlarımdan, Bırak beni ve yürü git yoluna. Ya da ne bileyim gizlice bir ormanda, Ya da açık havada bir kayanın arkasında, (herhangi bir evin raflı odasında asla ortaya çıkmam, ya da bir toplulukta Ve kütüphanelerde tıpkı bir ahraz, bir ahmak, bir doğmamış veya bir ölü gibi yalan söylerim,) Fakat seninle sadece, etraftan ilk bakışta kimsenin görüp fark edemeyeceği yüks...

Sana

Her kimsen korkuyorum sen rüyaların adımlarıyla yürürken Korkuyorum bu sözde gerçekler ellerinin ve ayaklarının altında erirken, Hatta şimdi yüzündeki parçalar, sevinçlerin, sesin, evin, işin, tavırların, sıkıntıların, budalalıkların, giysilerin, suçların senden dağılıp harman olurken, Gerçek ruhun ve bedenin önce bana görünüyor, Onlar korkulardan, ticaretten, dükkânlardan, çalışmadan, çiftlik elbiselerinden, evden, alıştan, satıştan, yemeden, içmeden, acı çekmeden, ölümden ileriye fırlıyor. Her kimsen ellerimi üzerine kapatıyorum, böylece benim şiirim oluyorsun, Kulağını dudağıma alıp fısıldıyorum, Tek bir kadın ve erkeği bile daha çok sevmedim senden. Ah ben üşengeç ve dilsizdim, Çok daha önceden yolumu doğrudan sana çevirmeliydim, Hiçbir şeyi değil seni ifşa etmeliydim, hiçbir şeyin değil senin şarkını söylemeliydim. Ne varsa terkedip geleceğim ve senin şarkılarını söyleyeceğim, Kimse seni anlamadı, yalnız ben anlarım, Kimse sana adil davranmadı, sen bile kendine a...

Haberci Bulut (Mega-Duta)

Seninle döner sılaya Gurbettekiler, Gönüllerde ümit tomurcuklaşır Hasretler diner, Toprak çiçek çiçek güler,  yağmurlarında. Sevgilim uzaklarda haber bekler, Onun da gönlüne sular serp bulut. Kalidasa Çeviri: Cemil Meriç

Boşuna kokluyorsun çiçekleri

Boşuna kokluyorsun çiçekleri Onun soluğundaki tatlılık yok bahar rüzgârlarında. Kuşları dinlemeyin boşuna, rebaplar sussun. Nağmelerin hiçbirinde yok, şarkılarındaki füsun. Ne sularda bulursun dudaklarındaki tadı, ne meyvelerde. Bhartrihari Çeviren: Cemil Meriç

Bir yosma çıkmasın karşılarına

Bir yosma çıkmasın karşılarına, Gözleri parlar bilgelerin. Sevgilim derler, canım derler, överler de överler. Saçları ipektir, gözleri yıldız. Nasıl çıldırtır insanı aşk. Canım dedikleri pasaklı bir kız. Düşünür efkârlanırız. Görünce kalbimiz çarpar, kopacak gibi. Dokununca çılgına döneriz. Sonra da sevgilim deriz. Bunun nesi sevgili? Bhartrihari Çeviren: Cemil Meriç

Efsane

Bekler o kız akşamları yaslı bir yalnızlık içinde; mutluluk özler. Yuva kurmuş gözlerinde kaygı: dönmeyen sevgiliyi gözler. Karanlık rüzgârdı, gecenin birinde büyü yaptı, kız şimdi bir fener. Mutludurlar fener alevlerinde seviyorum seni! diye fısıldayan kişiler. Wolfgang Borchert Çeviri : Behçet Necatigil

Şiir Gönlün Dili

Şiir Gönlün Dili İrfan coğrafyası da iki bölgeye ayrılmış. Birincinin kültürü kıyasa, ikincinin saza dayanır. Avrupa'da kültürün aracı akıl, Asya'da coşku. Aklınn dili söz, coşkunun mûsiki. Avrupa'da söz, mûsikiden kopmuş; Asya'dan mûsikinin kendisi. Yunan'da mezamir yok, Asya'da trajedi. Avrupa'da söz, bir izah cehdi, bir deliller resmigeçidi, istidlaller arasında bir çatışma, kaynaştırmaz ayırır. Asya'da kelâm, sonsuz makamları olan bir beste. Avrupa, zekânın vatanı; Asya gönlün. Zekânın dili nesir, gönlün şiir. Biz de Asyalıyız. Türkün serâzat ruhu aruzda kanatlandı. Cedlerimiz, ihtiyar şarkın köhne mazmunlarına bekâret kazandırdılar. Şiir, mûsikinin bir devamı idi. Mûsiki mutlakın ve ezelinin sesi: Ezan, tecvit, mevlid ve aruz. Şiirle mûsiki bir elmanın iki yarısı. Mûsiki daha müphem, daha dalgalı. Şiir daha aydınlık, daha düşünce. Mûsiki saf, şiir karışık; mânânın ahenkle izdivacı. Şiir de mukaddesin emrindedir, mûsiki gibi. Ve ondan uzaklaşt...

Mağaradakiler

Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil. Yalnız karşılarının görüyorlar, ışık arkalarından geliyor. Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Göz bağıcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte... Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. İnsanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garib bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garib, doğru. Ömür boyu başlarını çeviremeyecek; kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağaranın yankılandığını düşün. Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca...

Bir damla su

Ben didinirken bir ara yavaşça elime dokunduğunu hissettim. "Oğlum bırak. Bardak doldu artık. Ömrü tamam oldu. Bir damla istiyordu, o da damladı işte." KÜTÜPHANE   Aralıksız yağan kar tüm kasabayı kalın ve şefkatli bir yorgan gibi örtmüş. Halk kütüphanesine çıkan yüksek merdivenlerin sokağa kavuştuğu yerde, sırtımı duvara yaslamış, kapının açılmasını bekliyorum. Az sonra kütüphanenin yaşlı odacısı Yaşar Efendi, yanımdan geçerek merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Yan gözle bana bakıyor, hissediyorum. Kütüphanenin kapısında bekleyen cılız bir çocuk! İki üç basamak arkasından, aynı yavaşlıkta merdivenleri çıkarak takip ediyorum onu. Kapının önündeki sahanlıkta biraz oyalandıktan sonra büyükçe bir anahtarla kapıyı açıyor. İki kanatlı ahşap kapının önünde duran, mazgal tarzındaki metal paspasa ayakkabılarını iyice sürterek temizliyor sonra. Bu hareketin aslında bana yapıldığını çok iyi biliyorum. Şimdi içeri girdi ve kapının yanında dikiliyor. Eski ve ıslanmış ayakkabılarımı d...