Ana içeriğe atla

Biz Suçluyuz

Söylediklerim acı, sivri ve inciticidir. Eğer görüşlerimde hakikat payı olduğuna inanıyorsanız, lütfen, bu acıtıcı sözlerimden dolayı beni affedin. Zira maslahata göre konuşmak, insanların hoşuna gider. Yalan, hile ve pohpohlama tatlı, hakikat ise acıdır. Ağrının olduğu yeri uyuşturmak ve hastalığın varlığını inkâr etmek hastayı sakinleştirir. Ancak biz, hasta ile karşı karşıyayız ve acı da olsa şu gerçeği açık ve net bir şekilde ona söylememiz gerekir: "Kanser, kanında, beynin derinliklerinde ve kalbinin merkezinde büyük hasarlara neden olmuştur. Hastalık ilerlemiş, zaman kısıtlı ve musibet ağırdır."

Bir kimse, yukarıda sözünü ettiğimiz geleneksel ve kapalı dinî muhitte dinin esaslarına inanır ve dindar olursa; İslâm, Şiilik ve Allah gibi dinî konulardan söz ederse, halkın teveccühünü kazanır, eli öpülür, geçimi temin edilir, saygı görür ve nur yüzlü, âlim ve manevî bir lider olarak telakki edilir. Hatta din yoluyla ve din adına bir servet de kazanır.

Ben ve benim gibilerin yaşadığı ortamda ise tam tersine, dine inanmak büyük bir suçtur. Bir öğretim üyesi, bir öğrenci, bir mütercim, bir yazar, bir sanatçı, bir şair, bir düşünür, bir filozof, bir sosyolog ya da bir psikolog dinî bir eğilime sahip olursa, bu durum, onun için sosyal, ilmî ve fikrî bir zaaf olarak kabul edilir. Bizim yaşadığımız ortam, geleneksel dinî muhitin tam tersi bir özelliğe sahiptir. Zira geleneksel dinî muhitlerde bir kişi, dua edip farz namazları kaçırmıyorsa, hele hele bazen nafile namazlar da kılıyorsa, hem maddi hem de manevi hayatını temin etmiş olur. Oysa bizim camiada, iyi eğitim gören, çağdaş okulları tanıyan, çağın kültürünü ve dünyaya bakışını bilen bir ilim adamı dinî, İslâmî ve Şiî inançlara sahip ise fikrî ve ilmî bütün kariyerlerini kaybeder. Eğer ilmî kişiliği, inkâr edilemeyecek bir güçte ise bu sefer ahlakî ve sosyal bakımdan eleştiriye ve ithama maruz olur ve onun hakkında şöyle sözler sarf edilir: "Bilimi, dinin hizmetine sokuyor ve şunun bunun menfaati için kullanıyor; böylece de insana ve zamana zarar verip halkın duraklamasına ve gerilemesine neden oluyor!"

İster sosyolog, ister psikolog, ister felsefeci, isterse mütercim olsun Avrupa'dan gelen bir kişi, aydın olmanın sorumluluğunu taşıyıp ilerlemeden yana olur ve bilimsel değerleri savunursa; bunun sonucu olarak da J. P. Sartre ya da Bertolt Brecht gibi asrımızın aydın ve bilim adamlarından bir çeviri yaparsa toplumda evrensel bir şahsiyet ve ilerici bir aydın olarak kabul edilir.

Eğer aynı kişi, dinî bir eser yayınlarsa, bu, onun için talihsizliğe atılmış olan ilk adım olur. Zira geleneksel dinî çevreler, onun kitabını dinî bir eser olarak telakki etmez ve onu anlayamazlar. Dolayısıyla kitabı okunmaz, sözü dinlenmez ve anlaşılmaz olur; böyle de kalmaz, küfür ve fasıklıkla itham edilir.  Bu, işin bir yönü…

Batı kültürü ile yetişen, o havayı teneffüs eden, günümüzdeki hakim ekollere ve düşüncelere göre düşünen ilerici ve yenilikçi aydınlar ise bu kişiyi şöyle eleştirirler: "Eski saplantılardan kurtulamayan, gerici ve marjinal bir kişi!"  Nitekim bu tür aydınlardan biri 'Şirket-i Siham-i Âyende-gân' adlı gazetede benim hakkımda şöyle yazdı: "Bilgin biridir, ama beynindeki dinî kalıntılar, onun ilmî kişiliğini felç etmiştir ve aldığı ilk eğitim, onun, geri düşünceli olmasına neden olmuştur."

Neden böyledir? Neden? Her zaman ki gibi bu gece de karşınıza dinî bir konuşma, ilmî ve ahlakî bir konferans ile çıkmadım. Bir hoca, bir yazar, bir İslâm âlimi, bir sosyolog, bir vaiz, bir din adamı ya da bir mürşit olarak da huzurunuzda değilim. Zaten böyle bir iddiam da yoktur. Hâlbuki ben, beni eski kafalılık, gericilik, tutuculuk ve dincilikle itham eden kendi sınıfımın ve grubumun temsilcisi olarak karşınızdayım, onları savunuyorum, siz dindar ve inançlı insanlardan onların hakkını istiyorum, onlar adına size itiraz ediyorum ve sizi suçluyorum.

Ben onlara bağlıyım. Ömrüm boyunca öğrenci ve öğretmen oldum. Şayet mütercim, yazar ve hatip olduysam da bu atmosferde ve bu ortamda oldum ve bu kültür ile büyüdüm. Bu insanlara mensubum, onların konuşmalarını anlıyorum ve onları tanıyorum. İlkokula gittim ve eğitimin bütün aşamalarından sınıf sınıf geçtim. Üniversitedeki fakir, köylü ve şehirli, her tabakadan insan ile gece gündüz ilişkim oldu ve onlarla hayatı paylaştım. Tam 18 yaşında iken öğretmenliğe başladım, bütün ömrümü öğretim ile geçirdim. Ömrüm boyunca hem öğrenci oldum hem de öğretmen. Hem eski medreselerde okudum hem de yeni okullarda. Hem İran'da bulundum hem de İran dışında. Köy ilkokulunun birinci sınıfından üniversitenin son sınıfına kadar okudum. Küçüklükten beri, çevremdeki olayların, toplumsal değişimlerin ve fikrî çalkantıların ortasında olmuşumdur. Aynı şekilde, günümüzün itikadî, manevî ve ideolojik tartışmalarını takip ediyor ve onları biliyorum. Gece gündüz elimden kitap ve kalem düşmez. Batı kültürünün saldırılarını ve egemenliğini, buna karşılık aydınların acz içindeki teslimiyetini ve dindarların bağnaz direncini anlamaya çalışıyorum. Din referanslı eski kültür ile medeniyet referanslı yeni kültür arasındaki geçişi düşünüyorum ve gelenekten modernizme doğru gerçekleşen bu geçiş sürecindeki toplumumuzu izliyorum. Bu süreçte hayat, ahlak ve düşüncede gerçekleşen ‘değerler’ deki değişime tanıklık ediyorum. Köye dayanan köklerim olduğu için 'halk'ın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Aldığım dinî eğitim, beni toplumumun vicdanı, fıtratı ve maneviyatına derinden bağlıyor. Batılı tarzda eğitim gördüğüm için çağımı tanıyorum. Dünyanın gündeminde olan ve insanları etkileyen meselelerin içindeyim. Dindar toplumumuzun, günden güne artan, kök salan ve güçlenen Batı kültürü karşısındaki halini görüyorum. Geleneksel bir öze, atalardan kalma değerlere ve taklidî bir imana sahip olan toplumumuz, kendisini tanımıyor. Buna karşılık Batı kültürü, yaratıcılık ve yenilikçiliği, aklî değerleri, bilimsel inkârı, maddî bilinci, hayatta gerçekçiliği ve burjuvaziye ait bayağı arzuları öne çıkarmakta ve bu değerleri her tür ahlakî ve dinî bağdan kurtarma aracı olarak kullanmaktadır. Tüketim, güç, hareket ve maddî ilerlemeye dayalı bir yaşam biçimi önermekte ve dayatmaktadır. Anladım ki, sadece ailevî adetler ve toplumsal geleneklerle korunan mevcut din, taşlaşmış zihnî kalıplarla takdim edilmektedir. Yaşayan bu dinin bilgi ve düşünce kaynağı ise önceki nesillerin bilgisi ve ön kabullerdir.    

Uyanış, hareket, aklî ve ilmî yenilenme demek olan ve zamanın önünde giden İslâm’ın yolunu kesip tarihteki olaylara bağladılar ve peşlerinden sürüklemeye başladılar. Bu gün İslâm, kendi dağınık ve yönsüz mensupları arasında manevî kutsallar ve inançlardan ibaret hale getirilmiştir. Yaşayan kimi ameller ve semboller ise tahakküm ve köleleştirme aracı olarak kullanılmaktadır. İşte böyle bir ortamda, uzak ve bilinmeyen bir yerden yeni soluklu, uyanık, güçlü, egemen ve evrensel bir rakip, bilim, teknoloji, felsefe, edebiyat, sanat, büyük bir ekonomi, tecrübe ve tarihî başarılar ile dini, hayattan kovmak ve yok etmek için saldırmaktadır. Üstelik bu rakip, İslâm’a karşı ezelî kini olan Batı sömürgeciliği ile el ele çalışmaktadır. Bu rakip, İslâm toplumlarına ulaşmak ve oraya yerleşebilmek için, kapıda duran ve yolunu kesen İslâm dinini ortadan kaldırmak için çaba göstermektedir. Zira İslâm’ı tanıyan, onun tarihini bilen herkes ve son iki yüz yıldaki Batı sömürgeciliğini araştıran, İslâm’ın, tarih boyunca uyuyan ve duraksayan toplumları harekete geçirdiğini, zillet ve zaaf içine düşenlere izzet ve güç verdiğini bilir. Aynı şekilde İslâm’ın, sadece dinî bir duygu ve kalbin tasdik ettiği bir iman değil, ‘zengin, köklü ve yenilenen bir kültür’ ve sömürgeciliğe karşı en büyük engel olduğunu da bilir. Yani gelişmiş devletleri etkisiz hale getirecek ve fikrî sömürgecilik, tahakküm, fakirlik ve kimlik kaybına karşı mücadele vermesi gereken aydınlarımıza insanî duyguyu ve özgürlüğü bahşeden ve onları kimliksiz hale gelmekten koruyacak en önemli faktör İslâm’dır.

Ben, bu tesbitleri, bir entelektüel olarak şiir, tiyatro ve ebebî kitaplardan ya da entelektüel mahfillere mahsus araştırma ve tartışmalardan hareketle değil, sıradan halkımın bir ferdi olmam hasebiyle yapıyorum. Zira ben pek çok bağ ile bu halka bağlıyım. Aydınların, yazarların, ilim adamlarının ve ideologların, düşündüklerini ve anladıklarını ben, vicdanımın derinliklerinde hissettim. Onlar için bilimsel, zihnî ve nazarî olan gerçekleri ben, tenim ve etimle duyumsadım. Bu toplumsal geçekler ve dönüşümlerin aynısını yaşadım. Burada olup bitenler hakkında dolaysız bilgiye sahip oldum. Bu günün kültürü ile dünün dini arasındaki çatışmada hazır bulundum. Mevcut gelenek ile kültürel sömürgecilik, toplumsal dönüşüm, maddeci tahakküm ve burjuvazi arasındaki ilişkiler ile geleneğin saldırılara nasıl karşılık verdiğini biliyorum. İşte bütün bunları, böyle biliyorum!

Eğitimli tabakası, yeni nesil ve aydınlarımızın, ne zamandan beri, neden, nasıl ve hangi güç ve çevrelerin etkisi ile dinden, özellikle de İslâm’dan uzaklaştıklarını, hatta nefret ve düşmanlık ile ondan kaçtıklarını ve nihayetinde nereye varacaklarını, kime sığınacaklarını ve hangi tuzağa düşeceklerini de biliyorum.

Sadece bu sebepler, dinin toplumdaki durumu, kültürel sömürgecilik, dindar toplumun esaslarını sarsan durumlar ve toplumun dinden uzaklaşmasının nedenleri üzerinde durma hakkını bana vermiyor; bununla birlikte, eğitim, ilmî araştırma teknikleri hatta eğitim müfredatları hakkında sahip olduğum ihtisas da, bana bu konuda konuşma hakkını veriyor. Medeniyet tarihi, sosyoloji, dinler tarihi, fikrî uyanışlar, toplumsal ayaklanmalar, üçüncü dünyanın emperyalizme karşı ayaklanışı, çağdaş ideolojilerin tanınması, İslâm tarihi, sömürgecilik tarihi, İslâm toplumlarındaki değişim-dönüşümler ve halk tabakasında ortaya çıkan pek çok fikrî, siyasî ve toplumsal hareket, bize, aydınlarımızın, sosyologların topluma bakışları ve dine özellikle de İslâm’a olan yaklaşımları hakkında değerlendirme yapma hakkını veriyor. Siz de bana böyle bir hak verin ki, bir din uzmanı -ki o, sizin imanınızdır- ve bir mektepli olarak içinde yaşadığınız, kendisinden sorumlu olduğunuz ve hakkında doğru bilgiye sahip olmanız gereken toplum konusunda konuşayım, tecrübelerimi ve okumalarımın neticelerini takiyyesiz, riyasız ve herhangi bir çıkar ummadan size arz edeyim.

İşte bütün bu şartlar ve durumlar, çığlık atmamı, nasihatte bulunmamı, acı, iç yakıcı ve akıllıca uyarılarda bulunmamı gerektiriyor. Bu arada şunu da söyleyeyim ki, “Herkes memnun olacak şekilde konuşmalı!” sözüne bir anlam veremiyorum.      

Beni dinleyin, diyorum fakat söylediğim her şeyi kabul edin demiyorum. Sadece şu kadarını bilmenizi istiyorum:

1- Ortaya koyduğum deliller ve sahip olduğum bilgi, ehliyet ve uzmanlık, bana böyle konuşma hakkını veriyor.
2- Ben hiçbir maslahat ve çekinceyi dikkate almadan konuşuyorum, beni bağlayan tek şey hakikattir. Görüşlerimde yanlışlık var ise de, niyetimde hiçbir kötülük yoktur. Feryat ve figanımın tek nedeni, sorumluluk hissim ve dertli olmamdır.

Sözlerimi, Kur'an'ın şu ölçüsü ile dinleyin: "Sözü dinleyip en güzeline tabi olan kullarımı müjdele! İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir! İşte tek akıl sahibi onlardır!" [Zümer,18]

Ben, dinden uzak tahsilli kesimin bir üyesi olarak karşınızdayım. Her tür düşünce, ekol ve felsefeden haberdar olan bu kesim, dinden o kadar ürkmüş ki, sadece sizin dininizden ve din anlayışınızdan değil, dinle alakası olan her şeyden uzak kalmıştır. Onların temsilcisi sıfatıyla, dininizden, imanınızdan, çağınızdan, ailenizden ve toplumunuzdan sorumlu kişiler olarak size şunu soruyorum: Neden benim grubum ve arkadaşlarım, sizden rahatsız ve habersizdir? Neden onlar hakkında bilginiz yoktur ve onlarla bir kelime bile konuşamaz durumdasınız? Annelere soruyorum, neden kızlarınız sizinle konuşamıyor ve siz onlarla konuşamıyorsunuz? Neden iki ayrı dil konuşuyorsunuz ve iki ayrı dünyada yaşıyorsunuz? Ne kızınız sizi dinleyip size itaat ediyor, ne de siz onunla mantıklı bir şekilde konuşup onu yanınıza çekebiliyorsunuz. Babalar! Çocuklarınız, ahlaksız oldukları için değil, fikrî ve itikadî düşüncelerinden dolayı sizden kaçmakta ve uzak durmaktadır. İslâm’a mensup olan kimseler olarak bu dinsizlik ve inançsızlık çağında imanınızı koruma iddiasında bulunup o istikamette davranmaya çalışıyorsunuz.

Öyleyse Müslümanlıktan ve dindar olmaktan sorumlusunuz. Kur'an'ın açık ifadesi ile kendinizin, ailenizin ve çocuklarınızın kurtuluşu için çalışmanız gerekir. İşte haykırarak söylüyorum, Allah Teâla şöyle buyuruyor: "Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun" [Tahrim, 6]

Evet, ben, düşüncenizi ve imanınızı saran ateşi size haber vermeye geldim. Şunu söylemek için geldim: Neden dininiz ve imanınızın temelleri sarsıntıya uğradı? Niçin onları korumanız bu kadar zorlaştı? Neden her an ve her yeni nesilde daha yalnız ve daha zayıf hale geliyorsunuz? Bu asrın düşünce ve özünün saldırıları karşısında geri çekiliyor ve kendinizi acz içinde hissediyorsunuz! Bu asrın ve neslin ıslahı için duadan başka bir çare de aklınıza gelmiyor.

Ali Şeriati

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların hepsi de onun gibi şairdir.”   Steal  Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî (Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı;  Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.) Hayretî ** Gam leşkerinden ister isen olasın emîn Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr  (Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen,  Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.) ** Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana  (Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım;  senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.) ** Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana  (Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık.  Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ...

Eski Zaman Âşığı

Ben eski zaman âşığıyım Sevda çeker düşünürüm ağlarım Bazen tilki kadar kurnaz bazen akılsız Bazen çocuk gibiyim bazen bakakalırım. Herkes âşık olur sevdalanır Bir yolu var gönül çekmenin de Benimki sevda değil ateşten gömlek Bir kor düşmüş ışıl ışıl yanar içimde Ama ben eski zaman âşığıyım Sevmek kadar kanatlanmak da gelir elimden Gece hayalimde gündüz fikrimde Ela gözlü o yâr çıkmaz gönülden. Oktay Rifat

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün

Tatlı dilli sultanım hayırlı sabahlar sana Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana Hayret içreyim güzelliğinin ve tatlı sıfatlarının karşısında Ruhum ve canımsın, en tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında Hayatım ve rahatım olan sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Hayırlı sabahlar sana ey kadehi elinde sekranım benim Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim Dokuzuncu semaya çıkarsalar da beni, maksum sensin benim İstemem gayrını, siyah yay kaşlarınla sen yetersin bana Ey zülfünün tutsağı olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından Siyah gözlerinle beyaz kolların eritti beni bir mumu gibi Dilim aşkından tutuktur şimdi eriyen bir mumum sanki İçince hilale döndüm öten tuti kuşundan ne farkım var ki Ey bülbülle hem feryat olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi b...

Br aşktan geriye suskunluk kalır

dediler: kalbi susmuş bir adamdır bu! terk edin! eli düzgün yüzü güzel bir ölüm getirin ona! Veysi Erdoğan Bari sen susma, yolun kıyısında açan gelincik Sustuk biz, kendi içimize gömüldük Ahmet Erhan marifet susmaktır demiş bir derviş, bilmiyorum kim unutmak olmalı belki Mehmet Solak ya da bir adamın eskisi bir adamın eksiği mesela hep karanlıkta açması kendini ve sürekli suskunluğa düşmesi Kenan Çağan Söz biter, gönül susar Felakettir… Adige Batur Duy feryad etmede her an bu ney, Anlatır hep ayrılıklardan bu ney. Der ki feryadım kamışlıktan gelir, Duysa her kim, gözlerinden kan gelir. Ayrılıktan parçalanmış bir yürek İsterim ben, derdimi dökmem gerek. Kim ki aslından ayırmış canını, Öyle bekler, öyle vuslat anını. Ağladım her yerde hep ah eyledim, Gördüğüm her kul için dostum dedim. Herkesin zannında dost oldum ama, Kimse talip olmadı esrarıma. Hiç değil feryadıma sırrım uzak, Nerde bir göz, nerde bir candan kulak? Aynadır ten ca...

Şiir Okuyan Kızlar

zamanın nedensiz tutunanlara.. I Kalbi eve dönen yoksulların bir şarkıyı taşıyacak kadar sahil görmemiş yabanlıklar büyüten yalnızlığı! Sen, sise doğru yürü! Şarkı söyleyebileceğin bir kıyı, duyabileceğin bir kulak, yabanlığını örteceğin tülden bir sis genç bir kızın eski güzelliklere duyduğu üzünçtür. Hatırla ve yakar sessizliğine: geçmişine. üzünç ki, susadıkça acıktırır tenimizi. II Denizin üstünde dolaşan uyku, düşlerde gezinen göz! Zaman ki, eskitilmiş güzelliklerin kanatlanmasıdır. Ayrılmak tüketmektir eksiltili sözü, eskitmektir. Sızı, kalbe el veriyor: gölgen yalnızlıkların güz karaltısı. Hatırla uzaklığı, unuttuğun düşlerin karaltısını. III Şiir: suskun kız, Ne kadar da çok benziyorsun yalnızlığıma. Ahmet Bozkurt

GECİKEN DUA

elbette seviyorum Seni,  seviyor olmalıyım yani,  ama yaşlandım, unutuyorum,  karıştırıyorum sık sık  Seninle ilgili duygularımı  ve yaşadıklarımı  başka yaşadıklarımla  bu uzun yolda. Senden aklımda kalanları,  içimde kalanları  buluta benzetiyorum bazen,  yağmura benzetiyorum  bazen yağmurdan sonraki göğe  göğün derinliğine, ruhun derinliğine... düşünüyorum, düşünüyorum,  tamam diyorum, evet diyorum, fakat  çıkaramıyorum bir türlü  başıyla sonuyla, bana söylediklerini,  ya da ilham ettiklerini yolda, ezgisini mırıldanıp durduğum,  ama sözlerini unuttuğum  gün batımı rengi  bir gençlik türküsü gibi hepsi... bağışla beni,  bağışla beni, Allah'ım  ve biraz ipucu bahşet! Cahit Koytak 

BLOGDA GEÇMİŞE YOLCULUK: SON BEŞ YIL SÖYLE(N)DİKLERİM 2

" Ağlamaya başladı; ama hep yakında olan Tanrı, Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı." William Blake  MART 2023 Bir insana öldürücü bir söz ediyoruz ve doğal olarak o anda ona öldürücü bir söz ettiğimizin farkına varmıyoruz. * Depreme maruz kalan kardeşlerimizin gönülleri naz makamıdır. Onların gönülleri Rabbe karşı kırık, develete karşı buruk, hatta biraz da öfkeli olabilir. * Sözleri vefasız bir karakter hakkında olan Arya'ya benim adımı uyarladığı için Dostoyevski'ye darılmış gibi yaptım. Ona ayran gönüllü olmadığımı, eğer onu bir kere sevmişsem bunun bir ömür süreceğini belirttim. -Bunu göreceğiz sevgili Anna, dedi gülerek... * İşte buna imar şebekesi denir. Hiçbir parti de bundan vareste değildir. Açık açık konuşalım. En çabuk uzlaşılan yerler imar komisyonlarıdır. Hiç orada hır gür olmaz. İnşaat Türkiye'de yağma ve talan kaynağıdır. * Yer sarsıldıkça sarsılsın ki süresiz “Buna ne oluyor?” desin insan, çaresiz * göz ardı edilmemesi gerekir giz...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...