Ana içeriğe atla

“Yanımda yürüyordun, bir düşünsene yanımdaydın.”

 “Yanımda yürüyordun, bir düşünsene yanımdaydın.”

“Dünyanın herhangi bir yerinde benim ihtiyacımı karşılayabilecek kadar çok sabır var mıdır Milena?”

“Milena, Milena, Milena bugün başka bir şey yazamıyorum. Ama yazacağım. Bugün Milena, endişe, bitkinlik ve sensizlik var (sonuncusu yarın da olacak).”

“Bu mektup alışverişi artık sona ermeli Milena, insanı deliye döndürüyor, birbirimize ne yazdığımızı, ne cevap verdiğimizi bilmiyoruz ve sürekli bir tedirginlik içindeyiz. Seni çok iyi anlıyorum, gülümsemeni de görüyorum, gülümsemen ve kelimelerin arasında mektuplarını didik didik ediyorum ama sonuçta tek bir kelime, benim temel özelliğim olan tek bir kelimeyi duyuyorum: Korku…” 

“Bu mektupların önünde sonsuz bir mutlulukla oturabilirim, o mektuplar yanan başım için yağmur taneleri gibidir. Ama ne zaman diğerlerinden daha fazla mutluluk vermesi gereken mektuplar gelse Milena, hani şu ünlemlerle başlayan, bilmediğim korkunç şeylerle biten, o zaman alarm zillerinin titrediği gibi titriyorum, okuyamıyorum bu mektupları, doğal olarak daha sonra her halükarda okuyorum, su için kavrulan bir hayvanın su içmesi gibi okuyorum, sonra korku geliyor, hem de ne korku. Dünyadan tümüyle uzaklaşmak için titreyerek, altına girebileceğim bir mobilya arıyorum, mektubunda yarattığın fırtınanın pencereden uçup çıkması için dua ediyorum…”

 “Derslerini nerede verdiğini bilmemem ne kötü, seni saat beşte orada bekleyebilirdim (bunu her halde daha önce şu cümleye yakın bir yerde bir masalda okumuş olmalıyım: Ve bundan sonra sonsuza dek mutlu yaşadılar…)”

“Sayfa Sonu Notu: Her şeye rağmen, mutluluktan ölünebiliyorsa, o zaman kesinlikle bu şekilde öleceğim. Ayrıca, ölüm döşeğindeki birisi, mutluluk sayesinde hayata tutunabiliyorsa o zaman ben de hayatta kalacağım.”

“Prag’da hava biraz kasvetli, henüz bir mektup da almadım, içim biraz daraldı. Elbette hemen bu mektubun cevabının gelmesi zaten imkansız ama gel bunu kalbime anlat.”

“Milena, lütfen beni yanlış anlama, seninle ilgili asla bir endişem yok –bu sadece bir tür zayıflık, kalbin keyifsizliği ama her halükarda o kalp ne için attığının farkında… Gözlerini gözlerimde görerek her şeye katlanabilirim: Uzaklık, korku, üzüntü, mektupsuzluk.”

“Dün her gün bana yazmamanı telkin etmiştim, bugün hala aynı fikirdeyim, bu ikimiz için de daha iyi olacak ve bu nedenle bir kez daha ve bu sefer daha ısrarlı bir şekilde aynı telkinde bulunuyorum –ama lütfen beni dinleme ve bana her gün yaz Milena, çok kısa olabilir, bugünkü mektuptan da kısa olabilir, iki satır da, bir satır da hatta tek kelime bile olabilir ama onlarsız kalırsam çok acı çekerim.”

“Mektupların böyle gözlerimi görmez hale getirmesi çok ilginç Milena…”

“Hayatın güzel, sakin, tedirginliğin tek nedeninin umut olduğu(bundan iyi tedirginlik olabilir mi?) zamanlar oldu. Böyle zamanlarda olabildiğince hep yalnız kaldım. Bu kez hayatımda ilk defa böyle bir zamanı yaşadığım anda yalnız değilim. Bunun nedeni fiziksel yakınlığının yanı sıra senin huzur verici özelliğin.”

“Korkumu makul bulduğun ve hemen neden korkmamam gerektiğini açıklamaya çalıştığın mektupların. Bazen rüşvet alan bir savunma avukatı gibi korkumu savunsam da, özünde ben de korkumun makul olduğunu düşünüyorum: O benim ayrılmaz bir parçam, belki de en iyi parçam…”

“Ve bana bu korku dolu yüreğimle cumartesi gününü nasıl olup da “iyi” diye nitelendirdiğimi sorarsan açıklaması hiç de zor değil. Çünkü seni seviyorum (seni seviyorum işte budala, deniz dibindeki çakıl taşı nasıl sevilip, sarmalanır, ona bağlanılırsa ben de sana öyle bağlıyım, umarım ben de seninle denizle çakıl taşı gibi birlikte olurum) tüm dünyayı seviyorum.”

“Öksürmeksizin herhangi bir türde doğum günü tebriğinde bulunabileceğimi zannetmiyorum. Neyse ki tebrik gerekmiyor, senin gibi birinin mevcut olduğunu hiç düşünmediğim bu dünyada olduğun için teşekkür ederim…”

“Beni bazen denemek istediğini yazmışsın, bu sadece şaka değil mi? Lütfen yapma bunu. Birini tanımak için çok çaba sarf etmek gerek, ama tanımamışsan hiç çaba sarf etmemişsin demektir.”

“Aksi taktirde bu yazışmalarımız daha önce tekrar tekrar olduğu gibi yine aynı şeyi, senin kocana kutsal, vazgeçilmez bir evlilik bağı ile bağlı olduğun sonucunu ortaya çıkaracak (o kadar öfkeliyim ki gemim son birkaç gündür rotasını kaybetmiş halde)…”

“Bu mektuba cevap almam yine on-on dört gün daha beklemem gerekecek, geçirdiğimiz onca zamanla karşılaştırılınca adeta terk edilmek gibi, değil mi?”

“-Haklısın, onu seviyorum. Ama F. Seni de seviyorum.- diye yazmışsın. Bu cümleyi dikkatle okuyor, özellikle “de” üzerinde duruyorum. Tümü doğru. Eğer doğru olmasaydı sen olmazdın ve sen olmasaydın ben nasıl olurdum.”

“Görevli mektubunu getirdi ve hemen merdivenlerde açtım –aman Tanrım içinde bir resim, asla yok olmayacak, bu mektubu yılın, tüm zamanların en iyi mektubu yapacak, harikulade, tamamıyla olağanüstü hissettiren bir şey.”

“Kalbimde içerisinde sen varken her şeye katlanabilirim, mektupsuz geçen günlerin korkunç olduğunu yazdıysam bile bu gerçek değil, sadece çok zordu.”

“Bugün gelen iki mektup gibi kısa, neşeli ve hazırlıksız, aniden yazılan mektuplar sanki (sanki, sanki, sanki) bir orman, yakalarının ucunda rüzgar, Viyana’dan bir manzara gibi. Seninle olmak ne güzel Milena…”

“Dünya tarihi boyunca benden daha iyi durumda olan bir imparator var mı? Odama giriyorum ve beni bekleyen üç tane mektupla karşılaşıyorum ve onları açmak, arkama yaslanmak ve böylesine şanslı, mutlu olduğuma inanmak dışında hiçbir şey yapmam gerekmiyor.”

“Benim mektuplarımın seni üzdüğünü söylemekte haksız mıyım? Ama haklı olmak neye yarar? Eğer senden mektup alırsam haklıyım ve her şeyim var, eğer almıyorsam ne hakkım ne hiçbir şeyim, hayatım bile yok demektir.”

“Bu şekilde saçmalıyorum, çünkü seninleyken her şeye rağmen çok iyi hissediyorum.”

“Bugün gelen sevgi dolu, neşeli, uğurlu mektup, nasıl olursa olsun tam bir kurtarıcı. Milena kurtarıcılar arasında.”

“Son iki-üç mektuplar buluşmayla ilgili bu telaş nedir? Aslında mutlu olmalıyım ama olamıyorum çünkü mektuplarında gizli bir korku var, benim lehime veya bana karşı bir korku mu bilemiyorum ama buluşmak istemenle ilgili telaş ve acelede bir korku var. Ama ne olursa olsun ben böylesine bir fırsat doğduğu için mutluyum.”

“Ne zaman birbirimizi görebileceğiz artık? Neden adını bir buçuk saat içerisinde üçten daha fazla duyamıyorum?”

“Bu yüz yüze görüşmemizden önce alacağın son mektup olacak. Ve son bir aydır hiçbir şey görmeyen bu gözler, seni görecek…”

“Sadece karanlıktan senin evine çıkan dar bir tünel bulduğum için çok mutluydum. Beni sana getirecek bu tünele tüm benliğimle attım kendimi ama karşıma aşılması imkansız lütfen –gelme kaya-sı çıktı, hızla kazdığım bu tünelden şimdi yine tüm benliğimle, bezgin bir şekilde geri dönmeli ve tüneli kapatmalıyım. Gördüğün gibi bu biraz üzüyor ama bu konudan bu kadar ayrıntılı olarak bahsedebiliyorsam çok da kötü değilim demektir. Sonuçta insan yeni tüneller kazabilir, ne de olsa eski bir köstebeğim…”

“Bu beyaz kağıtlar insanın gözünü yakıyor ve yaktıkça da daha fazla yazmaya neden oluyor…"

“Kalbimin bir köşesinde sizin için küçük bir kırgınlığın bulunması dengeyi sağlayacağı için neyse ki bu kızgınlık olumsuz bir durum değil…”

“Sevgili Bayan Milena, günler o kadar kısa ki, sizinle ve önemsiz birkaç ufak işle hemen bitiveriyor. Gerçek Milena’ya yazmak için neredeyse hiç zaman kalmıyor ama daha gerçek olanı bütün gün buradaydı; odamda, balkonda, bulutların arasında…”

“Bir mektup, bir tek haber yetmiyor mu? Tabii ki yeter, ama başımı arkaya yaslayıp mektupları yudumlamak, durmadan içmek istiyorum. Bunu bana açıklayın öğretmen Milena…”

“Birazcık yönümü kaybettim ama bana eşlik ediyorsanız önemli değil, o zaman ikimiz de kaybolmuş oluruz…”

“İnsanlar birazcık mutlu oldukları anlarda boş konuşabilirler…”

“Bu kadar yeter, bitmek bilmeyen bu beyaz kağıtlar insanın gözünü yakıyor ve yaktıkça da daha fazla yazmaya neden oluyor…”

“Mektubunuzu almak ve uykusuz bir kafayla cevap vermek zorunda olmak ne güzel. Ne yazacağımı bilmiyorum, yalnızca satırların arasında dolaşıyorum, gözlerinizin ışığı altında, güzel bir gün gibi hissettiren…”

“Size nasıl geldiğimi dikkate alın Milena, otuz sekiz yıllık bir hayattan sonra, hiç beklemediğim anda, özellikle şimdi, böyle geç bir zamanda, umulmadık bir yol kavşağında sizi görüyorum Milena…”

“Ne güzel yermiş burası. Aman Tanrım, Milena, keşke siz de burada olsaydınız, ah benim zavallı, akılsız kafam. Ama sizi özlediğimi söylesem yalan söylemiş olurum: Bu en kusursuz, en acı verici büyü, buradasınız, en az benim olduğum kadar buradasınız; ben neredeysem benim varlığımdan daha fazlasıyla siz de oradasınız…”

“Yeraltında mışıl mışıl uyurken bunları ortaya çıkarmaya ne gerek var ki? Bunlar sıkıntı ve üzüntü verici şeyler, insanı da aynı yönde etkiliyorlar. İki saatlik yaşam iki sayfalık yazıdan daha iyidir diye “Kasvetli bir sessizlikti ama söz konusu siz olduğunuz için çok üzücü değildi…”




Kafka ve Milena’nın imkansız denecek uzaklıktaki aşkı bu satırlar. Aşk denebilir mi tartışmaya açık ama bir sevginin eseri bu mektuplar. Görmeden, kilometrelerce uzağa duyulan, engel tanımayan bir sevgi örneği. Ve eski zamanların en güzel, en özlenesi hatırası olan mektuplaşmalar.

Bu kitap bir vasiyetin reddedilişi, Kafka’nın yakılmasını istediği ama arkadaşının bu satırları yok etmeye kıyamadığı, bir yolunu bulup günümüze kadar gelen mektuplar bunlar. Milena’nın vasiyeti yerine getirilmiş bir bakıma, kitap yalnızca Kafka’nın mektuplarından oluşmakta fakat bu aralarındaki sevgiyi anlamamıza yetiyor. Peki kim bu Kafka? Kim bu sevgili bayan Milena? Nerede kesişmiş yolları?

Franz Kafka; 1883 yılında Prag’da doğdu. Tüm iş yoğunluğuna rağmen edebiyatı öyle sevdi ki buna ayırdı işten kalan vakitlerini, en çok da onu uykusuzluğa iten gecelerini. Yaşadığı uykusuzluk ve yorgunluk bir takım sağlık problemlerine neden oldu. Bu sağlık problemleri arttıkça yerini şiddetli baş ağrılarına ve sinir bozukluklarına bıraktı. Depresyon teşhisinden sonra konuldu verem teşhisi. Kafka bunu hiç kabul etmedi ama bu hastalık gün geçtikçe onun erimesine neden oldu. İşte tam böyle bir anda geldi Milena’nın mektubu, ilaç gibi.

Milena Jesenska, 1896 yılında Prag’da doğdu. Kendisi on üç yaşındayken kaybettiği annesinin eksikliği, babasının ilgisizliği derken kısa süreli bunalımlara neden oldu Milena’da. Edebiyata olan ilgisi o dönemin yazarlarından oluşan çevreye yöneltti ve orada tanıştı eşiyle. Ernst Pollak ile evlenmesi babasıyla arasındaki bağları tamamen kopartmış olsa da Milena bu evlilikte mutlu olacağına inandı. Fakat eşiyle de yaşadığı sıkıntılar onu yeniden bunalıma itti. Bu süreçte makaleler yazarak ve meşhur yazarların eserlerini çevirerek sürdürdü geçimini. Bu noktada başladı Kafka ile mektupları.

Kaynak: http://zeynepcandir.blogspot.com.tr/
Milena'ya Mektuplar / Panama Yayın / Çeviri: Murat İbrahim Çelebi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...