Ana içeriğe atla

Ahmet Uluçay: Yıllarca kamyonculuk yaptım, kamyon şoförlüğü. Tavukçuluk yaptım, Allah yardım etti her ikisinde de iflas ettim.

"Ben çocukluğumda takılıp kalmış bir sinemacıyım. Yaşadığımız çağı hiç sevmiyorum. Benim bütün hayatım çocukluğuma yakılmış bir ağıttır, sinemam da öyle. Her şey geçmişte kaldı. Köyümüzün bir mimari dokusu vardı. Şimdi yıkılıp yeni beton binalar yapılıyor. Bu bakımdan ben filmlerimi yaparken mekân bulmakta zorlanıyorum. Kolaj yapıyorum. Parçaları bir o köyden, diğer köyden, başka köyden.

Evimize giderken kapının önünde annem kardeşimle elimize birer çıra tutuştururdu. Biz böyle karanlığın içine ateş böcekleri gibi dalardık. Ama daha köşeye varmadan çıralarımız sönerdi yakmak için yine dönerdik, yeniden varırdık o köşeye ve yine çıralarımız sönerdi. İşte ellerimizde çıralar, gölgelerimiz duvarlarda, böyle büyür küçülürdük, insanlar geçerler yanımızdan, böyle yıldız böcekleri gibi karanlığın içinde ellerimizde gaz lambaları. Gölgeler, gölgeler, gölgeler. Köyün bütün duvarları benim için her gün devam eden böyle fantastik bir sinemaydı.

Sinema dünyayı kurtarabilir mi bilmiyorum. Ama ben niye film yapıyorum? Söyleyecek bir derdim var, söyleyecek bir sözüm var. Bunların çok önemli şeyler olduğuna inanıyorum. Zaten insanlar söyledikleri sözün önemli olmadığını düşünüyorlarsa, bundan en küçük bir kuşkuları varsa, söylemesinler o sözü. Ben önemli şeyler söyleyeceğime inanıyorum. Hangi ulustan olursa olsun, hangi dilden, hangi dinden olursa olsun, bütün insanlara söyleyebilecek bir sözü olan, çok içten, çok samimi, çocuk gözüyle yapılmış filmler sunuyorum. Çünkü çocuklar dünyaya çıkarsız bakıyorlar. Daha temiz, daha arı, daha duru bakıyorlar. Ve böyle bakılmış bir dünyada ben kan dökülmeyeceğine inanıyorum, savaşların olmayacağına inanıyorum, çevre kirliliğinin olmayacağına inanıyorum. Dünyanın bütün problemlerinin değil belki ama birçok probleminin aşılacağına inanıyorum. Onun için benim kameram bir çocuk gözüyle dünyaya bakıyor, bakmaya çalışıyor.

Eşimi sinema tutkum yüzünden yoksulluğa mahkûm ettim. Yoksulluk utanç da getirir. Hele bizim buralarda, sosyal yarışı kaybettiğin an, dışlanırsın. İnsanlar ahlaksızlığı bağışlayabiliyor ama acizliği asla. Çal, soy, yeter ki yoksul kalma. Ben Beyoğlu'nda, koltuğumun altında senaryolarla kapı kapı dolaşırken, evin faturalarını, çocuklarımın bakımını eşimin üzerine yıktım. Benim gibi bir sorumsuzu yönettiği için, o büyük yönetmendir.

Sinema karanlık ve aydınlığın el ele verip güzel bir dünya kurmasıdır. Karanlığın bir büyüsü, gizemli tarafı var. Karanlıkta korkarız, çok güzel düşüncelere dalarız, kendi iç dünyamıza bir yolculuk yaparız. Bütün görünmeyenler karanlıkta gizlidir. Görünmeyenleri daha çok görünür kılar karanlık. Sinema bu bakımdan -teknolojisi Batı’ya bağımlı olsa da, en güzel örneklerini Batı’da vermiş olsa da- doğulu bir sanattır. Sinemanın doğasında doğululuk vardır. Doğu kültürü sinemayla anlatılmaya çok daha elverişlidir. Beni çeken bu karanlığın gizemidir.

Benim kapalı bir sinema kavramım var. En güzel öyküler çocukluğumda yaşandı. Ocakbaşımız vardı. Hikâyeler anlatılırdı. Görünmeyen yaratıklardan söz edilirdi. Sokaklarda cinlerin, şeytanların güneş battıktan sonra dolaştıklarından söz edilirdi. İnsanların hayalleri çok genişti. O küçücük kandil ışığına toplanıp ne öyküler dinlerdik biz. O cinleri, şeytanları gördüm diyenler olurdu. Bir takım optik yanılsamalardı belki. Hep bu öykülerin içinde büyüdüm. Benim sinemamı da o öyküler besledi. Güneş battıktan sonra sokaktan geçilmez derlerdi. Niçin geçilmediğini bilmezdik biz. Ben görmedim bütün bunları. Ama görmüş gibi inanırdım. Ve bu beni inanılmaz etkilerdi. Yani Alman dışa vurumculuğu bizim duvarlarımızda yaşardı. Ve ben gölgelerle oynardım. Ressamın birisi diyor ki “Gölge varlığın süsüdür.”  O zamanlar varlığın kendisi gölgeydi. Sinemayı tanıdıktan sonrada artık onları hayatımdan çıkarmam mümkün olmadı.

Tüm sanatların özü şiirdir. Mimarlar şiirini taşla yazar. Ressamlar renklerle, romancılar sözcüklerle yazar. Sinemacının şiiri görüntülerdir. Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal şiir yerine sinema ile söyleme olanağı bulsalardı mutlaka bizim gibi çekerlerdi.

Ben çocukluğuna ağlayan birisiyim hâlâ. Kendimi hem zamansal hem de mekânsal gurbette hissediyorum. Çocukluğum gitti ve geriye dönmüyor. Bir şekilde onu zapt edebilir miyim? O her an için benim cebimde kalabilir mi? Ve istediğim zaman ona dönebilir miyim? Yani fânilik insan olarak kaderimiz. Fâniyiz biz, öleceğiz bir gün ve her şey yok olacak. Mutlak anlamda yok olmayacak tabii, o yok olmadan söz etmiyorum. Bunun bir daha geri dönmemesi, elimizden akıp gitmesi, oradaki aciziyetimiz. Belki beni sinema yapmaya iten temel neden bu."

İzdiham / Güven Adıgüzel’in editörlüğünde hazırlanan; ‘’Kendi Rüyasında Uyanan Derviş; Ahmet Uluçay’’ kitabından seçilmiş pasajlardır.

**

"-Roman yerinde çok güzel. Bir de seyirci romanı önce okuduysa onun kafasındaki o güzelim dünyayı bozuyorsun. Bu yazana da bir saygısızlık. Çok satan yazarlar belki romanlarının sinemaya aktarılmasını istemişler. Bir zamanlar TRT’nin biten yabancı dizileri hemen kitaplaşır ve binlerce satardı. Hayır o güzelim dünya yerinde durmalı. Seyirci romanı önceden okuduysa o dünyayı asla bulamayacak, çünkü dil başka. Ve bence dil daha üstün. Dil ile anlatılan. E bir sinemacı bunu nasıl der? O zaman ben neden roman yazmıyorum? Hayır görüntünün gücü fazla. Ama roman okurken görüntü de sunuyor.
Roman okurken içinizdeki yönetmen mi okuyor romanı yoksa keyif almak isteyen adam mı?
Ben çay içerken bile, sigara içerken bile içimdeki yönetmen içiyor. Bundan kopamıyorum. Kopmak da istemiyorum. Bu daha güzel."

**
"“Kendimi anlatıyorum, içinizde ben de varım, benim de anlatacak bir hikayem var” diyorum. “Şimdi beni dinleyin!” gibi bir duygu, “Şimdi söz bende!”, “Şimdi ben kendimi anlatıyorum!” demek gibi, sinema."

**

“Ben sinemaya hâlâ bir çocuk gibi bakıyorum. Hareket eden resimler beni şaşırtıyor. Daha çiğ bir gözle bakıyorum sinemaya, hep öyle bakıyorum.”

**

"Çocuk masumiyet demek. Çocukların kedilerin ve delilerin olmadığı bir film düşünemiyorum."

**

“Yıllarca kamyonculuk yaptım, kamyon şoförlüğü. Tavukçuluk yaptım, Allah yardım etti her ikisinde de iflas ettim. Ondan sonra kooperatiften yem fabrikasına işçi olarak girdim. Sekiz yıl da orada çalıştım.’
İflas etmeseydim, sinemacı olamayacaktım. Sarılacak umudum yoktu. Yapmalıydım. Bundan başka hiçbir şeye aklım ermiyordu.
“Ben her şeyi intihar eder gibi yaptım! Sinemayı ben intihar eder gibi yaptım! Bunu beceremediğim taktirde kendi içimde de saygımı yitirecektim.”


**

Mustafa Uysal anlatıyor:

Onu şiir okurken, hikâye anlatırken, senaryolarındaki karakterlerini seslendirirken dinlemek cezbediyordu beni. Babasını anlatırken gözlerini uzaklara kaçırarak susması, (Her şeye rağmen babasını çok sevdiğini nasıl da zor söylemişti.) annesinin onu elinden tutup masalla tanıştırdığı günleri anlatması, ta çocukluğunda okuduğu bir kitabı tekrar okuma heyecanını paylaşması… Beni bunlar ilgilendiriyordu. Onda kuru gerçekliğin ötesinde sahici bir insan görüyordum. Sahiden onun dostluğu ve edebiyatla sıkı bağıydı beni ilgilendiren.
...
Kişisel bir anlatım oldu, bazen kantarın topuzunu kaçırdım, biliyorum. Onu anlatmak beni kuru bir yaprak kadar titrek yapıyor. Hâlbuki üç-dört ay kadar önce konuşmuştuk, seni yazmak istiyorum, demiştim. Kayıt aletini koyacaktım önüne, kendini anlattıracaktım. Biyografi gibi ama kuru bir şey değil, samimi bir şey olsun, dedim. Bunun son konuşmamız olacağını bildiğim için yaptım böyle bir teklifi. Kötüye gidiyordu. Kendime itiraf etmek zor olsa da insan hissediyor. Kabul etmişti, her şeyi konuşacaktık ama sansürsüz. Pervasız biriydi, samimi söylerdi, konuşurdu da çekinmeden. Hemen hemen biliyordum ne konuşacağını neler anlatacağını. Defalarca konuştuğumuz şeylerdi. Başkaları da bilsin isterdim ama olmadı.

Bazıları mezar ziyaretinin dua ve sure okumakla ikmal edildiğini sanırlar. Hayır, oturup yine dinliyorum onu. Her gidişimde farklı bir öykü anlatıyor bana. Mekânın cennet olsun Ahmet Ağabey. İki dünyalıyız, şunun şurasında kaç günlük bu dünya? Biz de geliriz, hasbihâl ederiz

Yine inşallah.

***

Uluçay, İstanbul Film Festivali kapanış gecesinde ödülünü eşi Ayşe'ye ithaf ederken şöyle konuşmuş: "Bu salondaki kimsenin tatmadığı bir yoksulluğa katlanmak zorunda kaldığı için." İsterseniz bu haddinden fazla çarpıcı sözleri bir kez daha okuyalım: "Bu salondaki kimsenin tatmadığı bir yoksulluğa katlanmak zorunda..."

İsterseniz bir daha: "Bu salondaki kimsenin tatmadığı bir yoksul...."

Taşçıyan soruyor: "Ailen bu büyük ödüle ne diyor?"

Uluçay: "Sevinmiyorlar, onların yoksulluğuna ilaç olacak hiçbir şey yok ortada. Onlar için değişen bir şey yok..."

Taşçıyan soruyor: "Yakın çevrenden ne tepki aldın?"

Uluçay: "Bizim buralılar pratik düşünür: kaşıkla yenir, bıçakla kesilir, kalemle yazılır. Sinemayla ne yapılır? Verecek cevabım yok. 'Kaç para kazandın?' diye sordular."

***

Aydınlık sabahları muştulayan ak horozlar ötecek

Yankılanacak geniş avlularda
Kuyuların çıkrık sesleri
Leylekler sağlam ayaklar getirecekler bana

Haritada bir yolun peşine düşüp

Çekip gideceğim
Çekip gideceğim
Çekip gideceğim

Şimdilik ağrılar uyusun
Sancılar uyusun
Söğütler uyusun suda

Ahmet Uluçay
Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak’tan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır.  1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yaza...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan