Ana içeriğe atla

Beytü'l - Hazen Kavramına Dair

Beytü'l-hazen, Yakup peygamberin en sevdiği oğlu Yusuf'u kaybetmesi üzerine üzüntü ve acı içinde çekildiği evidir. Kendisini anlayan olmamış, özellikle diğer oğullarının kendisine ve kardeşleri Yusuf'a ihanetleri ona ağır gelmişti. Bu davranışı kabullenemez, isyan eder ama elinden hiçbir şey gelmez; sabretmekten başka çaresi yoktur. Âdeta dünyaya küserek tüm üzüntülerini paylaştığı evine kapanır. Sabır ve derin bir tevekkülle Allah'a sığınır. En güzel çözümün onda olduğunu düşünür. Yakup peygamberin yazımızda ele alacağımız yaşamı Klasik Şiirimize akseder. Şairler onun kapandığı evi şiirlerinde “beytü'l-hazen” yanında, “beyt-i ahzan”, “külbe-i ahzan” şeklinde adlandırarak ele alırlar.

Yazımızda öncelikle Yakup peygamber etrafında oluşmuş kıssayı ele alıp daha sonra Klasik Şiirimize yansıma biçimi üzerinde duracağız.


Hz.Yakup, Hz.İbrâhîm'in torunu, İshak peygamberin oğludur. Dayısının iki kızıyla evlenmiş ve bunlardan on iki oğlu olmuştur. Aynı anadan doğan Yûsuf ile Bünyamin'i diğerlerinden daha çok sever. Yakup, babasının ölümünden sonra Ken'an ilinde kalarak babasının yerini aldı. Allâh ona peygamberlik verdi.


Yûsuf'u kıskanan diğer oğullarının onu kuyuya atmalarından sonra duyduğu üzüntü ve hasret sonucunda Beytü'l-ahzan (hüzünler evi) denilen kulübesinde yıllarca ağlamış ve ağlamaktan gözleri kör olmuştur. Yıllar sonra oğlu Yûsuf'un yaşadığını gönderdiği gömlekten anlayan Hz.Yakup'un gözleri açıldı ve kısa bir zaman sonra da oğluna kavuştu.


Yakup peygamberin lakabı “İsra'il” dir. Onun soyundan gelenler Beni İsra'il diye anılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de on beş âyette ve Yûsuf Suresi'nde bu olay ve Hz.Yakup'la ilgili bilgi verilmiştir.


Hz. Yakup, evlat acısı ve evlat ihânetiyle imtihan edildi. Yûsuf'un hasretiyle yıllarca sessiz sessiz inledi. Sonunda gözlerine ak indi. Hüznünü içinde gizledi. Şikâyetini sadece Allâh'a iletti. Kimseye “derdim şudur” demedi. Bir an bile ümidini kesmedi. Ümitsizliğe düşmedi. 

Yûsuf'un Mısır'da sultan olması üzerine babası ve ailesini yanına getirtince, İsrâiloğulları da Mısır'a yerleşmiş oldular.


Konu edebiyatımızda şairler için ilham kaynağı olmuş, mahiyet itibarıyla da dikkat çekmiştir. Bu nedenle sıkça işlenen konu olma özelliği taşımaktadır. Konu ele alınırken şairane özellikler kazanmış, şairlerin hayal dünyasında zenginleşmiştir.


Vehbî ayrılık derdiyle Yakup peygamberin durumuna düşmüştür. Şairin ağlama ve sızlamalarına Yakup peygamberin hüzünlerini paylaşan, gözyaşlarını döktüğü ev bile ağlamaktadır.


Gam-ı hicrân beni hem-hâlet-i Ya`kûb ideli
Girye vü nâlişüme külbe-i ahzân ağlar


Hz.Ya`kûb şiire aksederken; âşık sevgiliden ayrı düşmenin hüzün ve kederi ile perişandır. Gönlü gamla doludur. Bu durumda kendisi, Yûsuf'u bekleyen Hz.Yakup'a, içinde yaşadığı hânesi, hüzünler evi “Beytü'l-ahzan”'ne benzemektedir. Bazı beyitlerde âşığın kendisi değil de gönlü, anlatılan yönlerden Yakup'a teşbih edilir.


Muhibbi, Yûsuf peygamberin güzelliğindeki sevgiliden ayrı düşerek gönül evini Hz.Yakup gibi hüzünler evine çevirmiştir. Şairin gönlü ayrılığın verdiği gam ve kederle hüzün doludur.


Hasret ile âh senden ayru Yûsuf-ı cemâl
Eyledüm Ya`kûb-veş dil hânesin beytü'l-hazen


Hz.Yakup, Dîvân Edebiyatı'nda Hz.Yûsuf'la beraber ele alınarak, onunla ilgi kurulur. Yakup peygamber gam ve hüznün sembolüdür. Bu özelliği ile âşık için benzetme unsuru olur.

Gözlerinin görmez oluşu, yıllarca ağlaması, “Kulbe-i ahzân”ı, gözlerinin açılışı gibi yönleriyle telmih yoluyla kendisinden söz edilir. Âşık, bu çileleri yüzünden kendini veya gönlünü Hz.Yakup'a benzetir.

Ayrılık derdiyle hanesi Yakup peygamberin “hüzünler evi” ne dönen Hayretî, kendisini kınayanlara sesleniyor. Yusuf güzelliğindeki sevgiliden ayrılan herkesin kendi durumuna düşebileceğini hatırlatıyor.


Ya`kûb-veş giryân isem beytü'l-hazende ta'n degül
Vâ fürkatâ bir Yûsuf-ı Ken`ândan ayrıldım meded


Hayretî, sevgiliye sesleniyor. “Sen eğer izzet ve şöhrette Hz.Yusuf'un güzelliğindeki şöhret makamına sahipsen; ben de Yusuf'u hüzünler evinde bekleyen Hz.Yakup gibi seni sabırla bekleyen olurum.” Şair, sevgiliden ümit kesmemekte kararlıdır. Sabırla onu bekleyecektir.


N'ola sen mesned-i `izzetde begüm Yûsuf isen
Biz de Ya`kûb gibi âkif-i beytü'l-hazenüz


Nâ'ilî, her aldığı nefeste cam şişeye benzeyen hanesinde göz yaşına boğulmaktadır. Bu haliyle hüzünler evinde göz yaşı döken Hz.Yakup'u andırmaktadır.


Her nefes garkâb-ı eşk eyler bu mînâ hücreyi
Çeşm-i Ya`kûb-ibtilânun beyt-i ahzânın görün


Hz. Yakup'un gözleri üzüntü ve kederle âmâ olmuştu. Yûsuf'tan aldığı haberle gözleri açıldı. Şair Bâkî de sevgiliden ayrı, üzgün ve kederlidir. Gönlü âdetâ “beytü'l-ahzan”'ı andırır. Fakat sevgiliden gelen bir haber, âşığa büyük bir sevinç kaynağı olur. Hüzünler evi durumundaki gönlü, düğün-bayram yeri olur.


Rûşen oldı açılub dîde-i Ya`kûb-ı emel
Demidür menzîl-i `işret ola beytü'l-ahzan

Cennet, Allah'ın rızasına ermiş ve O'na gerçek kul olmuşlar için mükâfat yeridir. İnsanın hayallerine durgunluk verecek güzelliktedir. Kişi orada her istediğine kavuşabilir. Zâtî, sevgilinin olmadığı cenneti düşünemez. Sevgilinin olmadığı cennet onun için zindandan farksızdır. Cennetin gönül alan her köşkü, sarayı ona “beytü'l-ahzân”'ı hatırlatır.


Bâğ-ı cennet dil-rübâsuz bend ü zindândur bana
Her serâ-yı dil-güşâsı beytü'l-ahzândur bana


Yahya Bey, aşk derdiyle kendini Hz.Yusuf'un hasretini çeken Yakup peygambere benzetir. Yolunu ayrılık yolu, yaşadığı hanesini “beytü'l-hazen”, bulunduğu şehri Kenan ili kılmıştır. Şair böylece hasret timsali olmuş Hz.Yakup'la kendi arasında bir bağ kurar.


Kendümi Ya`kûb-ı hasret yolumı râh-ı firâk
Hânemi beytü'l-hazen şehrümi Ken`ân eyledüm


Beyitlerde, şâirin döneminde yaşayan halkın pek çoğunun içinde bulunduğu yokluk, sevdiklerinden ayrı olmaları, varlıklı ve idareci durumundaki insanların ilgisizliği gibi nedenlerle sıkıntı, acı çektiği düşünülüyor. Dönemin yöneticilerinin bu konuda dikkati çekiliyor. Halkın çektiği sıkıntıyı ifade edebilmek için aşağıdaki birinci beyitte Yahya Bey, ikinci beyitte Usûlî Yakup peygamber örneğinden yararlanır.


Meger Ken`ân ilinde Hazret-i Ya`kûb mânendi
Tolubdur kesret-i evlâdı ile beyt-i ahzânı


Beytü'l-hazendedür kâmû Ya`kûb gibi bu halk
Kapdı meger ki Yûsufı bu gurk-i cân-şikâr


Fuzûlî, baharın gelişinde nergis çiçeğinin topraktan filizlenip çıkması olayı ile Yûsuf'tan haber alan, onun ölmediğini öğrenen Hz.Yakup'un gözlerinin açılışı, uzun yıllar hüzün ve kederle oturduğu evinden sevinçle dışarı çıkışı arasında benzerlik kuruluyor.


N'ola çeşm-i ter ile çıksa habs-i hâkden nergîs
N'ola ger çıksa Ya`kûb-ı belâ-keş Beytü'l-ahzândan


Yûsuf'un güzelliğini andıran güneşin akşam saatlerinde batarken yeryüzüne yaklaşması ile henüz çilesi bitmemiş, kederler içinde oturduğu evindeki Hz.Yakup'a benzeyen ay, Hayâlî'ye Yakup kıssasını hatırlatıyor.


Çâh-ı arza düşicek Yûsuf-ı mihr oldı o dem
Mâh-ı Ya`kûb-ı felek külbe-i ahzân-şekil


Beytü'l-hazen kavramı ilahi kaynaklı bütün dinlerin ortak literatüründe yer alan bir kavramdır. İslâm kültüründe de zikri geçen konu yüzyıllarca şairlere ilham kaynağı olmuştur. Dert çeken pek çok şair kendisi ile Yakup peygamber arasında benzerlik kurar. Dolayısıyla yaşadığı hanesi, Hz.Yakup'un hüzünler evini andırır.


Adnan Uzun
Kaynak: Ay Vakti / 68. Sayı / Mayıs 2006

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi