Ana içeriğe atla

Kalp Kalesinde Kilitli Bir Aşk

Eylül’ün Pornografiye Açılan Merdivenlerinde Bir Jüpon: Mehmet Rauf

Mehmet Rauf denince akla ilk gelen, hiç kuşkusuz Eylül romanıdır. İkincisi ise bu romanın unutulmaz fetiş nesnesi “eldiven”dir. Roman kahramanlarının adları ise zamanın oyunbaz ellerinde ters yüz edilmiştir sanki. Kadın kahramanın adı Suat, erkek kahramanın adı Süreyya’dır. İşte bu ad seçimi de yazarın hiç düşünmediği garip bir ayrıntıya dönüşerek kahramanların adlarının hafızalarda yer etmesini sağlamıştır.

Eylül, Servet-i Fünun’da 1900’de tefrika edilmeye başlanır. Kitap olarak yayımlandığı tarih ise 1901’dir. Suat ve Süreyya’nın evlilikleri odağında gelişen romanda Süreyya’nın amcaoğlu Necip’in kadraja girmesiyle birlikte ritim yükselmeye başlar. Necip, Suat’a âşık olur ve bir süre sonra Suat’ın kalbi de bu yasak aşk tarafından işgal edilir. Yazar her iki kahramanın da ruhunu didik didik eder, okurunu imkânsız aşkın insan ruhunda açtığı uğultulu, dipsiz kuyuya doğru çekip götürür.

Eylül’deki aşk tende değil ruhlarda yakıcı ürpertilerle gezinip durur ve okur bir sayfadan öbürüne bu ürpertilerin izlerini takip ederek geçerken tıpkı romanın kahramanları gibi hummalı bir hastalığın pençesine düşer.  Roman boyunca hareket halindeki aşk magması zaman zaman yeryüzüne sızar. Kurguya bakıldığında yazarın işte bu magmanın yeryüzüne sızdığı noktaları,  son derece ustaca kurgulanmış ayrıntılarla görünür kıldığı fark edilecektir.

Yazarın konu edindiği aşk, dokunmasız, ulaşılmaz, kutsanmış,  bu yönüyle de Doğulu bir aşktır. Ancak bu aşkın ruhta yarattığı karmaşanın, tedirginliğin, ıstırabın, beklentinin, maraziyetin anlatımında ise Batılıdır. Denilebilir ki Doğulu bir aşkı Batılı bir teknikle anlatır Mehmet Rauf. Eylül’ün, hem yazıldığı dönemde hem de sonraki dönemlerde çok beğenilmiş, çok okunmuş bir roman olmasındaki en önemli etken hiç kuşkusuz yazarın, aşkın insan ruhundaki yansımalarını anlatmaktaki ustalığıdır. Bu ustalık,  Eylül’ü Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı unvanı ile taçlandırmıştır.

Tereddüt Kozasında Kıvranan Ruh

Eylül, naif bir aşk romanı olarak yer etmiştir hafızalarda oysa bu romanda aşk teması ekseninde toplumun ahlak anlayışı ve kadının toplumdaki yeri de sorgulanır. Dönemin şartları düşünüldüğünde yazarın bu sorgulamaları yapmakta epeyce cesur davrandığı söylenebilirse de asıl yapmak istediğini yapamadığına dair bir tedirginlik de hissedilir. Bu tedirginliğin en çok hissedildiği nokta ise romanın sonudur. Aşkın ağlarına takılıp roman boyunca kıvranan her iki kahraman bu aşkı yaşayamadan trajik bir sona sürüklenir. Sanki yazar, safiyetiyle kutsadığı bu aşkı toplumun değer yargılarının, ahlak kurallarının yırtıcı pençelerinden çekinerek alevler içine atıp yakmıştır.

Buradan bakıldığında iki âşığın ölümüne sebep olan yangın, bir anlamda toplumun katı ve ikiyüzlü ahlak anlayışının sembolü olarak okunabilir pekâlâ. Yazar, birbirine delicesine âşık iki kahramanını aşk ırmağının başına kadar getirdikten sonra ateş denizine atmaktan başka çare bulamamış gibidir. Eylül’de toplumsal baskıyı aşıp günlük yaşamın damarlarına sızamayan bu aşk, yazarın içinde ukde kalmış gibidir; çünkü yazar, sonraki romanlarında inanılmaz bir sıçrama yaparak insan var oluşunun kaçınılmaz gerçeklerini en başta da cinsel dürtüleri bütün açıklığıyla ele almaktan kaçınmamış; yazarlık itibarının sarsılmasına, sahip olduğu şöhretin yok olmasına aldırmamıştır. Denebilir ki bütün bu yıkma, karşı koyma, sorgulama ve sorgulatma çabasıyla Mehmet Rauf aslında hep hayalini kurduğu yazar imgesini yeniden inşa etmeye girişmiştir.

Yazarla Kahramanı Arasındaki Mesafe

Yazarla yarattığı kahramanları özdeşleştirmek eğilimdeki algı, geçmişten bugüne ve evrensel bir yanılsama olarak süregelmiştir. Bu yanılsamalı algıdan Mehmet Rauf da payına düşeni almıştır. Yakup Kadri, ilk gençlik yıllarında Mehmet Rauf’u bir efsane kahramanı gibi gördüğünü, onunla tanışmak için yanıp tutuştuğunu söyler. Ancak bu isteğini dile getirdiği kendisinden üç beş yaş büyük arkadaşı Şehabettin Süleyman bunun çok zor olduğunu zira Servet-i Fünûn’un bütün ünlü yazarlarının peşinde bir hafiye dolanıp durduğunu bu nedenle şehirde serbestçe gezinmekten çekindiklerini söyler. Yakup Kadri’nin beklediği fırsat hiç ummadığı bir anda çıkıverir karşısına. Bir konserde ön sıradaki ufak tefek adamı göstererek heyecanla “Bak işte bu Mehmet Rauf!” der Şehabettin Süleyman. Yakup Kadri büyük bir şaşkınlık yaşar ve dakikalarca önündeki adamı inceleyerek boşuna onda  “Eylül” romanındaki Necip’i bulmaya uğraşır. Aradığını bulamasa da vazgeçmez Yakup Kadri ve belki konuşmasında, hal ve tavrında, bakışlarında zekâdan kaynaklanan bir çekicilik, bir pırıltı vardır diye umutlanır. Konser çıkışı Tünel başında birkaç dakika konuşma fırsatı yakalarlar ancak bu konuşma Yakup Kadri’de yeni bir hayal kırıklığına sebep olur; çünkü Mehmet Rauf dudaklarının arasından anlaşılmaz sözler mırıldanarak, kalın gözlük camlarının ardından ifadesiz nazarlarla bakar ve kaçarcasına uzaklaşıp gider. Şehabettin Süleyman yazarın bu tavrını kendilerini hafiye zannetmesine yorsa da Yakup Kadri’nin hayal kırıklığına merhem olamaz.

Aslında son derece renkli ve girişimci bir karakteri vardır yazarın. İnsanlardan kaçan, içe dönük bir portre çizmez. Tam tersine sosyal becerisinin gelişmiş olduğu ve hem edebiyat dünyasında hem kendi hayatında pek çok noktada Batılı bir bakış açısıyla hatta devrimci bir çizgide hareket ettiği, pek çok ilki gerçekleştirdiği söylenebilir. Halid Ziya, Mehmet Rauf’un küçük bir memur ailesinin çocuğu olarak her zaman maddi sıkıntı içinde yaşadığını söyler anılarında. Para kazanmak için başvurduğu ilginç yolları anlatır.

Bir keresinde Mehmet Rauf, Servet-i Fünûn’da yazdığı bir makalede ilancılığın öneminden söz ederken zamanın ünlü “Sunlight Soap” sabununun ilanlarını örnek gösterir. Açıkgöz bir dostu bu yaptığının da bir tür ilancılık olduğunu, İngiliz sabun şirketinden bunun için para talebinde bulunabileceğini söyler. Mehmet Rauf derhal bu talebini “Sunlight Soap” şirketine yazar. Şirket bu isteği kabul eder ve Mehmet Rauf’a nasıl bir ödeme yapmalarını istediğini sorar. Paraya ihtiyacı olmasına rağmen müziğe merak sarmış olan Mehmet Rauf işe bakın ki İngiltere’den kendi kendine çalan “Aolien” adında yeni çıkmış bir müzik aleti ister.

Yazarımızın edebiyat dünyasına adım atışı “Düşmüş” adlı hikâyeyle olur. Bu ad Mehmet Rauf’un hayatına dair bir kehaneti gizler sanki içinde. Düşmüş Halit Ziya’nın çıkardığı Hizmet gazetesinde yayımlandığında yazar henüz on altısındadır. Bu öyküyle başta Halit Ziya olmak üzere Servet-i Fünûn yazarlarının dikkatini çekmeyi başaran Mehmet Rauf, Eylül romanından sonra Türk edebiyatının Olimpos’undakileri arasına katılır.   Ancak bu hızlı yükselişi ikinci Meşrutiyet’in ilanından sonra düşüş izler. Yazar hem sanat âleminden dışlanarak yalnız bırakılır hem de maddi sıkıntılarla boğuşmaya mahkûm olur.

Peki, nedir yazarın düşüşüne sebep? Bunun nedenlerini bulmak için yazarın hayatına biraz daha yakından, biraz daha içerden bir bakış gerekiyor.

Jüpon’un Ardındakiler

Mehmet Rauf, döneminin pek çok yazarından daha şanslıdır; çünkü Batı’ya açılan iki penceresi vardır: Fransızcanın yanı sıra İngilizce de bilir. İngilizcesinin kaynağı ise Bahriye Mektebi’dir. Beyaz bahriyeli üniformasıyla çekilmiş bir fotoğrafında uzak, sisli bir noktaya bakar gibidir. Hem bir subay ciddiyeti vardır yüzünde hem de ele geçirilmesi, keşfedilmesi zor bir kalenin vakarı. Bahriyeli oluşundan dolayı da yazılarını takma adla yazar. Rauf Vicdani, Besim Rauf, Cemil, Ali Necdet, Mehmet Nafiz gibi pek çok takma adın yanında kullandığı başka bir takma ad vardır ki insan gülümsemekten alıkoyamaz kendini. Bu ad “Jüpon”dur. Kimin aklına gelir bu adla yazmak?

Jüpon, Mehmet Rauf’un kişiliğine dair önemli bir ipucu gibi gelmiştir bana hep. Bilindiği üzere jüpon kadınların etek altına giydiği bir tür astardır. Sözcük Fransızca, kadına dair görülmemesi gerekeni saklıyor, yazar da onunla görülmemesi gereken kendi adını saklıyor. Yani nesnenin saklayan, örten işlevinden yola çıkarak bu adı seçiyor diyebiliriz. Bu tek başına esprili bir neden olmakla birlikte, kanımca tek neden değil. Kadına dair bir nesneyi seçmesinde kadınlara hayranlığının ve düşkünlüğünün payı olduğunu söylemek sanırım ileri gitmek olmayacaktır. Jüpon, tıpkı eldiven gibi bir fetiş nesnesi olmaya son derece uygun bir özellik de gösteriyor öte taraftan. Biraz düşünüldüğünde bu iki nesne arasında da bir ortaklık olduğu söylenebilir. Eldivenin de tıpkı jüpon gibi örten, saklayan bir işlevi var, yalnızca eldivenin erotik çağrışımlarının ya da göstergesel işlevinin jüpona göre daha masum olduğu kabul edilebilir. Jüponun ardında, toplumun şehvetli bakışlarından saklanmak isteyen bir kadın bedeni var; Jüpon takma adının altında ise nasıl yaşamamız gerektiğine karar verme yetkisini hep elinde tutan toplumdan saklanmaya çalışan bir yazar var. Bunu yapmasındaki tek neden de hiçbir sansüre maruz kalmadan özgürce yazabilmek isteği.

Mehmet Rauf üç evlilik yapar. Bunlardan ilki Tevfik Fikret’in yakın akrabası Ayşe Hanım’la yaptığı evliliktir. Fikret, bu evliliğin gerçekleşmesinde bizzat aracılık eder. Ancak neden bilinmez Mehmet Rauf, eşini terk edip gider. Eylül romanındaki Necip gibi kendini Beyoğlu’nun ışıltılı dünyasına atar, o kadından bu kadına koşarak derbeder bir hayata başlar. Bu hayat biçimi başta Tevfik Fikret olmak üzere Servet-i Fünûn camiasının onu aforoz etmesine neden olur, etrafında oluşan sevgi ve saygı halesi gün geçtikçe erimeye yüz tutar.

Eşini terk ettikten sonra İstanbul’un güzelliği, zarifliği, kibarlığıyla tanınmış hanımlarından birine adeta karasevda denilecek bir aşkla tutulup işi intihara kadar götürür. Aşkından ne yaptığını bilmeyecek hale gelen yazar, bütün varlığını ve sonunda evini de satıp bu hanım uğruna harcadıktan sonra kendini öldürmeye karar verir ve bir gün öncesinden de bütün dostlarıyla vedalaşır. Pervasız davranışları, berduş hayatı nedeniyle zaten çevresinde çok az insan kalmıştır. Bunlardan biri de Hüseyin Cahit Yalçın’dır. Yazarın bu garip vedasından şüphelenen Hüseyin Cahit, Servet-i Fünûn’un sahibi Ahmet İhsan’ı da yanına alıp Büyükada’ya koşar ve Mehmet Rauf’u kapısı, pencereleri sımsıkı kapatılmış odasında kömür kokuları içinde zehirlenmiş bulurlar. Hemen kapıyı, pencereyi açarak kömürle dolu mangalı dışarıya çıkaran iki dost, zavallı yazarı böylece son anda ölümden kurtarırlar. Tam bu noktada okurdaki algı ezberinin dışında bir durumun gerçekleştiğini ve yazarın hayatının kahramanın hayatına değil de kahramanın hayatının yazarın hayatına akmaya başladığını söyleyebiliriz. Mehmet Rauf, Eylül’ün kahramanı Necip gibi yaşamaya başlar, aşk yüzünden her şeyini feda eder, sersefil bir hale düşer.

Ahlaki duruşundaki katılığıyla tanınan Tevfik Fikret ve Mehmet Rauf’u himayesine almış olan Halit Ziya bu rezaletler üzerine büyük hayal kırıklıkları içinde ondan uzaklaşırlar. Öyle ki bu intihar vakası bile onları eski dostlarıyla yeniden yakınlaştırmaya yetecek bir neden olmaz. Bu intihar vakasının üzerinden çok geçmeden geriye kalan bir iki arkadaşı da yazarı terk eder.

Psikolojik Romandan Pornografiye: Bir Zambağın Hikâyesi

İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla basın, hürriyetine kavuşur. Mehmet Rauf’un eski dostları, arkadaşları birer birer refah ve ikbal merdivenlerini çıkmaya başlar. Vaktiyle Eylül ve Siyah İnciler yazarı olarak herkesi sanatının dehasına hayran bırakmış olan Mehmet Rauf ise basın dünyasına henüz ayağını basmış bir edebiyat heveslisi gibi yazılarını yayınlayabilmek için Babıâli caddesindeki gazete ve dergi idarehanelerinin önünde sıra bekler.

İşte Mehmet Rauf’un yazı macerasındaki evrilme ve bazılarına göre düşüş bu döneme rastlar. Çıktığı zirveden tepetaklak inen ve edebiyat çevrelerinden uzaklaşan Mehmet Rauf, bu çaresizlik döneminde “Bir Zambağın Hikâyesi” adıyla pornografik bir roman yazıp yayımlatır.  “Bir Zambağın Hikâyesi” nin yayımlandığı tarih 1910’dur. O yıllarda Osmanlı Bahriyesi’nde kıdemli yüzbaşı olan Mehmet Rauf, kitapta imzasını kullanmamıştır. Kitap, olağanüstü bir ilgi görür; çok sayıda baskısı yapılır, o zamanın koşulları içinde hiç görülmedik bir şey daha gerçekleşir, bugünün porno kasetleri gibi bir geceliğine kiraya bile verilir!

Romanın ele aldığı konu, çapkın bir Osmanlı beyzadesi ile yüksek sınıftan bir kadının aynı genç kıza duyduğu aşk ve yaşadıkları cinsel tecrübelerdir. Kitabın satışını arttıran asıl nokta ise söz konusu beyzade ve kadının genç kızla kurduğu cinsel ilişkinin ifade edilişindeki açıklık, pervasızlıktır. Cinsel ilişkilerin sokak ağzıyla anlatıldığı roman, başlarda erotik kalıplar içindeyken ilerleyen bölümlerde bu sınır giderek genişlemekte ve soluğu pornografinin alanında almaktadır.

“Bir Zambağın Hikâyesi”nin yayımlanmasıyla birlikte edebiyat dünyasında da büyük gümbürtüler kopar. İçlerinde Mehmet Akif’in de yer aldığı bir grup yazar, Mehmet Rauf’u edebiyat dışı eser vermekle suçlar, romanı edebiyat dışı diye nitelendirir. Bununla da kalmayarak romanın, edebiyatı alçalttığını, edebiyat ahlakını zedelediğini söyleyerek yazarını ihbar ederler.  Bu ihbar üzerine ortalık daha da karışır ve Bahriye’de yüzbaşı olarak görev yapan Mehmet Rauf, söz konusu romanı müstear bir adla yazmasına karşın askeri mahkemede yargılanır, altı ay hapis cezasına çarptırılır. Roman yasaklanıp toplatılır. Mahkemede, yazarın bu romanı kendisinin yazmadığını sadece adapte ettiğini söyleyerek savunmasını yapması bile, onu ordudan ihraç edilmekten kurtaramaz.

Bu roman, öylesine dışlanır, hor görülür ki 2001 yılına kadar romanın Latin harfleriyle baskısının yapılması bile mümkün olmaz, bunda yazarın Eylül romanıyla yarattığı kalıplaşmış algıdaki direncin de payı olduğunu söylemeliyiz. Oysa bu roman, yazarının mahkemedeki savunmasında dile getirdiği gibi gerçekten bir adaptasyondur. Romanın yayımlandığı dönem, Batı’da bile eşcinsel edebiyatın kabul görmediği, yargılanıp yasaklandığı bir dönemdir. Mehmet Rauf’un “Bir Zambağın Hikâyesi”, yazdıkları yüzünden yargılanıp hapsedilmekten kurtulamamış İrlandalı yazar Oscar Wilde’ ın  “Lady Violette’in Aşk Destanı” adlı kısa romanının bir adaptesidir. Ancak yazar, sadece basit bir adaptasyon yapmaz, birtakım eklemeler de yapar kitaba. Osmanlı erkeğinin cinsel fantezilerinin yazarın hayal dünyasında renklenip biçimlenmesiyle oluşan bu eklemeler, hiç kuşkusuz romanın ortalığı karıştırmasında da büyük rol oynar.

Edebiyat-ı Cedide’nin ve belki de Türk edebiyatının en güzel, en saf aşk romanının, Eylül’ün yazarının, Bir Zambağın Hikâyesi gibi pornografik bir roman yazması gerçekten çok ilginçtir. Bugün bile yazarın böylesine iki uç arasında gidip gelen edebi kimliği ilgi ve merak uyandırmakta iken yaşadığı dönemde böylesine sansasyon yaratmasına elbette şaşmamak gerek. Maddi sıkıntılar içinde olduğu ve eski şöhretini özlediği düşünülürse yazarın bu romanı yazmaktaki amacı belki açıklanabilir. Zira bu roman yazarına yüklü miktarda para da kazandırır.  Belki de bu nedenle yazar, başına gelenleri unutup bir adaptasyon daha yapar ve “Kaymak Tabağı” adlı yine “edebiyat dışı” diye aforoz edilen ikinci romanını yazar.

Kaymak Tabağı da Fransız edebiyatının en marjinal isimlerinden birinin, bugün bile kitapları sansürlenen Marki de Sade’ın bir romanından adaptedir. Mehmet Rauf, Edebiyat-ı Cedideciler içinde Batı kültürüne ve adetlerine en çok yaklaşmış olanlardan biridir. İngiliz ve Fransız edebiyatından okuduğu çok sayıda romanın etkisiyledir ki yazar, Batı’nın aydınlanma döneminin iki önemli ve yasaklı ismi Sade ve Wilde’ı da yakından tanıma olanağı bulur.

Üç Sözcük Odağında Yükseliş ve Düşüş: Eylül-Düşmüş-Jüpon

Bu noktada “Düşmüş”, “Eylül” ve “Jüpon” sözcüklerinin Mehmet Rauf’un karakterinde ilginç bir üçgen oluşturduğunu söyleyebiliriz.  Eylül yazarın ruhundaki naifliğin yansıması olduğu gibi Doğu’nun da, Doğulu aşkın da yansımasıdır. Kederle beslenen, kutsanan, kalp kalesinde kilitli bir aşktır bu.  Kitabın yazıldığı dönem, yazarın hayatının da Doğu ritimlerinde akıp gittiği ama Batı’dan haberdar olduğu bir dönemdir. Jüpon, bilinç düzeyinde algılanan Batı’nın bilinçaltında baskı oluşturmaya başlamasının göstergesidir diyebiliriz. Yazarın bu takma adla yalnızca gerçekteki adını gizlemediğini daha önce dile getirmiş ve bu adın kadınlara ilginin de ipuçlarını içerdiğini söylemiştim. Buraya şimdi bir ekleme daha yaparsak bu adın aynı zamanda yazarın çevirdiği romanlardan, tiyatro oyunlarından, Girit, Hamburg, İtalya gibi gezip gördüğü Avrupa şehirlerinden edindiği Batılı yaşama biçimini uygulama itkisini de gizlediğini söyleyebiliriz.

Yazar, gördüğü, okuduğu, bildiği Batı’yı yaşamak da ister, bu isteğin hayata geçmesi, o günün koşullarında imkânsız olsa da yazarın bunu başardığını görüyoruz.  Düşmüş sözcüğü işte bu yıkımın başlangıç işareti gibidir. Yazar; Eylül romanından sonraki süreçte toplumsal değerleri, edebiyat çevrelerini hiçe sayarak adaptasyon da olsa “Bir Zambağın Hikâyesi” ve “Kaymak Tabağı” gibi iki romanı yazmaktan çekinmediği gibi, Beyoğlu gecelerinde aşk acısını unutmaya çalışarak ve şairin “Ben melanet hırkasını kendim geydim eğnime/ Âr u namus şişesini taşa çaldım kime ne” dediği gibi “kim ne der”i umursamadan yaşamaktan da çekinmez. Dolayısıyla yazarın konularının, Platonik aşktan erotizme hatta pornografiye doğru evrilmesindeki temel nedenlerden birinin, Batılı yazarlara özellikle Sade ve Wilde’a duyduğu hayranlık, diğerinin de kendi hayatındaki kırılmalar ve değişimler olduğu söylenebilir.

 Türk Edebiyatının Marki De Sade’ı

Yazar,  büyük bir cesaretle yazdığı bu iki romanla, edebiyat dünyasında gerekli olan özgürleşmeye katkıda bulunmak amacını da gütmüştür.  Nitekim yazar,  Sade ve Oscar Wilde metinlerinden adapte ederek yazdığı romanlarında cinsel ihtiyacın beşeri bir açlık olduğunu, bunun hiçbir ahlak kuralı ile sınırlanamayacağını söyledikten sonra düşüncelerini şu sözlerle ifade eder: “Müsaadenizle bu ihtiyacı o kadar meşru, o kadar muhakkak buluyorum ki, bunun önünde başka hiçbir kuvvet tahakküm edemez; evet, ahlak ve adap denilen ve yalnız herkese karşı istismar edilip tahakküm edilmek için icad edilmiş olduğunda şüphe olmayan uydurma, düzme bütün şeyler, bu ihtiyac-ı kat’î-i beşeriye huzurunda yalnız ser-füruya mecburdurlar”.

Tanzimat’la birlikte roman türünü tanıyan Türk edebiyatının bu türe çok yabancı olması nedeniyle ilk örnekler çok ilkel, teknik açıdan pürüzlüdür. Servet-i Fünûn’a gelindiğinde nispeten daha iyi örnekler ortaya konulmaya başlanmıştır. Ama yine de bu türün henüz çok az örneği verilmiştir ve yazılan romanlar da genellikle yaşanan sosyal değişimleri, aşkları konu almakta, toplumun kültürel yapısına, etiğine aykırı düşmemeye çalışmaktadır.

İşte böyle bir ortamda Mehmet Rauf, yazdığı bu iki romanla tam bir şövalye gibi davranmış, duygu ve düşünce dünyasını kısıtlayan geleneksel bağları koparmaya yeltenmiştir. Bir nevi erotikanın edebiyatını yaparak özgürlüğün ve başkaldırının da edebiyatını yapmıştır. Dolayısıyla bu romanlar her ne kadar kınanmış, yazarı aforoz edilmişse de edebiyatın konusuna, yayın hayatında düşünce özgürlüğüne dair bir tartışma başlatmış olmaları adına son derece önemlidirler.

Yazarın kadına bakış açısı onu yalnızca bir aşk nesnesi olarak görmek ya da arzu nesnesine indirgemekten ibaret değildir. Tam tersine kadınlara yönelik “Mahasin”, “Süs”, “Gelincik” adlı üç magazin dergisi de çıkaran Mehmet Rauf, bu dergilerdeki makalelerinde kadının sosyal hayatta daha etkin rol alması, özgürleşmesi gereğine dikkat çeker. Yine bu dergilerdeki yazılarında Türk kadınının sahneye çıkması gerektiğini de daha o yıllarda ortaya atar. “Bir Zambağın Hikâyesi” ile başı sansürle derde giren, mahkemelere düşüp hapse atılan yazar sansürden ve yargılanmaktan bir türlü kurtulamaz ve 1925’te “Süs” dergisinde yayımlanan açık bir kadın resminden dolayı üç ay hapse mahkûm edilir. Ancak bu suç, matbuat emektarı olmasına binaen mahkemece affedilir.

İlk eşini terk ettikten sonra uzunca bir süre derbeder bir hayat süren yazar, 1910’da zengin bir ailenin kızı olan Besime Hanım’la evlenir ve içgüveysi olarak eşinin İzmir’deki evinde yaşamaya başlar. Ancak yazık ki bu eşinden de ayrılır. Bu sefer ayrılığı isteyen kendisi değil eşi olmuştur. Bu ayrılığın ardından yeniden derbeder hayatına dönen yazar son evliliğini ise kendinden yirmi sekiz yaş küçük Muazzez adlı bir öğretmen hanımla yapar. Bu evlilikten kısa bir süre sonra kısmi felç geçirir ve sağ kolu tutmaz olur. Son eşi yazara bu sıkıntılı zamanlarında destek olur. Ancak yazar, 1928’de ikinci bir felç daha geçirir ve yatağa düşer.

İsmet Paşa Affı

Basın ve yayın dünyasında da artık eskisi gibi ilgi görmeyen yazar, ömrünün son günlerinde de maddi sıkıntılar içine düşer. Bunun üzerine denize düşen yılan misali eski arkadaşlarından yardım diler, imdat mektupları yazar. Bu mektuplardan haberdar edilen İsmet Paşa, vaktiyle Eylül romanını okuyup çok beğendiğini söyledikten sonra “O, Zambak diye fena bir eser yazdı ama Eylül bu günahının kefaretidir.”diyerek yazara maaş bağlanmasını sağlar. Böylece Mehmet Rauf, yaşamının son basamaklarında dahi Eylül romanının faydasını görür.

Mehmet Rauf, ikinci felcinden yaklaşık bir buçuk yıl sonra kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde vefat eder.


Makbule Aras
Sıcak Nal, Eylül-Ekim 2010, sayı 4

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...