Ana içeriğe atla

Mühürlü Alyans

Güzel bir akşamında hayatın
Yanıma geliyorsun
Karanlık olsa da gecelerin
Yıldızlar gibi parlıyorsun.

Öyle olsan da, alyansım
İşte, yüzünü açar aydınlık ay
Al onu, kabul et benim için
Mühür gibi sağlam, parmağında kalsın.

Sence ay bir söz olursa
Asılı kalsın gökte parmağım
Soğuk gümüş arama
Sana sıcak güneşi veriyorum.

Düşüncemiz, gönlümüz bir
Sözümüz beraber, hayatı seviyorum
Öyle düşünsem de, akar su hızlıdır
Bir köprü yok üstünde, çekiniyorum.


İshak Meşbeşe (Adıge)
Çeviren: Meretiko Metin


Yıllar evvel, Türk Edebiyatı dergisinin şimdi hatırlayamadığım bir nüshasında 20. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Louis Aragon’un imzasını taşıyan bir yazı okumuştum. Yazı, “Dünyanın En Güzel Aşk Hikâyesi” başlığını taşıyordu. Aragon, gençliğinde, kızgınlıkla andığı Nobelist yazar Rudyart Kipling'in “Dünyanın en güzel hikâyesi” adında bir öyküsünü başlığın vaat ettiği ihtişama eşdeğer bir beklenti içerisine okuyuşundan ve yaşadığı hayal kırıklığından bahsediyordu uzun uzun. Yıllar yılları kovalıyor, Aragon, dünyanın en güzel aşk şiirlerinden birini yazsa da (“Sana Büyük Bir Sır Söyleyeceğim”), “dünyanın en güzel aşk hikâyesini” okuyamamanın eksikliğini hep içinde taşıyor. Bir vesileyle o yıllarda Fransızcaya ilk kez çevrilmiş ve gelecek vaat eden genç bir Kırgız yazarın bir kitabını okuyor. Kitabın adı Cemile, yazarı Cengiz Aytmatov. İşte diyor Aragon, işte, dünyanın en güzel aşk hikâyesi bu. Ve başlıyor anlatmaya, uzun uzun!

Bu ‘beklenti’ benim de içimde yer etmiş olacak, ilgi duyduğum tüm sanat dallarında (resim, sinema, fotoğraf, edebiyatın tüm kolları…) hep bir “dünyanın en güzel …” yaratısını aradım. (Bayezid-i Bistamî’nin o güzel sözünü hatırlamanın vaktidir: “Aramakla bulunmaz; ancak bulanlar daima arayanlardır.”) Bu, bir yerde, sanatı hayatımın biricikliğine sunmak, özgünlüğüne katmak, onunla daha anlamlı ve anlaşılır, daha kendiliğinden ve sahtelikten uzak bir ilişki kurma girişimiydi benim için. Bunu yıllarca -ve en başta- edebiyatta aradım. Yüceler yücesi bir dağın zirvesinde yapayalnız ve tek ayağı üzerinde durmaya mahkûmken bile hayatta kalmaya çalışan bir insanın hikâyesi bile bana “işte dünyanın en güzel …”sı dedirtmedi! Hayır, o ben değildim. Gözyaşları içinde kendini boşluğa bırakırken kaderine sitem eden kusurlu adam olsaydı belki, ama o ben değildim… Edebiyatın o güne değin beni mahrum ettiği şeyi sinemada buldum ya da şöyle mi demeliyim: bunu bana sinema verdi. (Naili’nin dediği gibi: “Lutf u keremi Hazret-i Mevlâ ile geçtik.”) Karhozat. Macar yönetmen Bela Tarr’ın -aynı zamanda doğduğum yıl olan- 1988’de gösterime girmiş olan ilk filmi. Türkçe adıyla, Lanet. Artık tabiîleşmiş bir alaka ve merak duygusuyla izlemeye başladığım film, dehşete kapılmış bir bedenin korkuyla inip kalkan göğüs kafesi yüzünden beni gece boyu uyutmadı ve bana hakikatimi suratımda patlayan bir baba tokadıyla eşdeğer bir öfke ve merhametle beyan etti. Razıydım. Çok üzülmüş, ağlamış ama geç ve beklenmedik bir zamanda bile olsa gelen bu mesaj için rabbime minnettardım. Bu yazıyı Mevlit Kandili’ni idrak ettiğimiz bir gecede, 2 Ocak 2015’te yazıyorum. Diyebilirim ki Lanet’i izlediğim gece, ilk defa o gece, ilk vahyin ağırlığı ile üzerine örttüğü kat kat yorgan altında titreyen peygamberimi anladım. Ona olan sevgim kâinatın sınırlarını aşmış, hakikate yaslanıyordu artık. O sevgi, beni büyük bir boşluktan çıkarıp rabbimin rızasını kazanmak için çabalayacağım bir hayat tasavvuruna götürecekti.

İnsanın karşısına ne zaman, neyin çıkacağı çok mu muğlak? Hani insan kendi kaderini kendi yazandı. Yazılırken yaşanılan bir tarih çok da öngörülemez olmasa gerek. (Uyarı: bu söylenene Hz. Hızır’la karşılaşmalar dâhil değildir.) Benim için hayat, sanat kadar sürprizlerle dolu değil. Öte türlü İshak Meşbeşe ya da nâm-ı diğer Adıge ile ve onun “Mühürlü Alyans” şiiriyle karşılaşamazdım. Hayat bize nesneyi sunuyor sadece, ona anlam katmak yılların süzgecinden geçerek kazanılmış bir şahsiyetin işi. Benim “Mühürlü Alyans” isimli şiire yüklediğim anlam, Argon’un Cemile’ye yüklediği anlamdan farklı değil. “Mühürlü Alyans” benim için “dünyanın en güzel aşk şiiri”dir.

İshak Meşbeşe Çerkes halkı için çok önemli bir şair. Hatta Çerkeslerin Mehmet Akif’i denilmesinde hiçbir sakınca yok gibi. Anavatanlarından sürülmüş olan Çerkeslerin hâli hazırda kullandıkları millî marşlarının da şairi Adıge. (“Adıge”, Çerkes halkı arasında yaygın bir biçimde kullanılan genel bir lakap, bir hitap şekliymiş. Adını bilsin bilmesin, Çerkesler arasında birbirlerine “Adıge” diye seslenmek, hitap etmek bir saygı ve yakınlık belirtisi aynı zamanda. Her Çerkes bir Adıge!) Sovyet okullarında eğitim görüyor Meşbeşe. Parti komiserleri ile yakın bir ilişkisi oluyor hep. Sovyetler içinde gelişen kültürel atmosferin her zaman bir şekilde içerisinde oluyor. Ama mensubu olduğu halkla ve onun acılarla dolu mâkus talihiyle ilişkisini hiçbir zaman kesmiyor; kaleminden Çerkeslerin şarkıları, ağıtları eksik olmuyor hiç. Mehmet Akif’le bu yüzden bir bağ kurdum zaten aralarında. Bir ulusun varlığını kendi varlığı gibi sahiplenen, kendi bedenini ulusunun değerleri uğruna siper eden, bunun için yalnızca kalem savaşları değil, bir ruh cihadı yapan, yapabilen şairler vatan şairi olarak kabul görüyor zaten.

Yine de sevmem dâva şiirlerini. İster Mehmet Akif yazsın, ister Nâzım Hikmet… Birinin Berlin Hatıraları ve o hatıraları yazarken, düşünürken gurbet elde oturduğu kafeteryada etrafına hayret ve hüzünle bakan güzel insan daha çok ilgimi çekerken, bir diğerinin hapishanede bile olsa çalışarak, üreterek karısına bakmaya çalışan ve her gün aynı saat diliminde ona duyduğu büyük özlem için Saat 21-22 Şiirleri. “Ben gelmedim dava için” diyen bir Yunus’tadır hep kulağım. Her ulusun zor zamanları olmuştur ve her zorluk, darlık kendisini bulacağı bir sese gereksinme duymuş, ona yaslanmıştır, onun ruhaniyetinden güç almaya çalışmıştır. Bu Macarlarda Sandor Petöfi iken, Türklerde Mehmet Akif’tir. Senegallilerde Léopold Sédar Senghor iken, Çerkeslerde İshak Meşbeşe’dir… Antropologların inanma ihtiyacı duyan bir insan topluluğu için kullandıkları argümanlar bu noktada da devreye girer sanki.

Yazının sonunda tamamını okuyacağınız Mühürlü Alyans şiirini daha ilk okuyuşumda onun dünyanın en güzel aşk şiiri olduğunu büyük bir sevinç ve şükran duygusuyla fark ettim. Defalarca okudum; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, karışık!.. Şiirin bana söyledikleri kadar sakladığı vardı. Hâlen öyle… Her okuyuşumda bir kapı açıldı. Açılan her kapı kilitli başka bir kapıya çıktı. Şüphesiz bu şiir, benim şiirimdi, benim hakikat evrenimdendi. Her dimağın bu şiirden benimle aynı tadı alamayacağını biliyorum, bu benim hikâyem! İşbu yazının yazılış gayesi de bu noktada kendini ele veriyor işte: şiirini, öyküsünü, filmini arayan okur! Aramak, evet. Benim arayışım “Soğuk gümüş arama/ Sana sıcak güneşi veriyorum.” diyen bir şiirle, bitti.

Kaynak: http://merkezgar.blogspot.com.tr/2015/06/dunyann-en-guzel-ask-siiri.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların hepsi de onun gibi şairdir.”   Steal  Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî (Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı;  Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.) Hayretî ** Gam leşkerinden ister isen olasın emîn Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr  (Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen,  Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.) ** Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana  (Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım;  senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.) ** Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana  (Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık.  Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır.  1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yaza...