Ana içeriğe atla

Şemsi Ahmed Paşa Külliyesi

Şemsi Ahmed Paşa Külliyesi, Üsküdar Meydanı’na birkaç yüz mesafedeki Şemsi Paşa diye anılan semtte bulunur. Üsküdar sahilinden Harem’e yöneldiğinizde hemen karşınıza çıkacaktır. Denize sıfır konumunda olduğu için de vapurla önünden de geçebilirsiniz. Şemsi Ahmed Paşa Külliye’si, Kuşkonmaz Camii olarak da anılır. Hakikaten, deniz kenarında bulunan ve çevresinde bir sürü martı bulunan caminin hiçbir resminde üzerinde kuş gözükmemektedir. Bu konuda internet üzerinden aktarılan bazı hikayeler bulunmaktadır. Fakat bu hikayeleri kitaplarda göremediğim için ben burada yazmak istemiyorum.

Külliye Şemsi Ahmed Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış olup; Hicri 988, Miladi 1580 yılında tamamlanmıştır. Mimar Sinan’ın yaptığı en küçük külliyedir. Cami, medrese, türbe ve hazireden oluşmaktadır.

Yapımı Mimar Sinan’ın son yıllarına denk gelmiştir. 1588 yılında 98 yaşındayken vefat eden Sinan tam 90 yaşında bu eseri yapması akıllara durgunluk verir. Evliya Çelebi Külliye için şu cümleyi sarfetmiştir.

“Sahilde küçük bir camidir ama o kadar şirin bir bina olmuştur ki denizden gören bir kasr-ı müzeyyen zanneder” Kasr-ı Müzeyyen, süslü saray demektir. Evliya Çelebi’nin “süslü saray” diye tabir ettiği külliyenin görüntüleri aşağıdaki videodadır.

Tam adı Şemsi Ahmed Paşa olduğu halde günümüzde Şemsi Paşa olarak tanındığı için yazımda ben de bu  alışkanlığa uyacağım. Şemsi Paşa, Candaroğulları’ndan (İsfendiyar ailesinden), Kastamonu Beyi Kızıl Ahmed Bey’in oğludur. Enderunda yetişmiş, 1554 yılında Anadolu ve sonrasında da Rumeli Beylerbeyliği yapmış, Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi olan Zigatvar seferine vezir olarak katıldığı bilinmektedir.

Aynı zamanda Vikaye adlı bir fıkıh kitabını manzum olarak Türkçeye çevirmiştir. Bu da Şemsi Paşa’nın ilmi ve edebi bilgi seviyesinin ileri bir düzeyde olduğunu gösterir. Tarihçi Peçevi, sahafta Şemsi Paşa’nın bu kitabından görür ve alır. Kitap içinde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin notlarını görür. Demek ki Şemsi Paşa’nın yaptığı bu çeviriyi Ebussuud Efendi de okumuştur.

Şemsi Paşa örf ve adetlerden anlayan, usul ve adabı bilen bir kişi idi. Aynı zamanda sözleri yerinde ve anlamlı kullanımında da pek maharetlidir. Bir gün Şahkulu adlı İran elçisi Osmanlı Merasim bölüğünün alacalı bulacalı giysilerini görür ve bu kıyafetleri düğüne gelen misafirlerin kıyafetine benzetir. Şems Paşa, İran elçisine Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran’da İran Şahı Şah İsmail’in hanımı Taçlı Hatun’un esir alınıp İstanbul’a getirilmesini kastederek, “Çaldıran’dan gelin getiren bu askerdir” diyerek işin kıyafette değil, kıyafetin içindekinde olduğunu vurgular.

Şemsi Paşa’nın iki kardeşi Musa ve Mustafa Paşalar da kendisi gibi önemli devlet adamlarıydı. Bu üç kardeş soylarının Hz. Muhammed tarafından Seyfullah adı verilen ve hiç savaş kaybetmemiş olan Halid bin Velid’e dayandığını söylerlermiş. Bu bilgiyi doğrulayan tarihçiler gibi kabul etmeyenler de bulunmaktadır.

Cümle kapısı üzerinde şair Ulvi’nin sülüs hatlı kitabesi bulunmaktadır. Kitabe Ebced hesabı ile caminin inşa yılı olan 988 yılını vermektedir.

Şemsi Paşa eyledi bu camii bünyad çün
Umarız kim ola merhumun yeri
Darü’s-selam Ulvi’ya hatif görünce didi kim,
Tarihi Secde-gah olsun Habin’in ümmetine bu makam.

Şemsi Paşa sırasıyla, Kanuni Sultan Süleyman, Sultan II. Selim ve Sultan III. Murad zamanlarında devlet kadrolarında çeşitli görevlerde bulunmuştur. II Selim zamanında da vezir-i azam olmuş ve Sultan’ın muhasipliğini yapmış ve III. Murad döneminde de aynı görevde kalmıştır.

Deniz kenarındaki cami küçük ama oldukça sade ve temiz bir camidir. Tek şerefeli küçük bir minaresi vardır. Mihrabın iki yanında duvara bağlı birer küçük sütun bulunur. Bu sütunlar kendi çevrelerinde döndürebilirsiniz. Bu caminin denge sisteminin uyarıcısıdır. Eğer çevirdiğinizde bu sütun dönmediği takdirde caminin dengesi bozulmuş demektir. Aynı sistem Fatih Camii’nde ve Edirne’deki Selimiye Camii’nde de vardır.

Külliyeye denizden baktığınızda sol tarafta hazire bulunur. Sağa doğru ilerledikçe cami ve caminin önünde Şemsi Paşa’nın türbesi bulunur. En sağ tarafta ise medrese bulunmaktadır. Medrese Külliye içinde “L” konumunda yerleştirilmiş olup “L”nin açık tarafı denize bakmaktadır. Külliyenin iki girişi vardır. Bir tanesi deniz tarafında, diğeri ise Üsküdar iskelesi tarafındadır. Deniz tarafındaki avlu duvarının üzerinde 11 adet pencere vardır ve bu pencereler demir parmaklıkladır. Böylelikle deniz kenarından geçen insanların külliye ile ilişkisi kesilmemiştir. Bir başka bakış açısı ile, külliye duvarlarına pencere açılarak, o dönemlerde külliyede öğrenim gören öğrencilerin ve külliye çalışanlarının denizle olan irtibatları kesilmemiştir.

Caminin kitabesi bulunmamaktadır.

8*8 ölçülerinde kare planlı ve tek kubbeli ufak bir camidir. Minaresi kurşun kaplıdır. Caminin ana yapısı kare olduğu halde duvarların bitiminde kare norm sekizgene dönüp kubbe bu sekizgen yapı üzerine oturulmuştur. Camiye üsten baktığınızda “X”nın oturduğu uçlarda da ufak birer kubbe bulunmaktadır.

İbadet mekanı ile türbe birbirine bakmaktadır. Türbe ile cami birbirine bitişik nizamda yapılmış olup arasındaki açıklık tunç parmaklıkla örülmüştür. Bu uygulamanın bir benzeri ise Beşiktaş’taki Yahya Efendi Tekkesi’dir. Oradaki durum Şemsi Paşa Türbesinden biraz daha enteresandır. Zira, Cami ve türbe aynı çatı altında birleşmiştir. Gezip gördüğüm yerlerden bu duruma verilecek ikinci bir örnek ise Konya’daki Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesidir.

Cami süslemelerinde çini yoktur. Sadece kalemişi bezemeler bulunmaktadır.

Caminin deniz tarafındaki duvarında çerçeve içinde muhafaza edilen “v” şeklindeki kumaşın ise Kabe örtüsü olduğu cami yetkilileri tarafından ifade edilmiştir. Fakat örtüden alınan bu parçanın neden “v” şeklinde alındığı bilinmemektedir.

ŞEMSİ PAŞA TÜRBESİ

Yukarıda ifade edildiği üzere türbe camiye bitişik nizam yapılmış ve arasında sadece tunçtan imal edilmiş parmaklıklar bulunmaktadır. Türbe ölçüler 4*4,5 m. şeklindedir. Türbe’de sadece Şemsi Paşa’nın naşı bulunmaktadır. Türbe kubbe ise değil “Aynalı Tonoz”la örtülüdür. Türbenin giriş kapısı, caminin cümle kapısı ile aynı yöndedir. Türbenin deniz tarafındaki duvarı, avlu duvarının dışına taşmıştır. Türbe de cami gibi küfeki taşından yapılmıştır.

Türbenin kapısı avlu duvarı yanında kenarda kalmış ufak bir kapısı bulunmaktadır.

Şemsi Paşa tarafından yazılan ve bugün mevcut olamayan türbenin kitabesinde şöyle yazmaktaydı.

Türbesini kenar-ı deryada,
Şemsi anın içün eyledi bünyad
Geçerken bu kenar-ı deryadan
Aşinalar dua ile ede yad
Ya ilahi hakk-ı nur-i Nebi
Nurdan eyle o kulun azad

ŞEMSİ PAŞA MEDRESESİ

On iki adet hücreden oluşan medrese medrese içinde L şeklinde yerleştirilmiştir. Medresenin dershanesi batı tarafında, kubbeli bir yapıdır. Hücreler içinde birer ocak ve iki adet dolap nişi bulunmaktadır. Niş, duvar içinde yapılmış oyuk demektir. Medrese hücrelerinin önünde 19 adet mermer sütunlu revak sistemi bulunmaktadır. Medrese, cami ve türbenin aksine kesme taş ve tuğladan inşa edilmiştir. Her üç sıra tuğla arasına bir sıra kesme taş konmuştur.

Zamanında dershane olarak kullanılan yapı günümüzde kütüphanenin okuma salonudur. Bundan yaklaşık 40 yıl önce ben de bu kütüphanenin masalarında ders çalışmış biri olarak kendimi çok şanslı hissediyorum. O zamanlar külliyenin bütününü gözönüne alırsan bu kadar düzgün ve bakımlı değildi. Son yıllarda yapılan restorasyon çalışmaları ile külliye ve özellikle haziresi bambaşka bir görünüm kazanmıştır.

Medrese 1953 yılından itibaren kütüphane olarak hizmet vermekte ve bünyesinde 26.000 adet kitap bulunmaktadır.

Medresenin kayıtlı tarihine bakıldığında ise savaş yıllarından olsa gerek, çok az sayıda öğrenci kayıtlıdır. 1792 yılında 11 ve 1869 yılında ise sadece 4 öğrenci medreseye kayıtlıydı.

ŞEMSİ PAŞA HAZİRESİ

Hemen yukarıda açıkladığım üzere 15-20 yıl önce oldukça bakımsız olan hazire kaynaklara göre Şemsi Paşa’nın çevresindeki insanlar yatmaktaymış. Temizlenen mezar taşları şimdi her şeyin kontrol altında muhafaza edildiğinin bir göstergesidir.

Külliye 1940 yılında ciddi bir restorasyondan geçmiştir. O zamanın anlayışı ve bilgisi ile aslına oldukça sağdık kalınmıştır.

Yapandan da, yaptırandan da, emeği geçenden de Allah razı olsun.

Sağlık ve esenlikler

Z. T. Aygün

16.Nisan.2014

Kaynak: osmanlicamileri.com



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Zilif

Şimdi — Zilif için 14 Temmuz [-------] Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor.  Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma.  Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum... Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi?  Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (bab...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

DİVAN ŞİİRİNDE ÖLÜM KARŞISINDA ÂŞIKLARIN İSTEKLERİ

Divan şiirinin temel mazmun çerçevesini âşık-maşuk arasındaki ilişki şekillendirir. Şiirlerde en fazla işlenen konuların başında, sevgili ve ona ait güzellik unsurlarıyla bunlara karşı âşıkların yaklaşımı gelmektedir. Divan şiirinde âşık, daima şairin kendisidir. Bu yüzden her şey sonuçta aşk ile ilgili görülür. Onun aşkı, mücerret güzelliğe duyulan bir aşktır. Âşığın gıdası üzüntüdür. Sevgiliden daima lütuf bekler. Sevgilisiyle asla bir araya gelemez. Onunla olan beraberliği daima hayalîdir. Âşık sevgilisinden beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, ondan daima işkence ve eziyet görür . Bu durum karşısında bile sıkıntılara tahammül etmesini bilen, hâline şükreden âşığın sevgilisine karşı olan aşkı daha da artar. Hatta sevgilinin sahip olduğu güzellik karşısında canını, ona verecek kadar cömerttir. Ancak o, bir türlü sevgiliden beklediği ilgiyi göremez. Sevgiliden daima ayrı kalır. Bu da âşık için bir ölümdür. Bu nedenle hayat ile ölüm arasında bir bocalayış içindedir. Ölüm, insanoğlun...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

HAKLI OLMANIN KORKUNÇLUĞU

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır  delilerin yazları giydiği o serin palto gibi  peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak  kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor  terk edilmek.  Üstelik bu saatte çıbanlar  "karşında kekelemeden konuşmak gibi" kudretli bir isteği anlamıyor  keşke diyorum  zalime dönüşüyor bütün kelimeler haklı olmak ne kadar korkunç  ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma  evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para.  gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil  unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin  uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim  içim, karla karışık bir gece ki ne karanlık, ne sabah  başımda çok satacak bir endişenin müşterileri  gözlerimi kapatıp bağırıyorum  beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye  duvardaki tablo susuyo...

Kİ AZRAİLE BĀRİ EYLE FERMĀN BU ARADAN BİZİ GELSÜN ÇIĶARSUN

Ķuluŋ işi güci dāǿim ķuśūrdur Senüŋ ismüŋ ile şānuŋ ġafūrdur Baġışla śuçumuzı luŧfuŋ ile Daħı ķurtar Ǿaźābdan fażluŋ ile Ǿİnāyet ķıl bize sensin teālā Ħalāś eyle belādan yüce Mevlā Żaįf ü dil-şikeste ħasteyem ben Naĥįf ü beste vü dem-besteyem ben Dükendi gözlerümden yaş ile ķan Gözüme uyħu gelmez oldı bir ān Dün ü gün zārilıķla dirüm Allāh Giçüpdür ömrimüz āh ile her gāh Bilüm bükildi kaddüm nūn oldı Gözüm giryān ü baġrum ħūn oldı Bilürsin yā İlāhį sen firāķum Dil ile şerĥ olınmaz iştiyāķum Nedür bilmem ki bu derdüŋ Ǿilācı Ki hįç yoķdur cihānda bundan acı Cihāna ķopısar bir gün ķıyāmet Bizüm başumıza her gün ķıyāmet Adūnun cevri žulmi cāna giçdi Daħı ķahrı vü zehri ĥadden aşdı Ne cevr itdi cihānda baŋa düşmen Ħuśūśā kim bilürsin saŋa düşmen Benüm ĥālüm saŋa rūşen degül mi Benüm seyrānuma il şen degül mi Disem ġayrılara ĥālüm ĥikāyet Ki ķorķaram idem senden şikāyet MuǾįn ismüŋ bize dāfiǾ degül mi Ġażabdan raĥmetüŋ vāsiǾ degül mi Eger derdimüze olmazsa dermān Ki Azrāile bāri eyle fermān ...

KEMAL SAYAR: RUHA CANLILIK VEREN ŞEY AZAR AZAR KAYBOLUR

İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar. Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.  ‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın. Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur. Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız. Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek. Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini verere...