Ana içeriğe atla

Ölümcül Şiirler

“Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur.”


Sözlerin canı var sanki. Söyleyen dudakların; duygularını, özellikle de öfkelerini paylaşırlar. Öfke dile gelir, sürekli söylenir durur. Zıttın, bir başka kendin varmış da ona, o öfke anını daima canlı tutmak istercesine tekrarlar sevimsiz cümleyi. Senin gibi herif olmaz olsun! Bir kez söylenmez bir söz, kulaklarda çınlar durur havada asılı kalmış bir çıngırak gibi. Bilir bunu bütün kadınlar; şikâyetçilerdir bir hayat boyu çınlayan kelimelerden ve yine de söylerler ölümsüz sözleri. Firavun’un beyninde dolaşan sinek gibi çıldırtana kadar uçuşur kelimeler, ama bilmezler incitici söz söyleyişin bir anlık öfkeyle ağızdan çıkıştan ibaret olmadığını.

Yayınevinden çıktım. İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum, kabalıktan kaçarken kalabalığa yakalanıyorum. İnsanlar, sapandan fırlayan taşlar, mancınıktan uçan kayalar gibi gergin, uçuşuyorlar. Biliyordum. Yayınevinden gelen telefondaki sesin tonundan, davetin soğukluğundan anlamıştım dosyamın geri döneceğini. Ah be kadın, hiç de sırası değildi o cümleyi söylemenin! Senin gibi herif olmaz olsun!

“Şiirleriniz çok güzel, ama çok ölümcül. Üstelik şiir kitapları basamıyoruz bu günlerde.” Yalan! Daha geçen hafta bir kitap çıkmıştı. Hem de önceki kitabım çıktığında benimle ilişkisini kesen, bana tavır alan dergi editörünün şiir kitabı. Çok nazikti yayınevindeki adam, o kadar ki, kabalığını gizleyemiyordu dosyamı geri verirken.

Bir köpek, elinde tostuyla yürüyen bir adamın peşinde… Kuyruğunu sallayarak neşe ve umutla burnunu uzatıyor tosta. Adam ne kovuyor köpeği, ne de tosttan bir parça veriyor. Önümde böyle komik ve hüzünlü bir tablo. Benim elimde şiir dosyası. Arkama baksam, var mı acaba şiirlerime elini uzatan bir çocuk?

İlk kez tokat attım karıma. Yığıldı yere. Arkama bakmadan çıkmıştım yayınevinde esir kalan şiirlerimi almaya. Çünkü daha telefon çaldığında anlamıştım. Ölümcül Şiirler’di zaten kitabın adı. Altı yaşında sevmiştim ölümü, kime ne? Babam gitmişti, kime ne? Ama söylemeyecekti o cümleyi! Her şeyi söyleyebilirdi, ama altı yaşımdan beri kulağımda çınlayan o cümleyi, hayır! Ama bilmezler, nasıl soğuktur dünya ve sıcaktır şiir…

Babam, devamlı meşgul birisiydi. Sürekli ve daima! Kitaplar yığılıydı odasında. Kitaplığa sığmayanlar masasında, berjerde, sandalyede ve yerde tozlanana dek dururdu. Annem uzun yıllar düzen vermeye çalıştığı odanın peşini bırakmıştı sonunda. Babamı kendi boşluğuna terk etmesiyle aynı zamanlara denk geliyordu odasını da umursamaz hale gelişi. Babam yazıyor, okuyor, yazıyordu. İlgisiz değildi aslında, yazarlık onun dünyasını öylesine kaplamıştı ki, onun dışında bir şeye ilgi duyar gibi davranmak ikiyüzlülüğüne düşmüyordu.

Belki de sessiz bir ev uğruna kardeşsiz kalmıştım ben. “Satın alınmış bir ilgi, günde bir kez merhabadan daha mı değerlidir?” diye soruyordu anneme, başını okuduğu kitaptan yalnızca bir an kaldırıp. “İlgisiz, odun gibi adamsın!” diyen annemin kendisini anlayamayacağına emin, yalnızca görev bilinciyle, hatta lütfedercesine açıklama yapardı babam. Bu sakin cevaplarda ve saf insan anlayışına göre fazla bilimsel ya da yapay açıklamalarda mesafeli ve soğuk bir hava sezilirdi ve annem bağıramamanın verdiği baskıyla ağlar dururdu.

Bir dereceye kadar rahat bir hayatımız vardı. Oturduğumuz evden hariç, Mısır’dan küçük yaşta Türkiye’ye gelen dedemden kalan iki evimiz daha vardı. Bunların kirasıydı babamın tek geliri. Babamın işe gitmemesini, rahatına düşkün Arap genine bağladım hep. Zengin sayılamazdık, fakir de değildik. Para babam için edebiyatla meşgul bir adamın açlıktan ölmemesine yetecek kadar gerekli bir şey, annem için ise rahatlık (lüks değil), istediğin zaman istediğini alabilmekti. Babama göre zengin, anneme göre fakirdik ve ben işin içinden çıkamıyordum.

Babam insanlardan, hatta ailesinden uzak oluşuyla bende üzücü, sevgiyi aşan ve kapatan bir saygı uyandırmıştı. Bir gün elimde kumbaramla odasına girdim. Evin diğer bütün odalarından farklı bir kokusu vardı buranın. Güneş ışığını hayallerle bölen sigara dumanı, buruşturup atılmış kâğıtlar, açık kitaplar… Bir çocuk için düzenli ve temiz bir evden daha ilgi çekici bir odaydı. Babam odada yokken, içeri girip kitapların arasında parmakadam oyunu oynar, bir adamın ayaklarına benzettiğim iki parmağımı bir kitaptan diğerine uçururken hayaller kurardım.

Kumbaramı açıp bozuklukları babama uzattım. “Baba, beni lunaparka götürür müsün?” diye sordum. Zamanından çalacağım için ona zarar vermeye hakkım olmadığını düşünüyor, para vererek zararını karşılayacağımı sanıyordum. Bir sorun çıkar da annem sinirlenir, ağlar diye korkuyordum. Hıçkırık sesine dayanamazdım.

Babam nadiren benimle ilgilenir, birkaç dakika beni sever, sonra tekrar işine dönerdi. O gün nasıl içli konuşmuşsam, ertesi gün beni lunaparka götürmüş, kısa da olsa birlikte eğlenmiştik. Çarpışan arabada, hiç alışmadığım o gülümser yüzünü görmeye doyamadan, “Haydi bu kadar yeter. Gitme vakti” sözüyle eğlence bitmişti. Boynum bükük, lunaparkta kalan “neşeli baba” görüntüsünü anılarımda canlı tutmaya çalışarak eve dönmüştük.

Babam o günden kısa bir süre sonra bir gün ansızın kayboldu. Gece odamda uyumaya çalışırken annemin babama söylediği son söz, “Senin gibi herif olmaz olsun!”du. Herif neydi, nasıl olurdu bilemezdim, ama hiç duymamış olmayı dileyecek kadar kötü bir cümleydi bu. Annemin, bir kedinin yüzünüzü tırnaklarıyla yavaş yavaş çizişine benzer bir his veren sesinden daha iç burkucu, uyku kaçırtıcı bir cümleydi. O sabah babam evde yoktu. Ertesi gün, ondan sonraki gün de yoktu ve ben onun yokluğuna alışmak zorunda kalana kadar, yani bir daha hiç görünmemek üzere kaybolmuştu. Masasının arkasında duvarda asılı duran Norman Rockwell tablosu kopyası, nereye kaybolduğunu açıklıyor gibiydi. Bu resim aynaya bakarak kendi resmini yapan bir adamın tablosuydu. Adamın çizdiği resimde kendini olduğu gibi değil, olmak istediği gibi, daha genç çizişi duygu dolu, çocuksu bir ruh halini gösteriyordu. O resmi, babamın resmi yerine koyup daima sakladım.

Annemin, “Okumamış, ama terbiyeli iyi aile kızı” diye tavsiye ettiğinde güzel ve sakin bulmuştum sonradan karım olacak olan kızı. Anneme, babamdan sonra da hiç ses çıkarmadım, itiraz etmedim. Karım da zamanla anneme benzemeye başladı. Kitapları kuma gibi gördü. Hiçbir zaman söylemedi, ama şairliğimi ciddiye almadığını hissediyordum. Evin düzeni, akrabalarla ilişkiler, tv dizileri ve tabii ki hiç doğmamış çocuklarımızın kulağımızda çınlayan hayali seslerinden başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Kızmıyordum, suçlamıyordum da onu. Hayat buydu. O benden daha haklıydı. Değirmeni döndüren suyun hep aynı olduğunu görünce öfkelenmenin hiç anlamı yok.

Hem nereden bilebilirdi annem, yıllar sonra o kızın da bana, “Senin gibi herif olmaz olsun!” diyebileceğini? Ama dedi işte ve bir şiir müsveddesini bile yırtmaya kıyamayan ben, karıma tokat attım! Yürürken midem bulanıyor. Sanki hâlâ düştüğü yerde yatıyor şimdi. Arkama bile bakmadım öfkemden. Adımlarım pişmanlıkla hızlanıyor…

Babamdan sonra bir kurtarıcı gibi anneme daha çok sarıldım. Sevdim onu şüphesiz, ama ancak çaresiz bir sakatın koltuk değneklerine olan sevgisi kadar sahiciydi bu sevgi. Babam halen bize para gönderiyordu. Ekonomik sıkıntı çekmiyorduk. Annem, babamın gidişini çok sakin karşılamış gibiydi. Terk edilen, istenmeyen bir kadının onurlu davranışıyla umursamaz görünüyordu, ama hiçbir zaman babamın odasını düzeltmedi. Babam varken, ondan istediklerini şimdi gerçekleştirebilirdi, ama yapmıyordu. Ve ben büyüdükçe buna şaşırıyor, aslında istediklerinin gerçekleşmesini mi yoksa babamın yok olmasını mı istemişti diye düşünmeden edemiyordum. Annem hiç boşanmaktan bahsetmedi, hep babamın soyadını taşıdı. Hiç konuşamaz hâle gelip bir gün camın önünde sessizce hayata veda edene kadar babamın seccadesinde namaz kıldı.

Evimiz, babamın gittiği günkü gibi durdu hep. Ne sık sık temizlik yapılır oldu, ne de eşyaların düzeni değişti. Yalnızca o tartışmalar yoktu. Ama annemin içinde o dünyanın sessizce yaşamını sürdürdüğünü sezmem zor değildi. Camdan uzaklara bakarken, yağmur yağarken, kar taneleri camın önündeki saksıyı beyaza boyarken, dünyanın meyvesi ay doğarken annemin dudaklarında hâlâ, “Senin gibi herif olmaz olsun!” cümlesi yeniden yeniden canlanıyordu sanki.

Ve ben şair oluyordum. Sessiz bir çocukluk, içine kapanık bir gençlik ve konuşmak yerine şiir söylemek… Korkuyordum. Eğer konuşursam anneme, “Senin gibi kadın olmaz olsun!” derim sanıyordum. Ya böyle bir şey söylerim de, o da ertesi sabah kayboluverirse? İçimde mısralar sızlıyordu ve şiir zehirli bir sarmaşık gibi tırmanıyordu ruhuma. Zehirlendikçe hayattan kopup, yeni bir hayatın içine gönüllü hapsoluyordum.

Yayın dünyasıyla tanıştım. Mektup arkadaşlığı kurdum. Şiirlerim bazı dergilerde yayınlandı. İlk şiir kitabım iyi bir yayınevinden yayınlanınca şiirlerimi yayınlayan dergilerin kapısı kapandı bana. Anlayamadım önceleri. Sonra küfür ettikleri insanlarla sarmaş dolaş olan şairlerin mahalle çetesi gibi sahte dostluğundan midem bulandı. Yalnızlığıma gömüldüm. Güzel şiir yazmak mı daha önemliydi, yoksa neyin ne olduğunu insanlara kanıtlamak mı? Mücadeleci bir kişiliğim olmadı hiç. Boyun da eğmedim, ama uzaklaştım.

Bir zaman sonra babama benzemeye başladığımı fark ettim. Onun odasında çalışıyordum. Kendi resmini çizen adamın resmi altında oturuyordum. Ve babam sürekli beni gözetliyormuş gibi hissediyordum. Bu saplantı rahatsız ediciydi belki, ama onun yokluğunu kabullenmek daha kötüydü.

Bir gün babamın ismini televizyonda duydum. Nobel alamayanlara bir nevi teselli gibi görülen ödüllerden birini almıştı. Annemin yanındaydım o gün. Doğru mu duydum diye sesini açtım. Annem tepkisiz, öylece bakıyordu televizyona. Hiç konuşamaz duruma geldiği dönemdi. O yüzden daha sonra birkaç gazetecinin annem ve benle röportaj teklifini geri çevirdim. Annemin sessizliği bahaneydi aslında. Benim de babam hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu.

Babam yıllardır Mısır’da yaşıyormuş. Yayınlanmış bir romanı vardı yıllar önce okuduğum. Güzeldi ama çok az insan biliyordu. Türkçe yazmayı bırakmış, Arapça yazmaya başlamış. Arap dünyasında önce takdirle karşılanan, daha sonra hayranlıkla anılan bir yazar olmuş. Daha sonra ünü dünyaya yayılmış. “Arapça yazan Türk yazar” olarak sunuluyordu haberlerde. Eserleri başta İngilizce, pek çok dile çevrilmiş. Başkasının haberini dinler gibiydim.

Sonra, yani çok değerli edebiyat dünyamız ödül alan yazarını birden sahiplenir olunca İngilizceden tercüme edilen eserlerini okudum. Tabii ki ilk romanı hariç, ona yakın kitabı kısa zamanda bir bir Türkçeye çevrildi. Aynı dili konuştuğum babamın sesini dünyayı dolaştıktan ve iki ayrı dilin süzgecinden geçtikten sonra duyabiliyordum. Bu garip ve hüzünlü bir şeydi. Hayatında pek az kitap okuyan annem, kitapların kapağına kocasına bakar gibi bazen öfkeyle, bazen özlemle bakıyordu, ama hiçbir zaman açıp birini bile okumadı. Tıpkı yanındayken onun varlığını istemesi, ama onu anlamaya hiç yanaşmaması gibi.

Babamı kitaplarından tanıdım. Benim yaşadığım yalnızlığı, anlaşılamamayı, çıkar ilişkilerine dayalı bir edebiyat dünyasında arkadaşsız kalmayı yeğlediğini anladım. Bir oğlun babasını doğurması gibi garip, hatta olağanüstü bir şeydir, onun babasıyla ilgili en basit şeyleri bile bir kitaptan öğrenmesi. Anılarından ördüğü kitabında benimle ilgili cümleleri okurken elimi tutuyor gibi hissettim, heyecanlandım. Benimle ilgili birkaç cümle ne duygulu, ne de duygusuzdu: “Sakin, sessiz, içli bir çocuktu. En büyük pişmanlığım, onu lunaparkta oyuna doymadan eve geri getirmemdir. Yalnızca tek bir öpücükle veda edip bir daha onu görmemeyi pişmanlık diye adlandırmak bile, affedilebilmeyi ummak demektir. Bu umut, suçumu karşı taraftan daha az önemsediğimi kanıtlar. Bir gün olur da bu satırları okursan oğlum, senden özür dilemeyeceğim. Tek temennim var, ben olamadım, sen şair ol.”

Tam babama göre bir tavırdı. Sert, duygusuz biri gibi görünüyordu, ama yapmacık olamıyordu. Bu satırları karıma okuduğumda, bir özür beklercesine yüzüme bakmış, okuma yazma bilmeyen bir dinleyicinin neredeyse okuyanı sorumlu tutmasına benzer bir tavırla, “Hadi oradan. Hem merhametsiz, hem de minnetsiz!” demişti. Anneminkine benziyordu dikkatsizliği. Şair olmamı ummuştu yıllar boyu ve ben sonunda şiirin babamın duasıyla bana verilen bir hediye olduğunu anlamıştım. Ne acıdır insanların alışkanlıkları. Yaşanan acılardır sanki sadece dikkate değer bulunan şeyler ve umursamazlar küçücük bir mucizeyi. Üstelik karımın bakışı, “Önce sen bir baba ol!” der gibiydi. Kısırlığımı yüzüme bir tokat gibi vururcasına öfkeli ve istihzalı gelirdi yan yan bakışları. Bilirim o öyle bir kadın olmadı hiçbir zaman, Allah’ın takdirini olgunlukla karşıladı ve beni de o teselli etti. Ama gözlerinde hiçbir zaman doğmayan çocuklarımız mahpustu ve çocuklarının isyanını bastırmakta güçlük çekiyordu.

Hızlı hızlı yürüdüm, otobüse bindim, kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Otobüsten indim, sokakta koşmaya başladım. Bakkal selam verdi kapının önünde, almadım. Otomatiğe bastım, içimi karartan belirsizliği aydınlatacağını umarak. Merdivenleri önce hızlı, sonra gittikçe yavaşlayan adımlarla çıktım. Bilirim, ne zaman kötü bir şey olacak olsa birden adımlarım hızlanır. Kapıyı açtım. Seslenmek istedim karıma, ama vazgeçtim. Salona doğru yürüdüm. Sehpanın yanındaki gölge giderken bıraktığım gibi yatıyor. Bir şiir geldiğinde ansızın, oturup yazmalı insan hayatı umursamadan. Elimdeki dosyayı sehpaya attım. Bağırmak geldi içimden, ama içimde başka bir şey engelledi sesimi. Eğildim. Bile bile eğildim; saçlarını topladım, yüzüne baktım. Başındaki ıslaklık avuç içimi yaktı. Bakmadım. Biliyorum kırmızı bir şiirdir ölüm dedikleri ve görmeye, duymaya ihtiyacınız yoktur.

Hareketsiz, soğuk dudaklarını öptüm. Kanepeye yatırdım. Gözlerimin yaşarması öfkelendirdi beni. Pişmanlık, affedilmeyi ummak ve suçunu hafifsemek mi demek gerçekten?

Polisi aradım. İlgisiz bir memurun sesini duyar duymaz:

- Ölümcül bir şiir yazdım memur bey, dedim.

- Efendim?

- Karımı öldürdüm…

Gerisi, şiiri bıraktığım bir ömrün ilk anıydı.


Emre Miyasoğlu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...