Sadece tanımadığımız ve yardımımızı isteyen kişilerde değil, bize yakın olan ve görünüşün aksine, acılı ve gizli bir yalnızlığın kırılgan kabuğunda yaşayan yakınlarımızda da yalnızlığın parlak, zaman zaman da gözle görünür olmayan izlerini ayırt etmek zordur. Bunu yapmak kolay değilse de, kesintili sözlerin ve dile getirilmemiş sözlerin dilini, sözcüklerin yerine geçen yüz ve mimiklerin dilini dinleme konusunda kendimizi sürekli eğitmekle mümkündür. Böylelikle acılı ve nostaljik bir yalnızlık durumunu istemli bir tecrit durumundan, dünyadan ve başkalarından bilinçli olarak ayrılmaktan, kendi kendimizle ve başkalarıyla diyalog kurmayı istençli olarak reddetmekten ayırt etmemiz, bu ikisini birbirine karıştırmamamız da mümkün olabilecektir.
Tıpkı sessizlik gibi, yalnızlık da, günlük hayatı daha iyi yaşamamızı sağlayan içsel bir deneyimdir; hayatta asli olan ile, çoğu zaman, fazla anlam yüklediğimiz, asli olmayan şeyleri ayırt etmemizi sağlar. İçsel hayatımıza, yalnızlığa ve sessizliğe girdiğimizde, düşünüm ve içe bakışın, duyarlılığın ve merhametin, beklentilerin ve umudun, tefekkür ve duanın önemini fark ederiz: En nihayetinde bunlar, düşünce ve eylemlerimizi emanet etmemiz gereken erdemlerdir.
**
**
Başkalarıyla her karşılaşmamızda, acının ve ıstırabın olası
gölgelerini, ruhun kayıplarını ve insanların hissettiği yalnızlığın
sessiz çığlığını aramaktan ve seçmeye çalışmaktan yorulmayalım. Olumsuz yalnızlıktan, tecritten ayırt edilmesi zor olsa da,
kuşkusuz ki yalnızlık, ruhun kökten ve hiç bitmeyecek bir gereksinimidir.
**
Yalnızlık, hayatımızın hiç değilse bazı saatlerinde yaşamadan edemeyeceğimiz ve başkalarının görmesini engelleyen pek çok
maskenin yüzümüze inmesiyle karanlıkta kalan içsel bir deneyimdir. Metaforik yönüyle yalnızlık, yaşamın yok edilemeyecek
bir koşuludur; düşünüm ve tefekkür arzusu, hüzün ve kaygı,
sessizlik ve dua, bekleyiş ve umut ona yansır. Ama yalnızlıkta
dünyada olup bitenleri dinlemeye ve hayattaki değerlerle ve
dayanışmayla uyum içinde olmaya yönelik hayati atılım hiç eksik olmaz; kendi benimizin, kendi bencilliğimizin çorak ve kuru
halkalarına takılıp kalmayız.
**
Yüzler ve bakışlar, bizi insan kalbinin
uçurumlarına; beden acısına ve ruh acısına, kaygıya ve hüzne,
huzursuzluğa ve tutkuya, zaman zaman sevince ve umutsuzluğa, tebessüme ve gözyaşlarına, bekleyişe ve umuda kaptırır.
**
Yalnız
olmak için yaratılmadık, sadece başkalarının kaderiyle sürekli
olarak ilişki içinde olarak yeniden keşfedebileceğimiz ve kendimizi tam olarak gerçekleştirmemizi sağlayacak anlam ufuklarında bulunmak üzere varız. Asla yalnız olmamalı, asla yalnız
başına kalmamalıyız: Her defasında kendimizle ve başkalarıyla:
Paulusvari umut içimizdeyse, Tanrı'yla, sonsuz bir diyalog kurmamızı ve bu diyaloğu yenilememizi sağlayacak bir vaha, bir
ara mahiyetinde yalnızlıktan ve sessizlikten vazgeçemeyecek
olsak da, asla yalnız olmamalıyız. Yalnızlıkta insan hem yalnızdır hem de değildir, bu, yalnızlığın, dünyadan, insanlardan ve
şeylerden uzak kalmak niyetinde olunmasına ya da bunun dayatılmasına ya da içselliğe doğru gizemli bir yol izleyen özgür
bir seçim olmasına bağlı olarak değişmektedir.
**
Yalnızlıktan ve tecritten söz ederken, acı meselesine, beden
acısına ve ruh acısına, ıstıraba değinmeden edemem. Bunların
her ikisi de, insanın kendi kendisiyle ve başkalarıyla, dünyayla ilişki kurmasının farklı bir biçimidir; her ikisi de yalnızlıkla,
yalnızlığı beraberinde sürüklemekle ve yalnızlığı artırmakla
ilintilidir. Acı ya da ıstıraptan ölünebileceği gibi, yalnızlıktan
da ölünebilir, ama bu, farklı bir ölüm şeklidir.
**
Fiziksel acının karşısında psişik acı vardır: Bu, depresyon ve
kaygıyla ortaya çıkar ama aynı zamanda sevilen bir kimsenin ölümü ya da yalnızlık deneyimiyle, herkes tarafından terk
edilmiş olmak ya da terk edilmiş hissetmekle de belirir. Psişik
acıya, toplumsal kaynaklı acılar eşlik eder: İşsizlik, kavranması
öylesine güç olan iç huzursuzluğu ya da umutsuzluk mevsimlerinde yaşadığımız anlayışsızlıklar buna örnektir. Ancak inanç
bunalımından ya da suçluluk hissinden, hiçbir suç işlenmediği
halde de umudu dağlayan suçluluk hissinden ve günlük hayattaki ilişkilerde ortaya çıkan pek çok olası zorluktan kaynaklanan ruhsal acılar da vardır ve bütün bunlar, zaman zaman, bizi
seven ama içselliğimizde saklı acının gölge ve karaltılarını göremeyen kişilerin huzurunda gerçekleşir.
**
Bir diğer deyişle, acı, içimizdeki düşünsel sahaları
genişletir ama iç sızlatıcı olduğunda dünyayla etkin bir şekilde
ilgilenme olanağımızı elimizden alır.
**
Acı ruhumuzu sardığında ve içimizdeki en gizli saklı telleri
yıpratıp kopararak bize zulmettiğinde, insanların ve nesnelerin
dünyasından kopmaya, soyutlanmaya ve başkalarıyla olan ilişkilerimize farklı farklı ölçülerde zarar vermeye yöneltiliriz.
**
Acının ve acıların anlamını yakalamak kolay değildir: Kaçınılmaz olan bir acı ve de sakınılır olan bir acı vardır; insanın içinde bulunduğu halin kırılganlığını gösteren bir acı vardır, anlamı elden kaçan ya da kaçar gibi olan bir acı da vardır;
Leopardi'nin söylediği cinsten, insanlık haline derinden bağlı
olan bir acı vardır ve psikotik bir deneyimin bağrından doğan,
psikoz ortadan kalktığı zaman kuruyup uçuveren bir acı vardır;
görünür olan acı ve görünür olmayan acı da vardır.
**
Yalnızlığa dönüşen acı ve acıyla dolan yalnızlık, beraberinde
dur durak bilmeyen kaygı ve umutsuzluk çağlayanlarını sürükleyiverir.
**
Ruh acısı, kaygıdan ve hüzünden, huzursuzluktan ve özlemden, ölüm arzusundan ve umudun défaillance*ından doğar ve başımıza gelenlerle depreşen bu yaralı duygular ne zaman üzerimize inecek olsa, geleceğin, her nevi geleceğin ufku kararır. Şimdiki zamanın, geçmiş tarafından yutulmuş ve aşkınlığa varmaktan âciz olan bir şimdiki zamanın acımasız dikenleri ancak beklenti ve umut kırıntılarının hayatta kalmasına izin verir. Hayatın anlamı, hayata bir zamanlar anlam veren şeyler zarara uğrar ve yaşamanın, başkalarıyla birlikte yaşamanın, hayatımıza anlam veren deneyimleri yeniden yaşamanın zorluğu kati ve tehlikeli bir şekilde artar. Ruhun acısıyla, dünyada varoluş şeklimiz kökten bir değişikliğe uğrar ve başkalarının, yakın ve uzak kişilerin sevgi ve dayanışma sözleri de cılızlaşır; kadın olsun, erkek olsun hastalarda herhangi bir yankı ya da rahatlama uyandıramaz.
**
Her depresyon, her melankoli, iç içe giren akıntılar gibidir ve
onlara, yalnızlık isteği ve umutsuz bir yalnızlık arayışı eşlik
eder. Bu yalnızlık, bizi dikkati dağıtan şeylerden ve rutin dünyasından koparan ve içselliğimizin gayeleri, öznelliğimiz üzerine düşünmeye sevk eden bir yalnızlıktır.
**
Depresyon, her birimizin içinde oturan bir yabancıdır ve
olası nedenleri arasında, yalnızlığın acılı ve karanlık mevcudiyeti bulunur: Yalnızlık depresyonun sonucu olabileceği gibi,
depresyonun nedeni de olabilmektedir ve bunların ikisinin arasında gizemli bir döngü vardır. Depresyona, bir başka tabirle
melankoliye ve onu besleyen kırılganlığa, acıya ve ıstıraba; bizi
içimize, içselliğimize, öznelliğimizin derin sahalarına inmeye
davet eden özel ufuklar eşlik eder.
**
Her talihsizlik deneyiminde, talihsizliğin kendi
içinde beslediği kötülük deneyiminde, zamanın bu dönüşümü
mevcuttur. İnsan artık geçmişte yaşamaz ve karşısında sonu olmayan bir istikbal uzanmaz, geleceğe dair olası hiçbir umudu
kalmaz: İnsan, zamanın her yönden kuşatan ve taşa çeviren bir
şimdiki zamanın yakıcı gerçeğinde yaşar. Talihsizlik, ona maruz kaldığımızda ve üzerimize indiğinde bizi kuşatır: Kafkavari surlar bizi başkalarının dünyasından ayırır ve içine gömülü
olduğumuz hapsin parmaklıklarından bakmamıza bile müsaade etmez.
**
Acının hayatımıza girmemesi mümkün değildir: Belki, zaman
zaman, fiziksel acının, beden acısının çehresini keşfetmediğimiz
olur, ama hayatımızın hiç olmazsa bazı zamanlarında, sonsuz
başkalaşımıyla ruh acısı bize yabancı kalmayacaktır. Elbette ki
fiziksel acı olgusu hepimiz için aynıdır: Acının yoğunluğunun,
süresinin değiştiği gibi acıya yönelik kişisel duyarlılık da değişir: Buna, her halükârda tecrit, insanların dünyasından kopma
olan yalnızlığa ilişkin farklı bir algı da eşlik eder. Oysa ruh acısının, onun oluşumunun tekbiçimli bir yanı yoktur: Her birimiz
onu kendi duygusal ve varoluşsal yansımalarımızla, zaman
zaman karanlık ve kaskatı, zaman zaman da hayata ve umuda
açık, kendimize has yalnızlık deneyimlerimizle yaşarız. Ama
her halükârda beden acısı geçince bellekte bir iz bırakmaz; oysa
ruh acısı, derin ise silinmez: Beklenmedik ve öngörülmez olayların izinden yeniden doğabilir.
Böylelikle de beden acısına ve ruh acısına, yalnızlığı yaşamanın iki farklı biçimi eşlik eder. Beden acısında, fiziksel acıda
dünyayla olan her bağlantı kopar ve acı dinene dek içinden çıkılmayan esaslı bir tecrit kasırgasına kapılınır. İnsan kendi içine döner: Bedenin ve ruhun içine daldığı bir şeyin içinde esir kalınır. Acının dinmesini beklerken, düşünceler ve duygular,
umut kırıntısı bırakmayan bu kasırga tarafından soğurulur.
**
Sessizliğin ve umudun sözcükleri, tedavi eden sözcükler; ancak
acının, dile gelmez de olabilen, izleri mevcutsa ya da mevcut
olmuşsa ortaya çıkmaktadır. Eğer acı bize yabancıysa, eğer bilmediğimiz bir şeyse, acının ve yara almış yalnızlığın sınırlarını yıkan sözcükleri bulmamız ya da yeniden ortaya koymamız
olanaksız olacaktır.
Bunlar, Emily Dickinson'ın kısa ama yakıcı bir şiirinde söylediği şeylerdir:
Başka bir kalp gidemez
Kırık bir kalbe
Aynı yüksek imtiyazdan
Mustarip olmadıkça kendi de
İç sızlatan kalplerin gizli saklı yerlerinde neler olduğunu ve onlara neyin yardımcı olabileceğini sezmemizi ve hissetmemizi
sağlayabilecek tek şey, acıyı, zaman zaman öylesine görünmez
ve öylesine değişken olan ruh acısını, tanımış ve deneyimlemiş
olmaktır.
**
Kaygı ve korku her birimizin hayatında yer alan temel yapı
taşlarıdır; ancak ortaya çıkışları, gelişimleri birbirlerinden farklıdır. Kaygı, her bir deneyimimizin, her bir acımızın, başımıza
gelen her bir insani durumun ötesinde meydana gelmektedir.
Kaygı, özellikle de, hayattaki büyük dönemeçlerde, büyük yaşamsal dönüşümlerde ortaya çıkmaktadır. Her dönemeç karşımıza farklı manzaralar çıkarır, her dönemeç farklı bir hayat
deneyiminin eşlikçisidir ve büyük dönemeçlerde, bir yaşam biçiminden diğerine geçerken, çocukluktan ergenliğe, gençlikten
yetişkinliğe, yetişkinlikten yaşlılığa yol alırken, hayatın bu can
alıcı dönemeçlerinde en nihayetinde ölüm kaygısı olan kaygının beklenmedik kaynaklarım karşımızda buluveririz. Korku
ise, hayatta yer alan temel, görmezden gelinemeyecek ve silinemeyecek bir deneyim olmakla birlikte, yaşamın her döneminde
ortaya çıkmaktadır: Belli olayların sonucu mahiyetindedir. Tek
bir korku yoktur, sonsuz sayıda korku vardır: Her biri, belli
başlı durumlara, belli başlı olaylara, belli başlı nedenlere bağlıdır.
**
3. Yitik Mutluluğun Arayışında
Yalnızlık konusu, mutluluk ve mutsuzluk adını alan iki büyük
karşıt duygusal deneyime dokunur; bu ikisi yalnızlıkla, söz gelimi acı ve ıstırap kadar sıkı bir bağ içinde olmamakla birlikte,
gene de ilintilidir. Mutlu olduğumuzda içsel yalnızlığımız, bizi
içimizdeki gizli özsularına götüren yalnızlığımız her halükârda
içimizdedir; mutsuz olduğumuzda ise, içimizde olumsuz yalnızlık, bizi insanların ve nesnelerin dünyasından koparan tecrit yalnızlığı mevcuttur. Yalnız olmak, salt yalnızlık; sevgi ve umut
çölünde su yüzüne çıkan mutsuzluğun olası nedenleri olarak görülmeden edilemez. An gelip de mutluluk gidince, ardında, hiç
olmazsa kısmen depresyon demeye alışageldiğimiz klinik acı biçimiyle özdeşleşen yitik mutluluğun acımasız gölgelerini bırakır.
Tabii ki her şey birbiriyle ilintilidir; mutluluk ile mutsuzluk, mutsuzluk ile tecrit ve her türlü insan ilişkisini yitirme birbiriyle bağlantılıdır ve bu durum, beraberinde, hayatın anlam kaybını, zaman zaman da ölmeye gönüllü olmayı getirmektedir.
**
Rainer Maria Rilke mutluluğun duygusal karşıt gerçekliğinin mutsuzluk olduğunu söyler, sevinçte ise bu yoktur.
Mutluluk insanların içine dalar, mutluluk kaderdir; sevinci ise
insanlar kendi içlerinde filizlendirirler, sevinç kalbin üzerindeki
güzel bir mevsimdir sadece; sevinç insanların erkinde olan en
büyük şeydir.
Sevinç ve mutlulukta, zamanın öznel, içsel deneyimi birbirinden farklıdır: Birinde zaman, gelecekten şimdiki zamana, şimdiki zamandan geçmişe sonsuz bir şekilde akar; diğerinde ise
anda, Augustinus'un tabiriyle şimdinin şimdisinde yaşanılır
ve zaman unutulur, zamanın üstündeymişçesine hissedilir.
**
Mutluluğu nasıl aramalı, onu nerede bulmalıdır?
Augustinus'un İtiraflar'da, insanın kendini boyuna kaybettiği
ve hiçleştiği bu kitapta yanıtladığı soru budur.
Mutlu yaşam insanların hepsinin arzuladıkları şey değil midir?
Mutlu olmayı istemeyen kimse var mıdır? İnsanlar mutluluğu
bu kadar arzuladıklarına göre onu bir yerlerde tammış olmalılar. Mutluluğu sevmeleri için onu bir yerlerde görmüş olmalılar. Kuşkusuz bu duygu içimizde, ama nasıl, bilmiyorum. Mutluluğa fiili bir şekilde sahip olmak da bir çeşit mutluluktur. Kimileri de sadece umut ederek mutlu olurlar. Bunlar mutluluğa
fiili anlamda sahip olanlardan bir derece daha düşük seviyede
sahipler. Bununla birlikte bunlar mutluluğu hiç tanımayanlardan daha üstündür. Mutluluğu hiç tanımayanlar bu şekilde
mutlu olmak istemezler, ancak mutluluğu istedikleri kuşku götürmez.
**
Hele mutluluk gibi muammalı ve ele avuca sığmaz duygusal deneyimlerden birini ortaya koyacak sözleri bulmak daha da zordur. Bu
konuyla ilgili olarak, öylesine belirsiz ve öylesine değişken bir
duygu olan mutluluğa dair her arayışın karmaşık ve geçici olacağını söyleyen Zygmunt Bauman'a başvurmak isterim. Polonyalı büyük sosyolog şunları söyler:
Mutluluk üzerine tartışmasız ve kesin saptamalarda bulunmak
mümkün müdür? İşte bunlardan biri: Mutluluk iyi, arzulanır
ve kayda değer bir şeydir. Ve bir saptama daha: Mutlu olmak
mutsuz olmaktan iyidir. Ancak bu iki haşiv mutluluğa dair
emin ve temelli bir şekilde söylenebilecek aşağı yukarı her şeydir. "Mutluluk" kavramına ilişkin yapılacak başka herhangi bir
saptama kuşkusuz ki tartışma yaratacaktır. Dışarıdan bir gözlemcinin gözüyle, birinin mutluluğu bir başkasına dehşet verici
gelecek bir şeyden çok zor ayırt edilebilecektir. (...) Bütün hayatı boyunca belirsiz ve tartışılır kavramları saptayıp açıklığa
kavuşturmaya, meseleleri herhangi bir karşı-savdan muaf tutacak, bir diğer deyişle onları kabul edilir ve son aşamada, herkes
tarafından kabul görecek bir şekilde "düzenleyecek" bir tanıma
ulaştırmaya vakfetmiş (ve muazzam neticeler almış) Immanuel
Kant bile, "mutluluk" kavramı söz konusu olduğunda, kendini,
buna ilişkin her ümidi bir kenara bırakmak durumunda hissetmiştir.
**
Otto Friedrich Bollnow çok güzel bir kitabında hüznün ve acının insanın diğer insanlarla ve olaylarla bağını kopardığını ileri
sürmektedir; keyifli, mutlu ruh hallerinin ise bizim ve başkalarının yaşadığı deneyimlere yönelik bilgi alanımızı genişlettiğini, bizleri aksi takdirde ulaşamayacağımız gerçekliklere, algı
ve sezgilere götürdüğünü söylemektedir.
**
Dil, varolmanın evidir tabii; bu sebeple, fenomenolojik dilden, sınırlara ve varoluş nedenlerine dair farklı bir düşünce,
içsel ve ilişkisel yönde edinilmiş mutluluk olanaklarının doğabileceğine inanmak isterim. Ve büyük mutluluk, hayata anlam
veren ve zamana meydan okuyan mutluluk ile küçük mutluluk, zayıf ve uçup kaçıcı, kırılgan ve dayanaksız, geçip gidici ve
gezgin deneyimlerde hayatın anlamını keşfetme yanılsamasına
kapılan mutluluk arasında var olan farkları hep daha somut ve
gözle görülür kılmanın ne kadar gerekli olduğunu vurgulamak
isterim. Büyük mutluluk, içsel deneyim anlamındaki mutluluk,
her zaman çözümlenemeyen gizli patikalarla da olsa, daima geleceğin hafızası olan ve tıpkı kendi gibi, geçmişten geleceğe dur
duraksız uzanan umutla ilintili olmak zorundadır.
**
Havayı bölen ve ayağını yerden kesen kuşlar gibi değil de,
ekinlerin arasında salman rüzgâr gibi, denizin tatlı titrekliği
gibi ve bulutlanır hülyalı seyri gibi hafifti yürüyüşüm. Varlığım, denizin derinliklerinin şeffaflığıydı, gecenin sessiz ve eskilerde kalmış mutluluğuydu, öğlenin sessizliğinde konuşan
yalnızlık yankısıydı. Her duygu ezgili bir yankıyla ruhumda
tatmin ve istirahat buluyordu. Her bir düşünce zihnimde mutluluğun yüce ışığında dönüşüyor, en uçup kaçıcı ve en tuhaf fikir, en zengin ve en derin düşünce oluveriyordu.
Mutluluğun bu olağanüstü olgusu, dehayla birleşmiş bir hastalıktan doğmakta ve hastalığın yok olmasıyla çözülmektedir ve
bu, zaman zaman, anlık, hızlı ve akıcı, elle tutulmaz ve uçucu
olan ve birkaç adım sonra depresyon seli tarafından yutulacak
bir mutluluktur.
**
Mutluluk, ister bir ütopya, ister yaşanmış bir deneyim olsun,
her halükârda, her insanın arzuladığı yaşamsal bir durumdur;
insanlar ona ulaşmayı beceremediklerinde, bu başarısızlığı başkalarına ya da aşk, sağlık, para, dış görünüş, çalışma koşulları, yaş ve benzeri gibi kontrolümüz dışında olan etkenlere, dış
şartlara atfederler. Bu; çoğumuzu, mutlu olma da demiyorum
ama hiç olmazsa mutluluğa karşı istekli olma görevinden azat
etmektedir çünkü bize bağlı olmayan koşullar karşısında yapabileceğimiz bir şey yoktur.
Mutluluğun arayışı insan doğasının bir parçasıdır ve yazar
bunu vurgulamaktadır, her birimize mutluluğa yönelik derin
bir eğilim verilmiştir ve bu, entelektüel kapasitemizden, sosyal
şartlarımızdan, sağlık durumumuzdan ve ekonomik olanaklarımızdan bağımsız olarak böyledir. Mutluluk, mutluluk deneyimi, aşkla, zevkle, başkaları tarafından sayılmak ya da takdir
kazanmakla pek de ilintili değildir; en çok, kendini tamamen
kabul etmekle, Nietzsche'nin "Neysen o ol" diyen aforizmasında ifade edilen şeyle ilintilidir.
...
Umberto Galimberti, mutluluğu etik bir şekilde yeniden temellendirirken ve kendi mutsuzluğumuzdan sorumlu olmadığımız
savına karşı çıkarken, mutluluğun tam anlamıyla etik bir görev
olduğunu kesin bir şekilde savunmaktadır:
Sadece etrafımızdaki insanları olumlulukla beslediği için değil,
doğrudan doğruya sınır tanımaz isteklerimizin önüne geçip
yalnızca kendi imkânlarımıza uygun olanlarını kabul ederek
kendimizi bilmemizi gerektirdiği için de bu böyledir.
Mutluluk, sadece, kendini gerçekleştirmektir ve Galimberti sözünü şöyle sonlandırmaktadır:
Mutluluk isteklerimizin doyumsuzluğuna demir atmadığında, ruhun eğilimine, cudaintoua* demir attığında, işte o zaman,
kendini gerçekleştirmeyle birlikte ilerler ve bu özelliği nedeniyle de yitirilmesi ya da bizden alınması zordur. Dolayısıyla
mutluluk, isteklerini tatmin etmek ve erdeme karşılık, alınan
ödül anlamı taşımamaktadır, mutluluk erdemin kendisidir, insanın kendi öz başarısı için kendini yönetmesidir, çünkü insanın
ölçüsü budur.
**
Mutluluk zamanında, hayatın gölgelerini ve
acının kaçınılmaz mevcudiyetini bilmezden gelen, sakin ve su
gibi bir halde yaşanır. Mutsuzlukta, mutsuz ruh hallerinde ise;
geleceği olmayan, insanı geçmişin suçlarıyla ve şimdiki zamanın, hiçbir ışık emaresi bulunmayan, kuru ve soğuk bir doku
dokuyan bir şimdiki zamanın acısıyla yiyip bitiren bir zamanda hapsolunmuştur. Umut yoktur ve kişi, kendi öznelliğinin,
tecrit-yalnızlığının içine kapanıvermiştir. İnsanın artık ne kendi
için ne de başkası için dilediği bir şey vardır: İçinde duygusal
yankılar uyanmaz, buna yabancılaşmıştır. Mutsuzluk zamanı,
kısmen, depresyon zamanıyla örtüşür; bununla birlikte, İkincisi bir hastalıkken, diğeri değildir. Mutsuzluk halinde artık duygulanımsal deneyimler yaşanmaz olur; içimizde ve dışımızda
olup bitenler bizi alakadar etmez gibidir. Her halükârda, mutsuzluk dünyası, depresyon dünyası gibi otistik ve içinden geçilmez bariyerler inşa etmemektedir. Bununla birlikte her ikisinde
de intihar meylinden kaçış yoktur.
Zamanı, ben'in zamanını, içsel zamanı yaşama şekilleri yıllarla değişir ve bununla eşzamanlı olarak da, mutlu olma şekli
değişir. Bunlar, Arthur Schopenhauer'in önemli kitaplarından
birinde muhteşem bir şekilde betimlenmiştir:
Gençliğin gözüyle bakıldığında, yaşam sonsuz uzunluktaki bir
gelecektir; yaşlılık gözüyle ise, oldukça kısa bir geçmiştir.
Bundan başka, gayet net daha başka değerlendirmeleri de mevcuttur:
Gençliğimizde zaman bile daha yavaş atar adımlarım; bu yüzden yaşamamızın ilk çeyreği sadece en mutlu olanı değil, aynı
zamanda en uzun olanıdır da, böylelikle geride de daha çok anı
bırakır ve herkesin, sırası geldiğinde, sonraki iki çeyrekten daha
çok bu dönemden anlatacak şeyi olacaktır.
Kendisi, çok güzel imgelerin izini sürerek, yine şöyle demektedir:
Hatta, yılın ilkbaharındaki gibi, yaşamın ilkbaharında da, günler önce sıkıcı bir uzunlukta olacaklardır. Sonbaharda ise kısalırlar ama daha neşeli ve durağan geçerler.
**
Gençlikte mutluluğu deneyimleme şekilleri kökten bir biçimde
değişir; bu dönemde asla ulaşılamayan ateşli bir mutluluğun
peşine düşülür. Harika bir kelebek misalidir mutluluk, kısacık
uçuşu süresince hemen kaçıverir. Yakalanması imkânsızdır.
Yaşamın, ikinci yarısından çok fazla avantajı olan birinci yarısını, yani gençlik yıllarını bulandıran, hatta mutsuz kılan, yaşamda mutlu olmak gerektiği kesin varsayımıyla mutluluk peşinde
koşmaktır. Umutların sürekli hayal kırıklığıyla sonuçlanmasının ve bunun sonucunda hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasının
nedeni budur. Düşlenen, belirsiz bir mutluluğun hayali görüntüleri gözümüzün önünden keyfi biçimlerde geçerler ve biz boş
yere onların ilk görüntüsünü ararız.
Hayatın ikinci yarısında hayal edilen ve yaşanan mutluluk biçimlerine yansıyan anlam ufuklarında bir değişiklik daha.
Buna göre yaşamın ilk yarısının karakteri mutluluğa yönelik
doyurulmamış bir özlem, ikinci yarısının karakteri ise mutsuzluk endişesidir. Çünkü bu ikinci yanda, az ya da çok belirgin
bir biçimde, Kim mutlulukların hayalet gibi, buna karşılık acıların gerçek oldukları bilgisi de gelmiştir. Bu yüzden şimdi, en
azından daha akıllı karakterler, hazdan çok, salt acısızlığa ve
rahatsız edilmedikleri bir duruma ulaşmaya çabalayacaklardır.
**
Mutluluk sonsuzdur ve onu arzulamak insanı mutsuz eder; o
halde, acıya neden olan bu kısırdöngünün kırılması için ne yapılabilir, neyin hayali kurulabilir? Ancak içimizdeki mutluluk
arzusu kurursa, biraz daha az mutsuz bir hayata sahip olmamız
mümkün olacaktır; bununla ilgili olarak Leopardi bir kez daha
şunları söylemektedir.
İnsan mutluluğu arzularsa, mutlu olamaz: Mutluluğu ne kadar
az arzularsa, o kadar az mutsuz olacaktır; hiçbir şey arzulamazsa, mutsuz değil demektir. Dolayısıyla insan ve canlı, mutluluk
düşüncesine odaklanmadığı, başka yerde söylemiş olduğum
üzere eyleme ve iç ve dış meşgalelere kapıldığı ölçüde daha az
mutsuz olacaktır.
**
Ancak her nevi mutluluk arzusundan vazgeçerek, mutsuz olmamamız mümkün olacaktır. Peki, gerçekten de böyleyse hayatı buna karşın yaşanır kılan nedir? İnsan, hangi umudu kalbinde canlı tutabilecektir? Bunlar Leopardi'nin görmezden gelmediği sorulardır elbet ve Zibaldone'nin daha başka yerlerinde
keskin bir keder renginde yeniden ortaya çıkarlar.
Mutlu olma ümidini yitirmiş olan kişi, başkalarının mutluluğunu düşünemez çünkü insan bunu, ancak kendi mutluluğunun
nazarında arayabilir. Dolayısıyla başkasının mutsuzluğuyla da
ilgilenemez.
**
Mutsuzluklar hayatımızı sardığında, derinden değişiriz;
farklı duygulanımsal özelliklerine karşın mutsuzluğun olası
imgeleri olabilen hüznün, kaygının, umutsuzluğun, depresyonun karanlık göllerine dalarız. Ancak yitirilmiş mutluluklara
duyulan özlemden, bir zamanlar yaşanmış olup da artık ulaşılmaz olmuş duygulanım yağmurundan, kırılmış umutlardan
ve imgelerden yıpranmış bir bilinçten, yitirilene yeniden sahip
olmaya yönelik imkânsız arzudan kaynaklanan mutsuzluklar
da vardır. Yitirilmiş mutluluğun bilgisine sahip olmasaydık
mutsuz olmazdık; zira, hayatında mutluluğu deneyimlemiş insan, daima mutlu olmak ister ve böyle olmadığında umudunu
yitirir. Mutsuzluk, özellikle de yitirilmiş mutluluk koşullarında
bile Leopardivari ölmeyen bir umut damlasının olması mümkün müdür?
Mutlu olma ile mutsuz olma arasındaki sınır geçişlidir, duruma göre bu ikisi birbirleriyle yer değiştirebilirler; şunu söylemek isterim ki, küçük mutluluklara hapsolduğumuzda hayata
yeniden bir anlam vermemiz kolay olmaz; oysa içimizde büyük
mutluluklar yaşadığımızda ve de güçlükle ve acıyla da olsa,
içimizde yitik mutlulukların deneyimleri bulunduğunda bu, kolaydır. Yitirilmiş mutluluklar asla anlamdan muaf değildir,
mümkünse onarılırlar, mümkün değilse kabullenilirler.
**
4. Ölümdeki ve Ölmekteki Yalnızlık
Batılı Anlayışta Ölüm ve Ölmek
Hayat ve ölüm birbirleriyle çakışır; yaşamak ve ölmek ise, iç içe
geçen deneyimlerdir. Ölmek, henüz yaşıyor olmaktır: Kaygı ve
umutsuzluk, yitmişlik hissi ve yalnızlıkla aşınmış bir yaşamaksa da, gene de yaşamaktır. Yalnız ölünür: Georges Bemanos'un
yüce ve kehanet kokan sözüdür bu. Ölüm, hakkında ancak hayatın yadsıması olduğu söylenebilecek bir bilinmezdir; ölmek
ise, yaşamdan ölüme geçiştir. Ölünmekte olunan saat, yaşanan
saat değildir. Yaşamakta, her saati bir başka saat, her ânı bir başka an izler; oysa ölmek söz konusuyken her saat son saat olabilir: Bir başka saat, bir başka an gelmeyebilir. Ölürken, geleceğin
içine doğru olası her aşkınlık batarken, saatin kız kardeşleri kalmaz artık.
Ölümü bastırmak Batı'ya has bir anlayış gibi durmaktadır;
ölmenin bastırılması ise, gerçekleştirilmesi daha güç bir deneyimdir daima. Zamanımızda pek çokları sadece ya da özellikle
ölmekle (ölme biçimleriyle) ilgileniyor ve ölmek için, kaygılardan arınmış, fark edilmeyen ve duyguları-alınmış bir yol arıyorsa, bu, ölümün, anlam ve giz ufukları bağlamında düşünülmek istenmediği anlamına (da) gelmektedir.
Son yalnızlık deneyimi, kuşkusuz ki, ölmekteyken, ölüme
doğru yüründüğünün ya da hiç olmazsa ölümün yaklaştığının
keskin ve acıklı bilincine sahip olunduğunda gerçekleşir ve ölen
kişinin yalnızlığı, sessizliğin ve ifade edilemezin uçurumlarına
kapılır.
**
Augustinus'un, sevdiğimiz bir kişiyi yitirdiğimizde bizi yakalayan, altüst eden huzursuz edici yabancılık hissini anlatan daha
başka sözleri de vardır. Bu yabancılık, bizi kendimize yabancı
kılan bir yabancılıktır: Sanki yaşamamız sadece ve sadece ölmemiz demektir; sanki başkasının ölümü karşısında yaşamamız
imkânsızdır. Bunlar ölümün gizine dair bir şeyler anlamamızı
sağlayan sözlerdir.
Başka ölümlülerin hâlâ nasıl yaşayabildiklerine hayret ediyordum. Çünkü hiç ölmeyecekmiş gibi sevdiğim kişi ölmüştü;
onun ölümünden sonra hâlâ nasıl yaşadığıma şaşıyorum, çünkü ben bir başka oydum. Bir ozan arkadaşından söz ederken,
onu "ruhunun yarısı" olarak çok güzel ifade etmiş. Onun ruhuyla kendi ruhumun iki vücutta tek bir ruh yaptıklarını hissetmiştim. Yaşam bana çok ağır bir yük gibi geliyordu, bu yüzden
yaşamak istemiyordum. Çünkü yarım yaşamak istemiyordum.
Buna karşın o kadar sevdiğim kişinin tamamen öleceği korkusuyla ölmekten de korkuyordum!
Yaşamak, yaşamaya devam etmek konusunda, her halükârda iç
sıkıntısı ve kaygı mevcuttur, ruh paralanır, can çekişir.
Yalnızca kendim tarafından desteklenen ve artık bana katlanamayan yaralı ve iç paralayıcı bir ruh taşıyordum ve onu nereye
koyacağımı bilemiyordum.
**
Gözyaşları
Augustinus'un gözyaşlarıyla ilgili söylediği bu muhteşem sözler, gözyaşlarının onun kalbinin altında bir minder gibi uzandığını söylemesi, ayrılık ve vedalaşma ânında içimize iniveren acı
ve ağlayış hakkında, bir tebessümün hazin ve yalnız yankıları
olan gözyaşları hakkında çok şey anlamamızı sağlar. Gözyaşı
gibi psikolojik ve insani bir deneyimde ne de engin anlamlar
yatmaktadır: Yüreği dağlanmış ve unutulmuş, bastırılmış ve sıradanlaştırılmış bu deneyim, hüznü ve yalnızlığı, umutlan ve
yara almış arzuları anlamamız için gereklidir. Augustinus'un
umutsuzluk ânında söylediği sözler, gözyaşlarının fenomenolojik ve antropolojik yönünü yeniden keşfetmemizi sağlamaktadır. Artık gözyaşımız kalmadığında, gözyaşları duygusal hayatımızın arka planı olmayı kestiğinde, sevdiğimiz kişinin içimizde açtığı yalnızlığı, kaybı ve yokluğu gözyaşlarına akıtamadığımızda, acı daha da keskinleşir ve geleceğe ilişkin umut ufuklarımız kararır. Ancak dipsiz uçurumlardan kayarak uzaklaşılabilen derin ve ulaşılmaz yarıklar boyunca cüretkârlıkla tırmanan
bir konunun dönemeçleridir bunlar. Gözyaşları Augustinus'un
yanaklarından süzüldüğü gibi, bizim de yanaklarımızdan
süzüldüğünde, dünyanın imgeleri ve yaralanmış ama her
halükârda diyaloğa ve beklentiye, umuda açık bir acı ve şefkate
tanıklık eden insanların imgeleri belirir. Hiç olmazsa bir an için
bile olsa sevdiğimiz kişinin görüntüsünü bize geri getiren, elle
tutulmaz bir kurtuluşun tadı mahiyetindedir gözyaşları ve hiç
hayal edilmemekle birlikte acımasız bir şekilde gerçekleşmiş ve
hayata dahil olmuş saatlerin hayretli sessizliğinde, yalnızlığın
ve ayrılığın, baş döndürücü uzaklığın ve sadece gizden medet
ummanın trajik düğümlerini çözen de gözyaşlarıdır.
**
Kısa bir süre sonra Agâta oradan ayrılmamı istedi. Vedalaşırken bana sarıldı ve şöyle dedi: Bak Stromovka Parkı tam karşıda. Arada bir benim yerime orada gezer misin? Bu güzelim yeri
her zaman çok sevmişimdir. Belki gölcüklerin karanlık sularına
baktığında, talihli bir günde, yüzümü görürsün.
**
Evden uzaklaşmak, sonra da eski bir hayat sırrı misali yolculuk
etmek artık mümkün değildir; çünkü Roland Barthes, şimdi artık ancak evde kalarak annesinin yaşam tarzını ve benimsediği
değerleri izleyip yaşayabilecektir. Bunlar, günlüğün bizlere yaşatmakta olduğu, kanayan düşünceler, yaralardır.
Neden yolculuk yapmaya katlanamıyorum artık. Neden hep
kaybolmuş bir çocuk gibi "evime dönmek" istiyorum hep? -
ama anneciğim orada yok artık. Anneciğimle "konuşma"ya
devam etmek (paylaşılan konuşma var olmanın kendisidir) iç
konuşmayla yapılamaz (ben hiç onunla böyle konuşmadım),
yaşam biçimiyle yapılır: Gündelik hayatta onun değerlerine
göre yaşamayı sürdürmeye çalışıyorum: Onun yaptığı yiyeceklere, onları kendim yaparak kavuşmak, onun ev düzenini, onun
o eşsiz yaşam biçimi olan, gündelik yaşam biçimi olan etik ile
estetiğin o birleşimini korumak. Oysa evdeki ampirik düzenin
bu "kişiliği"ni korumak yolculukta olanaklı değil. O ancak benim evimde olanaklı. Yolculuk etmek, benim ondan ayrılmam
demek -o şimdi yokken bu fazlasıyla böyle- çünkü o artık gündelik yaşamın en özeli olmasından başka bir şey değil.
Her halükârda keder, günlükte boyuna gün ışığına çıkmaktadır: "Kederimin içinde yaşamaktan başka bir şey istemiyorum."
Ve keder, annesinin ölümü düşüncesine bağlanmaktadır: Bu,
kendi ölümünün, Rolan Barthes'ın kendi ölümünün de imgesi
ve çağrışımıdır. Günlüğün son sözleri, artık hayatta olmayan
kişiyle ilgili anıların geçiciliği hissini uyandırmakta, bizi yalnızlığın kıpırtısız mevcudiyetiyle yüzleştirmektedir.
Bana söylediği o sözleri anımsamanın gün gelip de artık beni
ağlatmayacak olabilmesini ürkütücü bir şey diye görüyorum...
Ve son olarak da:
Bugün, saat 17'ye doğru, her şey aşağı yukarı halledildi; yalnızlık tam anlamıyla çöktü, bütün ağırlığıyla; benim kendi ölümümden başka bir son yoktu artık.
**
Yalnız ölme fikri, yaşanabilecek en acılı, en yürek paralayıcı
şeydir.
Buradaki "yalnız" karşılıklı ilişki içinde bulunan bir anlam bütününe atıfta bulunmaktadır; ölüm deneyiminin kimseyle paylaşılamayacağının bilincine işaret edebilir; ölümle, ancak ölen
kişinin bilgisi dahilinde olan biricik anı, duygu, deneyim, bilgi
ve hayallerin ilintili olduğu küçük dünyanın daimi olarak yok
olacağı duygusunu da ifade edebilir.
Ama ölüm sırasında, hayatta bağlı olduğumuz herkes tarafından terk edildiğimiz hissini de kastedebilir. Ölen kişi, etrafındakiler için hiçbir önem taşımadığım hissedip sezdiği zaman, işte
o zaman gerçekten yalnızdır, yalnızlık çöllerinden ibaret olan
pek çok huzurevinde vuku bulan da budur.
Norbert Elias'ın söylediği gibi:
Günümüzde, ölmek üzere olan kişilerle temas halindekiler, onları şefkat ve sıcaklıkla rahatlatma becerisine artık sahip değiller. Bağlılığın da, himayenin de eksilmediğini göstermek üzere,
ölmekte olan kişinin elini sıkmakta ya da okşamakta zorlanırlar. Yoğun ve kendiliğinden doğan duyguları ifade etmek konusunda medeniyetin dayattığı abartılı tabu, bu insanların dillerini ve ellerini bağlamaktadır.
Her halükârda, ölmekte olan insanlara sevgimizi ve elemli yakınlığımızı, duygusal bağlarımızın ve şayet kalbimizde mevcutsa, esperanceımızm devamlılığını göstermek kolay değildir; ancak Norbert Elias'ın da dediği gibi:
Ama belki de, fiziksel ağrının dindirilmesinden ayrı olarak, kalanların ölenlere verebileceği en büyük teselli, tıpkı sevilen kişilerle yaşanan her vedada olduğu gibi, değişikliğe maruz kalmamış bir sevgi hareketi görmektir.
**/
Ölürken ki yalnızlık; örneğin hasta olduğu için, intiharı seçen ya
da seçmeye meyleden yalnızlık gibi değildir; intihar eden kişinin sevdiklerinin, ailesinin bu eylemde yatan gizli nedeni dur
durak demeden arayıp da bulamadıkları umutsuz bir yalnızlıktır bu ikincisi.
**
Her
nevi umudun reddinden dolayı mı, yoksa hayatı kesintiye uğratarak, ona yeniden anlam verecek bir şeylerin arayışıyla mı
intihar edilir? Bir hastalığın -psişik ya da kronik bedensel bir
hastalığın- baskılayıcı koşullarında mı intihar edilir? Yaşama
külfetinin ve iflah olmaz acıların yutucu ateşinden umutsuzca
kurulan kaçma planından dolayı mı intihar edilir? Bütün denemelere karşın ölmeyi başaramayan kişilerin yürek paralayıcı
sözlerinin de tanıklık ettiği gibi, intihar eğilimi farklı farklı gerekçelere dayanır; zaman zaman, biten hayatta, ölümde saklı
bilinmez ve kurtarıcı bir geleceğe yönelik karanlık ve sırlı bir
umut taşınır. Başarısız bir intihar girişiminden sonra, umutsuzluktan lime lime olmuş bir kişinin dediği gibi:
Son şeyi denemek ve her şey bittiğinde hayatta hâlâ bir anlam
bulmak mümkün mü diye görmek istiyordum.
Ölüm ve ölmek sırrı, intiharın acılı ve yıldızlı hiyerogliflerinde
yeniden doğar; ancak yaşamı istemli olarak sonlandırmanın etrafındaki karaltı baki kalsa da, her psikiyatri ve felsefe anlayışına yönelik bu meydan okuyuş karşısında benim daha başka
söyleyecek neyim olabilir? Öyle intiharlar vardır ki, gayet net
bir kararlılıkla planlanır, ancak sonra başarısızlıkla sonuçlanıp
bir teşebbüsten ibaret kalır ve ardından yeni bir teşebbüs gelmez. Gerçekleşmeyen intihar, arındırıcı bir işlev görür gibidir:
İntihar, öncesinde görünüşte yitirilmiş olan, kurumuş umutları
yeniden canlandırır ve bu, çevresel durumun değişmesi olayından bağımsız olarak gerçekleşir.
**
Hüzün, huzursuzluk, özlem, kaygı, utanç, zaman zaman
da görünüşten ibaret neşe bazen üst üste biner, bazen de iç içe
girer; istemli intiharın hâkim olduğunu görmeyi imkânsız kılan bir resim çizer ve bu durumda bulunan bir insanın hayatını kurtarabilecek olan görünmez ve dile gelmemiş izi sürmek
de her zaman mümkün değildir.
**
Günden güne belki de kararıp da, sonra derinden aydınlanan o yüzde, o gözlerde ne görüyordum? Kaygıyı, umutsuzluğu, bunalımı, ruhun parçalanmasını, ölüm isteğini ve incecik bir
yaşam umudunu, özgür bir seçimde bulunma özlemini ve bunu
yapmanın imkânsızlığını, sessiz bir yardım çığlığını görüyordum;
**
Her yüz ve her bakış, kaygı ve yitmişlik hissi taşıyan yüzler, bizleri, çoğu zaman hızla kaçmak istediğimiz ve parçalamaya
meylettiğimiz içsel aynalarımızın yansıttığı acılı imgelere yöneltir. Kum saatinin zamanı, saatin zamanı, (kuşkusuz ki) kaçınılmaz olarak ilerleyen hayatın hafifliğini ve ihtişamını elimizden
alır; ancak hayatın anlam ufukları içsel zamana, yaşanmış zamana yansır ve bu zamanda yüzler ve bakışlar; kişiler ve özneler
arası kökten yönleriyle, kendi aşkınlıklarıyla belirir. Yüzler ve
bakışlar, gözler, sahip oldukları o ortak semantik zenginlikle sözcüklerin diline daima eşlik eder, hatta zaman zaman sözcüklerin
yerini alır; bu iki dil, depresyonun ya da psikotik dissosiyasyonun yanan çalılıklarında bulunup da kendini kötü hisseden, intiharın büyülü davetinden kaçamayan kişilerin duygu ve düşünce, imgelem ve hayallerini daha iyi çözmemizi, ya da hiç olmazsa daha iyi çözmeyi denememizi sağlayan ya da İliç olmazsa
sağlayabilecek sonsuz bir etkileşim potansiyeli barındırmaktadır.
Bu etkileşim, aynı zamanda da, kendini kötü hissetmenin ve
umutsuzluğun kaynağı olan yalnızlığın gizli kalbinde saklanan
duygusal galaksiler bütününü çözmemizi de sağlamaktadır.
(Yalnızlığın değişkenliği ve bunu daha iyi anlamamızı sağlayan yaşayan bedenin üzerine söylediğim sözlerin sonunda
da, Rilke'nin muhteşem şiirsel imgelerinden vazgeçememekteyim: Filozof ve psikiyatrların, daima, özellikle de, kalplerimize ve çehrelerimize hüzün ve kaygı indiğinde, her birimizin iç
yaşamında gizlenen dile getirilemez ve görülmez olanın büyük
bir tercümanı olarak baktığı Rilke yine.
Simam, simam benim:
kiminsin sen? Neler için
simasın sen?
Nasıl olabilirsin
başlamakla çözülmenin
boyuna bir şeyde biriktiği
böylesi bir İç için sen sima?
Var mıdır ormanın bir siması?
Bazalt dağı dikilmiyor mu
orada simasız?
Deniz yükselmiyor mu
diplerinden
simasız?
Yansımaz mı sende gökyüzü,
alnı yok, ağzı yok, çenesi yok.
Bunlar, bizi, sırlı ve içine nüfuz edilemez olan yüzün fenomenolojisine yaklaştıran çok güzel dizelerdir; yüzün gizli diline dair
bir şeyler kavramamızı, başkasının yüzünde zaman zaman acının ve hüznün gölgesinde kalmış da olsa, kurtulma telaşını keşfetmemizi, her nevi psikolojik ve insani ilişkinin açık denizine
dalmamızı sağlar.)
Her halükârda, ister gerçekleşmiş, ister bir teşebbüs olarak
kalmış olsun, intiharın gizini aydınlatabileceği yanılsamasına
ne psikiyatrik ne de felsefi söylem kapılabilir. Psikiyatriye sadece ruhu yalnızlıkla dolduran acının ve sessizliğin, kaygının
ve umutsuzluğun sözlerini dinlemek, böylelikle de hayatta var
olan ilgi ve dayanışmanın, sevgi ve umudun değerine gerçek
bir tanıklıkta bulunmak kalmaktadır.
Son Sözler
Ölüm ve ölmek konusu çok geniş kapsamlı bir konudur ama bu
konunun, bazı fenomenolojik özelliklerini ve bunlarla-bağıntılı
olan yalnızlık -içsel yalnızlık ve tecrit-yalnızlığı- deneyimiyle
ilişkilendirilerek ortaya konabileceğini düşündüm.
Söylediklerim genel hatlarıyla, sevilen bir kişinin ölümünü
izleyen duygusal yankılara odaklanmıştır; bunu yapmak için,
özellikle de, ölümü ve her birimizin ölüm karşısındaki yalnızlığını ve olası ölüm kaygısını belli belirsiz yansıtan bir ayna işlevi
gören Augustinus'un anlamlı acılı deneyimlerinden yola çıktım.
Sevilen bir kişinin ölümünden, gerek ölen kişi, gerekse ölmeye
tanık olan kişi için iç sızlatan bir yalnızlığa derinden bağlı ölmek
deneyimine geçtim. Karmelit rahibelerin diyalogları, özellikle
de Compiege manastırının başrahibesinin can çekişmesi, ölüm
deneyimiyle ve tümör hastalığının hızla ölüme teslim ettiği Georges Bernanos'un yaşadığı yalnızlıkla doludur. Son olarak intihar deneyimi üzerine -hayatın ve ölümün, yaşamanın ve ölmenin, özgürlüğün ve özgür olmamanın, yalnızlığın ve sessizliğin
gizi ile yüzleşilen uç-deneyim üzerine- odaklanılmıştır.
Ucu açık yalnızlık ve yalnızlıklar konusunda sunduğum
son imgeler bunlardır.
Eugenio Borgna
Yorumlar
Yorum Gönder