Ana içeriğe atla

UZAĞA FIRLATILMIŞ BABA DUYGUSU

Cahit Zarifoğlu’nun babası ile ilişkisi biraz acıklıdır, hüzünlüdür, tuhaftır. Babasına karşı duygusu uzağa fırlatılmış bir duygu olarak mevcudiyetini korur. Öfke kozasının içinde yaşayan, kimi zaman nefessizlikten ölmeye duran bir mevcudiyet…

Babasının vefat ettiği 1978 yılının 1 Şubat’ında günlüğüne düştüğü cümleleri dikkatli okumakta fayda var. “Babam vefat etti” der birinci cümlede ve ikinci cümlede şunları yazar, “yıllar önce.” İki cümlelik günlüğün ikinci cümlesi düşündürücüdür.

İster istemez akla şu sorular geliyor: 1 Şubat’ta ölen kim, yıllar önce ölen ne?

Babası Niyazi Bey zeki bir adam. Zeki ve dindar. Fransızca ve Farsça bilen, Arapça anlayan, şiirler yazan, divan şiirine hâkim, hafızasının duvarlarında ezberlediği şiirler yankılanan bir adam. Aynı zamanda tarikat ehli. Sadık bir mürit. Nakşî. Gecelerini zikir çekerek ve ilahiler söyleyerek geçiren, gündüzleri cami kürsülerinde vaaz veren, edebiyatı bildiği kadar fıkhı da bilen, kültürlü ve ilim sahibi bir adam. Gençliğinde yazdığı bir şiir, Maraş Maarif Müdürlüğünce öğrencilere ezberletilmesi için bir genelge ile bütün okullara duyurulmuş. Şiirin adı: “Ben Asker”

Öğretmen, maliye memuru, hâkim, ağır ceza reisi ve avukat.

Azimli, bilgili, dirençli.

Öğretmenlikle başladığı meslek hayatını avukatlıkla sonlandırmış. Liseyi bitirir bitirmez tarih öğretmeni olmuş, sonra Ankara Defterdarlığında memurluk yapmış, bu arada Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş. Hâkimlik ve Ağır Ceza Reisliği yapmış. Hâkimlikten emekli olduktan sonra avukatlık bürosu açmış. Çeşitli şehirlerde, fakir Anadolu’da yıllarını geçirmiş. Tayinler dolayısıyla oradan oraya taşınan evler, değişen mekân ve durumlar, çoğalan aile fertleri Niyazi Bey’i yıpratmış. Ama onu asıl yıpratan evlilikleri olmuş.

Dört evlilik gerçekleştirmiş. Kısa süren ilk evliliğini Gülizar Hanım’la yapmış ve bu evlilikten Melahat isminde bir kızı olmuş. İkinci evliliğini Nihal Hanım’la yapmış. Nihal Hanım’ın babası Hacı Hâlid Efendi âlim ve fâzıl bir kişi. Bu evlilikten Mustafa Necati, Enver Sebati adında iki oğlan ve Güngör adında bir kızı olmuş. Oğlu Enver Sebati beş yaşında kuyuya düşerek ölmüş. On yıl süren bu evlilik boşanmayla sonuçlanmış. Üçüncü eşi Şerife Hanım, Cahit Zarifoğlu’nun annesi. İlk eşinden boşanmış, dul bir kadın. Dört çocuk vermiş Niyazi Bey’e, üç oğlan bir kız. Sait, Cahit, Abid ve Fevziye. Bir keşif için gittiği köyde köy muhtarının kızı Necla Hanım’ı görmüş ve bir müddet sonra onunla da evlenmiş. Necla Hanım’dan çocukları olmamış. Asıl sıkıntı bu evlilikle birlikte başlamış. Şerife Hanım’la boşanmadan gerçekleşen, imam nikâhıyla yapılan bu evlilik huzursuzluğun başlangıcı olmuş. Maddi imkânsızlıklar her iki eşin de aynı evde yaşamasını zorunlu kılmış bir müddet, sonra eşlerin mekânları ayrılmış. Ama Niyazi Bey’in asıl mekânı son eşinin yanı olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, Şerife Hanım’ın evine bir misafir gibi gidip gelmiş, ara sıra.

Biten evlilikler ve yeniden başlayan evliliklerle hırpalanan bir psikoloji ve her seferinde kendine bir nizam arayan yeni bir ailenin kuruluşu… Bu hengâme Niyazi Bey’i yormuş olmalı. Hem maddi hem de manevi açıdan.

Sadece bu kadar da değil. Çocuklarına hiçbir zaman sevgisini belli etmemiş bir baba var kaşımızda. Elbette onları seviyor, elbette çocuklarına düşkün ve elbette merhametli ama işte soğuk bir tabiata sahip. Çocuklarının başını okşamayı bilmeyen bir elin sahibi. Bütün ilmine, irfanına, derinliğine rağmen… 

Öyle anlaşılıyor ki Şerife Hanım, kendisinden sonra gelen eşi hiçbir zaman kabullenememiş. Belki önceki eşinden çektiği acılar da eşlik etmiş buna. Kocasının bu tavrına, yeni evliliğine çok alınmış ve iç dünyası baştan ayağa yaralanmış. Bu nedenle, ömrü boyunca hüzünlü ve kederli bir yüzle yaşamış. Gülüş ve tebessüm bir daha yüzüne uğramamış.

Zarifoğlu için baba portresi, annenin kederinin ve acısının altından görünen bir portreden ibarettir. Delikanlılığın verdiği hız da bu portreyi iyice karartmış, soluklaştırmış, sevimsizleştirmiş. İstanbul 1967 tarihli günlüğünde Fethi Gemuhluoğlu’nun şeyhi Mustafa Özeren Efendi’nin, iç dünyasındaki baba öfkesini fark edişini ve bu fark ediş karşısında yaşadığı dehşeti anlatır: “Nihayet beni sordu: ‘Bu kim?’ ‘Edebiyat Fakültesinde Alman filolojisinde okuyor’ dedi ağabey. ‘Bazı ailevi zorlukları var okuyabilmek için. Yanıma almak istiyorum.’ Efendi bana pek bakmadan ve ilgisizce pat diye benim kimselere söylemediğim kalbimin gizli sırrını söyleyiverdi: Baban hakkında kötü düşünme.”

Hep acı çeken bir anne, hep uzakta duran bir baba ve yoksulluğun içinde geçen bir çocukluk. Başına bir kere olsun müşfik bir baba eli dokunmadan geçmiş çocukluk ve gençlik yılları. Baba tarafından akrabalarıyla, özellikle babasının diğer hanımlarından kardeşleriyle hiç görüşmediği ifade edilir. Baba duygusuna bir deprem eşlik etmiş hep; her olumlu duygu yıkılıp dağılıp toprak altına çekilmiş. Hiç dinmeyen çocuksuluğunun ve uzun yıllar devam eden “sorumsuzca” tutumlarının altında belki de bu yıkıntı ve dağılmanın etkisi vardır. Daha sonraları mısralarına yansıyacak olan baba imgesi soğuk ve boğuk bir imgedir. Neredeyse hiç olumlu bir baba imajına rastlayamayız.

Tabii, babasıyla bağının bütünüyle kopmadığını biliyoruz. Gençlik dönemlerinin sonuna doğru babasına ilişkin düşünceleri yumuşuyor. Babasıyla mektuplaşmalarından bahsediyor. Adını anıyor. Günlüklerinde bu mektuplardan bir kısmına yer verme gereği duymuş. Nisan 1977 tarihli günlüğünde yer alan babasının mektubundaki şu cümleler bir sevgiden fazlasını ifade ediyor: “Cahitciğim, sana bugünkü posta ile 3000 lira Kitabevi adresine gönderiyorum. (Akabe’ye ilk katkısı) alındığını bildirirsen memnun olurum.” Yine de buna geç kalınmış bir ilişki diyebiliriz. Babayı geç tanımak veya baba ile geç karşılaşmak… Bu geç kalışı kendi babalığı üzerinden izale etmeye çalışırcasına kendi çocuklarına karşı son derece sıcak, onları dokunarak seven, evin kapısından girdiği andan itibaren bütün çocuklarını tek tek selamlayıp hatırını soran, onlara masallar anlatan, onlarla vakit geçirmekten ayrı bir haz duyan bir Zarifoğlu portresi çıkıyor karşımıza.

Belki, çocuk kitapları yazmasının altında da bir baba öfkesi ve baba hasreti vardır, kim bilir!

Mustafa Aydoğan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İBNU'L KAYYIM EL CEVZİYYE'NİN AŞIKLAR KİTABI'NDA GEÇEN ŞİİRLER

Bende olan aşk taşta olsa ikiye ayrılırdı. Rüzgarda olsa, esintisi duyulmaz olurdu. Allah’a tevbe edersem seni her andığımda; Yazılmaz bana artık hiçbir günah. Sonra bitecek... O bir saatçik idi ancak, işte bu da tümden gidecek ve zail olacak. *** Arzusunun çokluğundan seven, tadar teselliyi Ben Leyla’dan bunu tatmadım. Onun vuslatından en fazla ulaştığım Şimşeğin çakması gibi gerçekleşmeyen beklentilerdir. *** Onlar için ağlıyorum için için, ne garib, Ve soruyorum her gördüğüme, onlarsa yanıbaşımda Arıyor gözlerim onları oysa gözbebeğimdeler Kalbim onlara iştiyak duyuyor onlarsa göğsümde. *** Ey kalbimde ve ruhumda kaim olan Gözümden ve nazarımdan uzak olan Ruhumu göremezsem bile evet sen osun Ey bana her yakından yakın olan. *** Hayalin gözümde zikrin dilimde Mekanın kalbimde, nereye kayboluyorsun? *** Aşk, yeretti bende, sen değilken benim için Aşktan ne önemli ne de önemsiz Beni küçümsedin Çabaladım ben de nefsimi küçümsemeye Seni hakir gören ikram edilenlerden değildir Düşmanlarım...

Divan Şiirinde Güneş

Kıyâmet günine benzer o meh-rûda mehâbet var Temâşâ-yı cemâline ne tâkât var ne kudret var Taşlıcalı Yahya Ol kâmet üzre ol hurşîd sûret Kıyâmet güni gibi pür-harâret Mesîhî Ol büt-i sîmîni gördüm sînesi billûr imiş Gün gibi başdan ayaga bir musavver nûr imiş Üsküblü İshak Çelebi Subh-dem yaturken ol meh üstüme geldi didi Üstüne gelmiş güneş sen dahı uyanmaz mısın Karamanlı Nizâmî Göz göre sensüz şeb-i târ oldı rûz-ı rûşenüm Kandasın ey âfitâb-ı âlem-ârâ kandasın Hayretî Açılur senden yana her gün gözüm nergisleri Âfitâbum hânenün câmı güne karşu gerek Taşlıcalı Yahya Ârâm idemez dil göricek sâgarı pür-mey Hurşîdi göricek nola raks eylese zerrât Hayâlî Meger bir subh kim ‘âlem gelini Boyar yüz reng ü âl ile elini Bürür gerçi başına al tuvagı Kılur nûrânî anı yüzi agı Arûs-i çarh pîrûze eyleyüp baht Urınur tâc-ı zer pîrûze-gûn taht Şeyhî Zînet itmiş kendüyi ol bî-vefâ dünyâ gibi Âsumânîler geyer mihr-i cihân-ârâ gibi Üsküpl...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

BİR EMEVÎ ŞAİRİ: KUSEYYİR 'AZZE (Azze’nin Kuseyyir’i)

Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ciddice cevaplar veren, gülünç görünümlü, saf birisidir. Bir kısım kaynaklar onunla ilgili haberlerinde onu, ahmak, kalın kafalı, kötü huylu biri olarak tanıtmışlardır. el-Câhiz, ünlü eseri el-Beyân ve't-Tebyîn'de ahmaklarla ilgili örnekler verirken, şairin bir gün Abdulazîz b. Mervân'a bir methiye takdim ettiğini, bu methiye karşılığında halifenin ne dileğin varsa iste" demesi üzerine şairin kendisini, halifenin katibi olan İbn Zimâne'nin yerine geçirmesini istediğini, ancak halifenin buna tepki göstererek, onu hiçbir şey vermeden yolladığım anlatmaktadır. Yazar, Kuseyyir'in bu gerçekleşmesi mümkün olmayan isteğini ahmakça bulmuş ve eserinde örnek olarak vermiştir . Katiplikte hiç tecrübesi olmadığı halde kendini İbn Zimâne'nin makamına layık gören şairin şiirlerinden ve bazı rivayetlerden onun kendini beğenmiş bir ruh h...

KEDERLİ AŞIK

Sevgilim, sen kaybolduğunda dünyaya ıssızlık çöker Söyle bana ay parçam ne vakit doğacaksın Ruhum yok oldu uğrunda, özleminden Anlat bana can parçam bu hususta ne yapacaksın Gönlümün saadeti, esenlikte ve bollukta kalmandır Dünyadan bunun ile razı olurum ben Sana olan aşkımı misline katlasam beyhude değil Gözyaşlarımı senin için akıtsam ziyan değil Ki senden gayrısı karşıma çıksa dönüp bakmam Bana seslense dahi işitmem Annesinin nehre bıraktığındaki Musa gibiyim sanki Önceden süt anneler ona haram kılınmıştı hani Sanıyorum sevgilim onu tanıdığım gibi değil Aksi halde vuslatımıza engel olan mazeret nedir? Öfkeyle çekip gitti, görmeyeli oldu üç gün İşte bugün de dördüncü gün Görüyorum ki aramızdaki bağı koparmaktır niyeti Ondandır veda bakışlarını kınından çekti, ah nasıl da keskindi Bense bu cefa karşısında bir hayli sabırlıyım Sevgilimin bana hoşnutça dönmesini umuyorum Lütfedersen ey habercim ona söyle “Aşığın darlık içinde, seninse affın geniş” diye Yemin ederim ne kavrulan kalbimin ...

HAYDİ GÜL

“Gök bile tasalı” deyip astı suratını Dedim: “Haydi gül, yeter gök için bu kadar somurttuğun Dedi: “Gençlik de geçip gitti.” Dedim: “Haydi gül! Bu hüznün geri getirmez ki akıp giden o yılları Dedi: “O ki aşkımın göğüydü Ama cehennem oldu artık sevdalı ruhuma Kalbimin sahibi kılmışken ben onu, tutmadı ki sözlerini Şimdi nasıl tebessüm edebilirim ben? Dedim: “Haydi gül, neşelen biraz! Onda tutuklu kalırsan şimdi Bütün bir ömür hüzne gark olacaksın Dedi: “Korkunç bir savaş anında ticaret, Susuzluktan ölmek üzere olan yolcuya benziyor Ya da kana muhtaç, veremli, zarif bir kadına Her soluk alış verişinde kan kusmakta Dedim: “Haydi gül, sen değilsin ki hastalığının kaynağı, ne de şifası Sen gülersen belki de... Nasıl oluyor da suçlu bir başkası iken? Sen dehşet içerisinde sabahlıyorsun, sanki sensin kabahatli Dedi: “Düşmanlar sardı etrafımı, katlandı nâraları Kuşatmışlarken beni kendi yurdumda, sevineyim ben öyle mi? Dedim: “Haydi gül, düşmanlar seni hor görmeyecekti ki (onlardan) daha saygı...

Şiir/lerde Çocukluğumuz

Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk; Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk… Necip Fazıl Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma, meraklıdır ölülere çocuklar. Nazım Hikmet çünkü Zeynep diye bir kız çocuk “canavarın zamanı yoktur” demişti yıllarca araştırdım bulamadım aslını belki de haklıydı, kimbilir Turgut Uyar Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı Murathan Mungan “Dostça gülümsedi. Bu gülümseme sanki bana değil de çocukluğuma gitmiş gibiydi.” Romain Gary özlüyorum pişirdiği ekmeği kahvesini dokunuşunu çocukluğum büyüyor içimde günden güne. göz kulak oluyorum kendime ölürsem çünkü utanırım annemin gözyaşlarından Mahmut Derviş başını cama dayayan çocuk hoşçakal ben burada kalıyorum güneşin altında anteni çıkar radyonu aç düşlerini unutma Ahmet Güntan kocadım, geri ver çocukluğumu anne eşlik edebileyim diye küçük serçelere …dönüş yolunda senin bekleyiş yuvana. Mahmut Derviş Çocukluklardı bilincimin iskeleti ...

DUİNO AĞITLARI İKİNCİ AĞIT

İKİNCİ AĞIT Her melek korkunçtur. Heyhat, yine de  şarkılarla seslenirim size, ruhun âdeta ölümcül kuşları,  bilerek sizleri. Nerede Toviya'nın günleri,  en nurlulardan birinin, basit bir evin kapısında durduğu o günler, yolculuk için azıcık kılık değiştirmişti de korkunç değildi artık;  (delikanlıydı, merakla bakınan delikanlının yanında).  Şimdi çıksa başmelek, o tehlikeli melek, yıldızların arkasından,  tek bir adım atsa aşağıya, bu tarafa: yerinden sıçrar  çarparak öldürürdü bizi kendi kalbimiz. Kimsiniz siz? Erkenden talihe kavuşanlar, sizler ki kâinatın baştacısınız,  dağ silsileleri, şafak kırmızısı dorukları  tüm yaratılışın, - çiçeklenmiş tanrının polenleri,  uzuvları ışığın, geçitleri, merdivenleri, tahtları,  varlıktan mekânları, hazdan kalkanları, kargaşaları  şahlanmış duyguların ve aniden, birer birer,  aynalar : dışa yansıttığı güzelliği  yine kendi yüzünde toplayan. Oysa bizler, ne zaman hissetsek, buh...

AŞIKLAR KİTABI'NDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR

Bu kitabın okuyucularından, vatanından uzakta, kitaplarının yokluğu, yorgun hafızası ve gayretli çabasıyla, sahibi hakkında “Muaydi’yi uzaktan uzağa işitmen, görmenden iyidir” sözü söylenebilecek kadar az ilmi sermayesi ile umduğu kadarını yazdığı için, yazarını mazur görmeleri dilenir. *** Bu kitap, her sınıftan insan için uygun bir kitaptır. Din ve dünya için yardımcı, dünyevî ve uhrevî lezzetler için bir basamaktır. Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır. *** “Muhabbet”, sevgiliye kavuşma heyecanı esnasında kalbin galeyana gelmesi ve çalkalanmasıdır. Âşığın kalbi, bir anlamda sevgilisini gereksinmekte, ona bağlanmakta ve ayrılamamaktadır. Muhabbet kelimesinin, “yerinde duramayıp harek...

şair, dünya sana küsmüş diyorlar

Şair, dünya sana küsmüş diyorlar Sen barışamazken kendinle bile Her varlık beyninin bir uzantısı olsa neye yarar Çığrından çıkmış bu evrende? Doğanın bir anlık dalgınlığından doğdun Suyun ve toprağın yalnızlığından Hep kendi içinde yürür durursun Tanrılarının gücenik kalması bundan Kumdan kaleler yapıp bozmakta üstüne yoktur Beş duyunu yüzle çarptığın görülmüştür Şimdilik yirmi dört bilinmeyenli bir denklem yaşamın Bir gün elbet aylara, günlere de bölünür Şair, dünya sana küsmüş diyorlar Enlemleri, boy lamları birbirine karıştırdığın için Bizimle uzlaşmadı, diye bağırıyor dinibütün olanlar Sonun kötüye varacak, bildiririm... 1982 Ahmet Erhan