Ana içeriğe atla

şiir gibi ya hu!

Tıp-psikiyatri “yas”a ömür biçer. Der ki, ölülerinizin ardından en fazla altı ay üzülebilirsiniz. Altı aydan fazla süren yas, artık hastalığınızdır ve bizim sizi tedavi etmemiz gerekir. Bu matematiği, boşverelim. Zaten, “dünya” denen illetli mekanımız altı ayı doldurmamıza müsade etmiyor. Üstelik toplu ölümlerimizin üzerinde kirli gölgeler geziniyor. Ceset, toprakla toprak olup çürüyene kadar üzüntümüz geçiyor da, o kirli gölgeler ve ” kötülük” hiç bitmiyor. Asıl hastalık da bu!
*
Meğer mum çiçeğim küsmüş. Bugün bir hastamdan öğrendim. Öyle mazlum, sessiz, efendi duruyor ki… Anlamamışım ben.
*
Balkonum güzel güneş alıyor ve bir de aliyle ömerin tertemiz neşeleri var.
*
Bir de, karadut lekesi ellerden çıkmıyor…
*
mübarek yağmur! ismini sevdiğim melek! Bugün ne kadar kararsızsınız…
*
Bir süredir, kavgaya benzer hoş olmayan dialoglara şahit oldum. Çok anlamadım, baktım midemi bulandırıyor bu konuşmalar, ekranımdan siliverdim hemen…
*
Büyük bir sessizliğin başındayım sanki. Bir adım daha atsam, çocukluk rüyalarımdaki apartman boşluğuna uçacağım. İçimden sessizlikten başka birşey gelmiyor. Neden? Yağmurdan mı? Yine mi yorgunluk? Biliyorum yine geçecek. Geçmesini bekleyelim o halde… Mor tesbihim nerede…

Biraz susmaya gidiyorum, döneceğim…
*
Şehir insanına, yıldızlar ve gökyüzü her zaman uzak durur. Çünkü şehir insanı da alıcı gözüyle kafasını kaldırıp gökyüzüne şöyle bir bakmaz. Kendi hafızamı yokluyorum da… Gökyüzünü uzun uzun en son seyredişim, çocukluk yazlarımdan birine denk geliyor.
...
Büyük marmara depreminin olduğu gece… İşte bir de o gece hiç görmediğim kadar yıldız görmüştüm. Çünkü büyük ve korkunç bir uğultuyla şehrin bütün ışıkları sönmüştü. Arabaların alarmları çıldırmış gibi bağırıyor, herkes gecenin üçünde sokaklarda koşuşuyordu. Evimize yakın bir parkta günlerce sabahlamış ve hiç uyumamıştık. Yıldızlar, saklandıkları yerden çıkmışlardı, çekingen, sönük ve yine uzakta… Ama çok fazlaydılar… Kaydıklarını görmedim… Dilek tutmak aklıma bile gelmedi. Uzun uzun seyrettim sadece…
*
-Bi rahat bırakmıyorsunuz insanı!!!

-Ama anne! sen insan değilsin ki annesin!
*
televizyonun yokluğuna çok alıştık ve televizyon alsak mı acaba sorusu bile bizi ürkütüyor.
...
Eskiden insanların daha mutlu olmasının sebebi, daha az haberdar olmasıydı diyebilir miyiz? Yoksa dünya, kurulduğu günden bu yana aynı kötülükleri yaşatıyor üzerinde. Özellikle üst üste çocuk ölümleriyle ilgili izlediğim haberlerden sonra, sırtında çocuğunun minik tabutunu taşıyan babanın yüzünü, öfkeli ve acılı insanları gördükten sonra, bir süredir hiçbir suçu ve günahı olmayan çocukların acısı üzerinden siyaset devşirip acının bile bizleri farklı uçurumlara sürüklediğini gördükten sonra, umudumun biraz daha eksildiğini hissettim. Bugün umudumu tamir etmeye uğraşacağım.
*
Yazmak unutkanlığıma iyi geliyor.
*
Sadece bütün gece, soruların ve cevapların arasında Hz. Ebubekir’in bir duası kalbime, bir sağ ventriküle bir sol ventriküke sağlam tokatlar indirip durdu. Bu, sorduğum soruyu da verdiğim cevapları da iyice içinden çıkmaz hale getiren bir dua… Ne kadar doğru hatırlıyorum bilmiyorum, yanlışım varsa düzeltebilirsiniz:

”Allah’ım bedenimi öyle büyüt öyle büyüt ki, cehennemin tamamını kaplayayım ve orada başkası yanmasın!”

Tam o sırada rüyama tumblrdan biri girmişti. Geçtiğimiz haziran ”gezi” olayları sonrasında benimle yollarını ayırmayı tercih eden bir arkadaşım diyeyim. Hala kendisi için aklıma geldikçe hayır duası ederim. Niye rüyama girdi bilmiyorum… Acaba çok mu önemsiyorum bu, aslında hayaletten çok farkı olmayan siber alemi dedim kendi kendime… Eğer öyleyse, bu önemseme durumunu azaltmam gerek . Ölçüyorum tartıyorum, hızla akan hayatımın içinde, pazartesiyle cumayı göz açıp kapayıncaya kadar birleştiren hızın içinde, siber alemi de önemli kılan ve ona vakit ayırtan, rüyalarıma kadar sokulabilen şey ne bilmiyorum. Onu da piskoterapistler filan araştırsın. Kafamı çok yoramayacağım…
*
Aynı kır çiçekleri gibi zayıf narin ve dayanıksız bir sevinç… Biraz ümit var içinde… Biraz mutluluk…
*
...fakat ağaçlar çiçeklerini dökmeden bahçeye çıkmam lazım.
*
Hiçbir bahar ve hiçbir çiçek, dışarıda dönen dünyanın kötülüğünü, bu kadar tuhaf ve anlamsız bir çağın içinde ezilip duran kalplerimizi iyi etmiyor.
*
Biraz ölümden bahsedeyim mi? Zannediyorum, tüm olup bitene, öfkelendiğimiz anlayamadığımız hırslandığımız herşeye ceplerimizden birinde ölüm olduğu sürece katlanabiliriz. Bu yüzden sık sık ölümü hatırlamam gerektiğini düşünüyorum. Bir cebimde baharla beraber heyecanlanan yaşamayı ve sevinci, bir cebimde de ölümü sıkı sıkıya tutmaya çalışıyorum. Fakat bazen cepler eskiyip deliniyor… Tamir etmek gerekiyor.
*
”Ben yokum, beni karıştırmayın!” lütfen… Üzülüyorum…
*
İte kaka mutlu olup, ruh sağlığımıza palyaço makyajı yapıp idare etmeye çalışıyoruz… Sabah sevindiysek, akşamına sevindiğimize bizi utandıran kötülük… Bit artık!
*
Pencereyi açmalıyım… Menekşelerin başucunda güneşin doğuşunu beklemeliyim. Hava aydınlanır aydınlanmaz su isteyecekler benden… Kadife saçlı güzel çiçekler…

Akasya kokusu, havanın aydınlanmasıyla rengi siyahtan maviye dönen denizin kokusuna karıştı işte… Penceremin sağından ve solundan erguvanlar sabah selamı veriyor… Kumrular, benimle mi konuşuyor birbirleriyle mi?! Yine olmayacak bir yere kurmuşlar çalı çırpıyı. Uyarıyorum anlamıyorlar sakar kuşlar… Bi ara gizlice o ağaca çıkıp yuvayı düzeltsem mi?!
*
”Esselam Ey! her sözü ferman olan son Nebi!”
*
”Kalbe kaplumbağa kabuğu gerek… Kaplumbağalara kumrudan ödünç kanat… İsterim ki… Kaplumbağalar uçsun, kelebeklerin ömrü uzasın… ”
*
Karşınızda gülen bir insan olduğu zaman mecburen gülümsüyorsunuz. Gülmeyi, güleryüzlü insanlardan öğreniyoruz bence. Tebessümün sadaka olduğunu ve yüzümüzde mükafatı olan bir mimik kası olduğunu düşünürsek eğer, güleryüzlü insanları daha çok sevmeliyiz.
*
Bugün haftanın son günü. Odam dağınık, kafam dağınık, biliyorum ki şu yazdıklarım da epey dağınık. Toplamayacağım…
*
Dört yaşlarında, esmer, tombul yanaklı, zeytin gözlü sevimli bir çocuk. Onu tanıdıktan sonra istasyon caddesine her turlamaya çıkışımda gözüm onu arardı. O kadar çok sevmiştim onu. İnsanın yakasına yapışmaz, ısrar etmez, dört yaşında efendi bir çocuk. Gele gide onunla arkadaş olmuştuk. İlk tanıştığım zamanlarda sohbetlerimizden birinde, çocuklara muhakkak sorulan kutsal sorulardan birini Hasan Basriye de sormuştum. ”Büyüyünce ne olacaksın Hasan Basri?” Doktor, öğretmen, pilot, asker… gibi cevaplar bekliyordum tabii ki… Ben mesela o soruya kendimi bildim bileli ”doktor” demiştim. Hasan Basri, ” Büyüyünce Allah’a hakiki kul olucam” diye cevapladı beni büyük bir ciddiyetle. Şaşırdım, etkilendim, saniyelik bir afallama yaşadım. Kimbilir, belki nabza şerbet hesabı babası ya da annesi mi öğretmişti öyle cevap vermeyi. Politik bir manevra mıydı, bilemem. Ama dört yaşında bir çocuktan o an için hakiki bir hatırlatmaydı. Hem çocuklar yalan söylemezdi…
*
... büyük bir heyecanla önce mum çiçeğime sonra da kırmızışemsiye çiçeğime sordum:Ne olacak bu memleketin hali?! Kırmızışemsiye çiçeğime uzun zamandır dikkatli bakmıyormuşum ki görmemişim. İki tane kırmızı tomurcuk vermiş. Sevindim ve bunu cevap olarak kabul ettim. Sonra mum çiçeğine döndüm, ”pembe çiçeklerini, çocukluğumun kokusunu, çiçek balı tatmayı bekliyorum” dedim. Oralı olmadı. Aliemirin getirdiği krizantemler hala canlı gibiler, belki beni duymuyorlardır ama onlara da ”iyi dayandınız. aferin size!” dedim.
*
Dergilerin ilk önce şiirlerine bakarım hep. Aslında şiir okumanın daha zor olduğunu bilerek…Okurken satır aralarında kalbimi yerleştirecek yer arıyorum. Fakat bulamıyorum. Belki de bir şiir yazmalıyım diyorum, her defasında olduğu gibi. Kendi kendime vuracak ve sadece bana çarpacak bir şiir… Hep söylerim de, yazamam, yazsam da kendime bile çarpamam biliyorum. Biliyorum, ben şair değilim. Şu an cümlelerimi devrik kuruyor oluşum da hep bu şairlik hevesinden olabilir.
*
Ayrıca her sükut ikrardan değildir…
*
sana önemli bir sır vermek istiyorum.

hayallerimiz gökyüzünde ne kadar çok gezinirse bir meleğin kanadına takılma ihtimali o kadar artar.

hayaller ezber edilmiş dualardan daha kuvvetli dualardır.

oysa çoğumuz memur çocuğuyuz ve sloganları narin seslerimize yakıştıramıyoruz

ne söyleyeyim, ben arada bir kaçak sting dinliyorum, şiir yazıyorum filan

ne diyeyim, annemlere yalan söylüyorum ilk defa

ve aslında o kadar iyi biliyorum ki

içimdeki o kafiyesiz uyaksız şiirin yavaş yavaş öldüğünü… (iki ocak ikibinoniki)
*
Allaha sığınarak, dua ederek buraya geliyorum. Zihnim ve kalbim yorgun, bazen üzgün eve döndüğümde beyaz önlüğümü çıkartmam, üzerime yapışan tüm mikroorganizmaları temizlemem ve tüm yorgunluğuma rağmen gülümsemem, hatta biraz fazla neşeli olup çocuklarla oyun oynamam gerekiyor.Burada kadınların, özelde de çalışan kadınların genel olarak yaşadığı tüm zorluklardan, kırıklıklardan, yorgunluklardan bir çırpıda bahsedebilirim ama bu konularda hem şimdiye kadar söylenmedik söz kalmamıştır hem de isyana varan bir ruh halim şimdilik yok. Ne olursa olsun, sağlık ve huzur olduğu müddetçe bedenen biraz fazla yorulabilirim, sorun değil.
*
”Anne işi hiç sevmiyorum. Keşke çalışmasaydın. Keşke biz de buradaki kuşların evinde yaşasaydık!”
*
O eski koltuklarda oturup uzun bir hikaye dinlemek geçiyor içimden. Uzun hikayesi olan evleri seviyorum. Oymalı kadife döşemeli koltukları da… Annesine ”anacığım” diyen insanları da…
*
Hiç yaşlanmayacakmışız ve ya hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Kendi adıma konuşayım. Öyle yaşıyorum. ”Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, Yarın ölecekmiş gibi ahiret için…” dengesini kurmak ne zor.
*
İstanbul’un eski semti, eski evleri ve eski insanları… Doğduğum sokak hemen caddenin karşısında, hergün okuduğum ilkokulun yanından geçiyorum, elimde elifba cüzüyle yazları kapısını aşındırdığım çocukluğumun camisi de yolumun üzerinde. Herşeye rağmen, tüm hayallerime, hayallerimdeki ıssızlığa rağmen koskoca bir kalabalığa sıkı sıkı bağlanmam bu yüzden. Bu kocaman ve kirli şehir, her kaçmak istediğimde kollarımdan tutup yakalayan bir ebe sanki, sürekli koşuyorum, çok hızlıyım fakat o çok daha hızlı… Oyunum, beni sürekli sobeleyen bu şehirin kollarında bitecek sanırım.
*
Fillerin tepindiği çimenler, evinin yolunu kaybetmiş karıncalar ve minicik mavi mine çiçekleri… Yağmur servisi yapan meleklere şikayet dilekçesi yazıp veriyorlar. Altına imzamızı atalım, dedi.
...
Şair olmak istiyorum, dedi. Kumruların kalbine dokunacak şiirler yazmak… Deniz görmemiş pencere perdeleri ve aynı dalgayla kıyıya vuran ölü balıkların telaşından istiyorum. Şair olmak istiyorum…
*
Burayı, bu bloğu açma nedenim kendime vakit ayırmak, yeterince yorucu ve yoğun günlük hayatımda yazarak soluklanmak, edebiyatla, müzikle, estetik olan herşeyle kendi kendimi terapi etmekti.Açıkçası kimin beni takip edip etmediğiyle, kaç takipçim olduğuyla çok fazla ilgilenmedim. Ama tabii ki, buraya bir şiir bıraktığımda ya da bir hikaye yazdığımda bir şarkı mırıldandığımda birilerinin benimle ortak zevklerinin olduğunu bilmek, ortak zevkler üzerinden uzaktan da olsa ünsiyet kurmak güzeldi. Ortak zevkler, edebiyat ve sanat insanları birbirlerine yakınlaştıran, iyi hissettiren şeyler… Hayatımızda olması gereken şeyler… Şeyler işte…
*
Elbette, susuyor oluşum olan bitene dair fikrimin olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat terapi maksatlı kullandığım hayatımın bu odasında fikirlerimi dillendirmemek gibi bir tercihim var...
Yarın öbür gün bir sabah uyandığımızda herşey normale dönmüş olduğunda, meseleler ve problemler bir şekilde (inşallah) çözülmüş olduğunda birbirimizin yüzüne tekrar bakmak istiyor muyuz?
*
Fesleğenlere elimizi sürmeyi sonra da kokusunu içimize çekmeyi unutuyorsak, çok zorsa herşey, herşey gerçekten çok zorsa, dolunaydan, tutulan aydan, aydedenin üzerinde saklı asık suratlı gölgelerden korkuyorsak, içdök(eme)me yazıları yazmak istiyorsak sürekli, fakat yazmıyorsak, cümleler kendiliğinden devriliyorsa, şiir çok uzaktaysa, en önemlisi burnumuzun dibindeki fesleğenleri koklamayı unutuyorsak…
*
Ali’yi ve zaaflarını keşfetmeye ve onu tanımaya başladığımdan beridir de yemek yedirme konusunda olduğu gibi şurup içirme konusunda da yeni yöntemler keşfettim. Şimdilerde:’ bak oğlum, bu şurup var ya! mikropların kafasına pat küt girişiyor, onlarla savaşıyor ve seni hasta eden mikropları yokediyor’ diye başlayan aşırı aksiyonlu birkaç cümleyle devam eden bir hikaye anlatıyorum ve Ali değil bir ölçek, bir şişe şurup içecek kıvama geliyor. Her iki yöntem de şiddet içerikli olduğu ve kelebekli şuruplu masalım hiç işe yaramadığı için üzgünüm.
*
Mesela içinde ali ve ömer geçen yazıları okurken mutlu oluyorum. Eskiyle şimdi arasında kocaman bir fark var ama. Bunları herkesin okuyor olması.
*
Beni uyandıran yağmur hızlı ve ince ince yağıyordu. Yağmurun sesi farklıydı. Asfalta, toprağa, betona ya da çatıdaki kiremitlere çarpma sesi değildi bu. Suyun suya çarpma sesiydi. Önce başımın döndüğünü sandım, midem bulanmaya başladı. Meğer gerçekten sallanıyormuşum. Cesaretimi toparlayıp gözlerimi tekrar açtım. Bembeyaz bir sandalda tek başımaydım. Kimse yoktu, kürek yoktu… Uzaktan cızırtılı bir akordeon sesi geliyordu. Bir de suyun suya çarpma sesi…

Sen Nehri’nin üzerindeymişim. Kimse söylememişti ama biliyordum. Daha önce görmemiştim ama tanıyordum.
*
Soluyorlar. Onlara şiir okudum, müzik dinlettim, çocukluğumdan bahsettim biraz. Sonra aliyle ömeri anlattım. Kahve bile ikram ettim almadılar, su kafiymiş. Aslında vadelerini doldurabilmeleri için toprağa sıkı sıkı sarılmaları gerek biliyorum ama bilmezden geliyorum. Pet şişeyi sevmemiş olabilirler ya da belki hastalardan biri yapraklarına mutsuzluk öksürdü. Yani çabucak soluyorlar. Az önce bi tanesi, gülün sağ tarafındaki nergislerden biri fısıldadı, çiçekçi dükkanlarını, parlak jelatin kağıtlarını sevmiyoruz ve biz zaten ölüydük, dedi. Tabii ki demedi, uyduruyorum fakat yine de soluyorlar.
*
Sakin olmaya çalışıyorum. Sakinleşmeye çalışıyorum. Bir bardak çay, birkaç tane büsküvi, birkaç ‘Lâ havle’… Odamın ışıklarını söndürdüm, nefret ettiğim floresan ışığını… Saat beşte buradan çıkıcam, önce Ali’yi, sonra Ömer’i alıcam. Her gün, her seferinde aynı şiddette beni gördüklerine seviniyorlar. Buna hiç alışmıyorlar yani… Ve sadece oyun oynamak istiyorlar. Muhtemelen onlar uyuyana kadar bin çeşit oyun oynayacağız ve Aliye masalını anlatırken sinirim ve üzüntüm geçecek fakat geçmezse sağlam bir şikayet mektubu yazacağım Allah’a… Allahım diyeceğim… Sana havale ediyorum…
*
Belli etmedim ama, sadece gülümsedim. Aslında hani biraz daha nazlasa beni, oracıkta dizlerine kapanıp ağlayarak herşeyi bir bir anlatabilirdim. Tabii ki tuttum kendimi, ilaçlarını yazdım ve gitti.
*
‘Bu da geçer ya Hu’ diyebilmenin birçok kimyasaldan daha gerçek olduğunu düşünüyorum. Çoğu psikiyatrik ve nörolojik bozukluğun da tedavi edilemez olduğunu öğrendim. Ve ”deli” leri seviyorum.

İnternet, sosyal medya ya da sanal alem, siber alem adına her ne derseniz deyin, insanlar hakkında fikir sahibi olabilmek için doğru yer değil. Mesela benle ilgili yapboz parçalarını burada birleştirmeye kalkarsanız ortaya şahane mükemmel bir tablo çıkabilir. Fakat bu tamamen ilüzyondur çünkü yeni varoluş mekanımız küçük ekranlarımızda, canımız ne göstermek istiyorsa onu gösteriyoruz. Karşılıklı kahve içip sohbet etmeden o yapboz tamamlanmaz.
*
...youtube’un ‘sizin için önerilenler’ diyerek önerdiği şarkılar bunlar… youtube’un bile beni tanıdığını ve gözetlediğini hissetmek, korkutucu. fakat şarkılar güzel… çok güzel…
*
Bir de bugün karda uçabilen bir saka gördüm. Çok güzeldi… Arka bahçedeki cılız ağaçlardan birinin dalına konup selam verdi ve gitti…
*
Kanatları ıslanmış sığırcık sürüsü, ağlayan böcekler, kozasını parçalayamayan kelebekler, göç edemeyen kumrular, keyifsiz İstanbul kedileri… Kimin kalbinde bir saçak altı bulursunuz?
*
Yeri gelmişken anlatayım. Mesela yaşadığım bana göre anlamlı rastlaşmalardan biri de Sylvia Plath ile ilgilidir. Hani içinde Sylvia geçen herşeye dikkat kesilirim de bu başka. Bilgisayarımda ‘müntehir şairler’ adıyla sakladığım bir klasör var. Neden var bilmiyorum. Ama uzun zamandır var. Klasörün içinde de neler neler var. Arada açar bakarım, eklerim, okurum, kopyalar yapıştırırım… Geçen yıl onbir şubat’tı, akşamdı, birden aklıma düştü, yine açtım ‘müntehir şair’ leri ve yine aklıma düştü başladım Sylvia’yı okumaya… Çocuklar uyumuştu ve muhtemelen yine tek başımaydım, evin ışıklarını azaltmış, tüm sesleri kısmıştım. Ve Sylvia’nın biyografisindeki o parantez içi ayrıntı gözüme çarptı. Sylvia, tam da aylardan şubatta, tam da onbir şubatta ölmüştü. Ürperdim…

Bu aralar böyleyim, tam da bir üstte, kaldığım ve çizdiğim satırlar gibiyim. Siz nasılsınız?
*
Tüm cami güvercinlerini kanatlarından öpüyorum…
*
...yolunun üzerindeki sarıklı mezar taşlarına selam vermeyi asla ihmal etmezdi.
*
Çocukların ninnilerden uzaklaşmaları, sonra masallara yaklaşmaları, sonra masallardan da uzaklaşmaları, büyümeleri işte… Hep çok hüzünlü… Bazen zaman dursun istiyorum. Oysa ninniler hep, ‘uyusun da büyüsün’ için…
*
Efendim! Bu hitabı bol ünlemli söyleyebilmek, kalpteki suların yükselmesi, kan akışının kan basıncının aniden değişmesi nasıl da zor…Avuçta kor tutmak gibi aynı… Öyle zor!

Kalp sesini tıp kitapları ‘lup’ ‘dup’ diye tarif eder. Lup dup lup dup ya da güp güp güp güp… ne farkeder… Kalbin çıkarttığı sesin bir anlamı olmalı… Eğer, dilimiz söylediğinde kalbimizin sesinde, renginde, dolup boşalmasında herhangi bir değişiklik olmuyorsa, o söylenenin ne anlamı var ki!

İşte öyle Efendim! demeli, diyebilmeli… Buraya bir amin!
*
Ama ben şair değilim… Ancak boğazıma diziliyor inci bir gerdanlık gibi şiir yapmayı beceremediğim tüm sözlerim..
*
İkibuçuk yaşındaki bir çocuğun yüksek binalar arasından gökyüzünü farketmesi ve dikkat kesilmesi bizlerin beceremediği birşey.
*
Kur’an öyle bir kitap ki defalarca okuyup görmediğiniz Allah’ın bir sözü birden görünür oluyor. Kur’an’ın insana nüzul sırası da değişiyor dolayısıyla. Kalbe inmeden ‘inşirah’ olmuyor mesela. Bu da onun gibi bir şey…
*
Allah da 'deli'leri bizden daha çok seviyor biliyorum.
*
Şiirin ve şairlerin sonsuz olması ne güzel Allahım. Kelimelerin sonsuz permütasyonu var… henüz yanyana gelmemiş kelimeler var.
*
...bir sonraki aşamada hepimiz kelebek oluyoruz zaten ve dilediğimiz yöne uçuyoruz, tercihlerimizle başbaşa kalıyoruz…
*
'la tahzen' ile başlayan o ayet

yağmurla kalbime yeniden insin diye…

kalbe inmeli…

bekliyorum…
*
ondört asırdır değişen bi’şey yok Efendim…

hala çocuklar namazı oyun sanıyorlar. namaz kılanların secdesini kolluyorlar, sırta tırmanmak için…

ali, bu konuda oldukça başarılı, hiç düşmedi şimdiye kadar. ömer ise yavaş yavaş tutunup ayağa kalkabiliyor ama o da yakında öğrenir.

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… ali ve ömerle tanışsanız… akşam namazınızı bizde kılsanız sırtınızda aliyle…

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… doğum gününüzü birlikte kutlasak…
*
istanbulun göğünden yağan kar, apartman dairesinin pimapeninin ardından iki yaşındaki bir çocuğu ne kadar heyecanlandırabilir ki. tam o sırada ali heyecanla, annee baaak dedi. işaret parmağıyla karşı binanın bacasına konmuş güvercini gösterdi. yerinden doğruldu cama biraz daha yaklaştı ve bağırmaya başladı. kuuuuş düşeeeysiiiin! kuuuş düşeeeysiiin!
...
kuş düşersin!

şiir gibi ya hu!



Zehra Betül (Ali'nin ve Ömer'in Annesi)



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

Ölülerin ölümü duyduklarını sanır da onlara acır, yaslarını tutarız, oysa onlar rahat bulmuşlardır.

Haberin olsun ruhum, Hatırı sayılır bir yangın olacak. * Ah, ne güzel günlerdi. Ama ardından hüzün dolu bir günbatımı geldi... * Söyle kalbine! İnsan huzuru kendi kendine vermezse, onu dışarıda boş yere arar. * Altüst olacak, umutsuzluktan öleceğini sanacaksın, ama, iç dünyan seni yine kurtaracak. * Dil pek gereksiz bir şey. Ne yaparsak yapalım asıl söylemek istediklerimiz her zaman için, denizin dibindeki inciler gibi kendi derinlerinde ilişilmeden kalır ve söylenemez. * Evet, insan sevdiğinde her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneş, sevmediğinde ise içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev. * Birbirimiz için artık yokuz, diye düşünmek istiyorum. O zaman buna tüm ruhum karşı koyuyor. Hayır, bu olamaz, diyorum. Böyle olsaydı, sana bir kez daha rastlayım diye konuşulan her dile bürünür, her biçime girer, bin yıllar boyunca yıldızdan yıldıza dolaşırdım. Ama öyle sanıyorum, eşit varlıklar birbirlerine çabuk kavuşurlar. * Yaşamımın bu noktasında bir boşluk var. Ölmü­şüm. Yen...

ESKİ DÜZEN GERİ GELMEYECEK YASINI TUTMAMALIYIZ.

Kanada Başbakanı Mark Carney’den Davos’ta küresel sisteme eleştiriler: “Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir. Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.” Bugün, dünya düzenindeki kopuştan, “güzel bir hikâyenin” bitişinden ve büyük güçler arasındaki jeopolitiğin artık hiçbir sınıra tabi olmadığı acımasız bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim. Ama aynı zamanda şunu da savunuyorum: Kanada gibi orta ölçekli güçler çaresiz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerlerimizi yansıtan yeni bir düzen kurma kapasitesine sahiptirler. Daha az güçlü olanların gücü, dürüstlükle başlar. Neredeyse her gün, büyük güç rekabeti çağınd...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

HİÇBİR ŞEYİM YOK BU DA BENİMDİR DİYEBİLEYİM

HYPERION'DAN BELLARMINE Hiçbir şeyim yok, bu da benimdir diyebileyim. Sevdiklerim ya uzakta, ya ölmüş, hiçbir ses bana artık onlardan haber getirmiyor. Yeryüzünde görecek işim kalmadı. Görevime var-gücümle sarılmıştım; ben, o yüzden yıkıldım, ama dünya, bu yüzden hemen hiçbir şey kazanmadı. Şimdi adsız ve yapayalnız geri dönüyor, alabildiğine uzanan yurdumda ölüler ülkesini dolaşırmış gibi geziyorum. Biz Yunanlıları, ormanın av hayvanları gibi keyfince öldüren avcının bıçağı, bana da vurmakta herhal gecikmeyecek. Fakat sen göklerin güneşi, sen ışıklarını yine de saçıyorsun! Yine de sen yeşeriyorsun kutlu toprak! Irmaklar hep şırıldayarak denizlere dökülüyor, gölgeli ağaçlar öğlenleri hep fısıldaşıyorlar. Baharın sevinç şarkısı bir ninni gibi kalımsız düşüncelerimi uyutuyor. Her yanından yaşam fışkıran dünyanm bolluğu içinde, yoksul varlığım, besinini bulup doyuyor ve kendinden geçiyor. Ey mutlu doğa! Güzelliğin karşısında gözlerimi kaldırdığımda, bana ne oluyor bilemem, yalnız önün...