29 Mayıs 2014

şiir gibi ya hu!

Tıp-psikiyatri “yas”a ömür biçer. Der ki, ölülerinizin ardından en fazla altı ay üzülebilirsiniz. Altı aydan fazla süren yas, artık hastalığınızdır ve bizim sizi tedavi etmemiz gerekir. Bu matematiği, boşverelim. Zaten, “dünya” denen illetli mekanımız altı ayı doldurmamıza müsade etmiyor. Üstelik toplu ölümlerimizin üzerinde kirli gölgeler geziniyor. Ceset, toprakla toprak olup çürüyene kadar üzüntümüz geçiyor da, o kirli gölgeler ve ” kötülük” hiç bitmiyor. Asıl hastalık da bu!
*
Meğer mum çiçeğim küsmüş. Bugün bir hastamdan öğrendim. Öyle mazlum, sessiz, efendi duruyor ki… Anlamamışım ben.
*
Balkonum güzel güneş alıyor ve bir de aliyle ömerin tertemiz neşeleri var.
*
Bir de, karadut lekesi ellerden çıkmıyor…
*
mübarek yağmur! ismini sevdiğim melek! Bugün ne kadar kararsızsınız…
*
Bir süredir, kavgaya benzer hoş olmayan dialoglara şahit oldum. Çok anlamadım, baktım midemi bulandırıyor bu konuşmalar, ekranımdan siliverdim hemen…
*
Büyük bir sessizliğin başındayım sanki. Bir adım daha atsam, çocukluk rüyalarımdaki apartman boşluğuna uçacağım. İçimden sessizlikten başka birşey gelmiyor. Neden? Yağmurdan mı? Yine mi yorgunluk? Biliyorum yine geçecek. Geçmesini bekleyelim o halde… Mor tesbihim nerede…

Biraz susmaya gidiyorum, döneceğim…
*
Şehir insanına, yıldızlar ve gökyüzü her zaman uzak durur. Çünkü şehir insanı da alıcı gözüyle kafasını kaldırıp gökyüzüne şöyle bir bakmaz. Kendi hafızamı yokluyorum da… Gökyüzünü uzun uzun en son seyredişim, çocukluk yazlarımdan birine denk geliyor.
...
Büyük marmara depreminin olduğu gece… İşte bir de o gece hiç görmediğim kadar yıldız görmüştüm. Çünkü büyük ve korkunç bir uğultuyla şehrin bütün ışıkları sönmüştü. Arabaların alarmları çıldırmış gibi bağırıyor, herkes gecenin üçünde sokaklarda koşuşuyordu. Evimize yakın bir parkta günlerce sabahlamış ve hiç uyumamıştık. Yıldızlar, saklandıkları yerden çıkmışlardı, çekingen, sönük ve yine uzakta… Ama çok fazlaydılar… Kaydıklarını görmedim… Dilek tutmak aklıma bile gelmedi. Uzun uzun seyrettim sadece…
*
-Bi rahat bırakmıyorsunuz insanı!!!

-Ama anne! sen insan değilsin ki annesin!
*
televizyonun yokluğuna çok alıştık ve televizyon alsak mı acaba sorusu bile bizi ürkütüyor.
...
Eskiden insanların daha mutlu olmasının sebebi, daha az haberdar olmasıydı diyebilir miyiz? Yoksa dünya, kurulduğu günden bu yana aynı kötülükleri yaşatıyor üzerinde. Özellikle üst üste çocuk ölümleriyle ilgili izlediğim haberlerden sonra, sırtında çocuğunun minik tabutunu taşıyan babanın yüzünü, öfkeli ve acılı insanları gördükten sonra, bir süredir hiçbir suçu ve günahı olmayan çocukların acısı üzerinden siyaset devşirip acının bile bizleri farklı uçurumlara sürüklediğini gördükten sonra, umudumun biraz daha eksildiğini hissettim. Bugün umudumu tamir etmeye uğraşacağım.
*
Yazmak unutkanlığıma iyi geliyor.
*
Sadece bütün gece, soruların ve cevapların arasında Hz. Ebubekir’in bir duası kalbime, bir sağ ventriküle bir sol ventriküke sağlam tokatlar indirip durdu. Bu, sorduğum soruyu da verdiğim cevapları da iyice içinden çıkmaz hale getiren bir dua… Ne kadar doğru hatırlıyorum bilmiyorum, yanlışım varsa düzeltebilirsiniz:

”Allah’ım bedenimi öyle büyüt öyle büyüt ki, cehennemin tamamını kaplayayım ve orada başkası yanmasın!”

Tam o sırada rüyama tumblrdan biri girmişti. Geçtiğimiz haziran ”gezi” olayları sonrasında benimle yollarını ayırmayı tercih eden bir arkadaşım diyeyim. Hala kendisi için aklıma geldikçe hayır duası ederim. Niye rüyama girdi bilmiyorum… Acaba çok mu önemsiyorum bu, aslında hayaletten çok farkı olmayan siber alemi dedim kendi kendime… Eğer öyleyse, bu önemseme durumunu azaltmam gerek . Ölçüyorum tartıyorum, hızla akan hayatımın içinde, pazartesiyle cumayı göz açıp kapayıncaya kadar birleştiren hızın içinde, siber alemi de önemli kılan ve ona vakit ayırtan, rüyalarıma kadar sokulabilen şey ne bilmiyorum. Onu da piskoterapistler filan araştırsın. Kafamı çok yoramayacağım…
*
Aynı kır çiçekleri gibi zayıf narin ve dayanıksız bir sevinç… Biraz ümit var içinde… Biraz mutluluk…
*
...fakat ağaçlar çiçeklerini dökmeden bahçeye çıkmam lazım.
*
Hiçbir bahar ve hiçbir çiçek, dışarıda dönen dünyanın kötülüğünü, bu kadar tuhaf ve anlamsız bir çağın içinde ezilip duran kalplerimizi iyi etmiyor.
*
Biraz ölümden bahsedeyim mi? Zannediyorum, tüm olup bitene, öfkelendiğimiz anlayamadığımız hırslandığımız herşeye ceplerimizden birinde ölüm olduğu sürece katlanabiliriz. Bu yüzden sık sık ölümü hatırlamam gerektiğini düşünüyorum. Bir cebimde baharla beraber heyecanlanan yaşamayı ve sevinci, bir cebimde de ölümü sıkı sıkıya tutmaya çalışıyorum. Fakat bazen cepler eskiyip deliniyor… Tamir etmek gerekiyor.
*
”Ben yokum, beni karıştırmayın!” lütfen… Üzülüyorum…
*
İte kaka mutlu olup, ruh sağlığımıza palyaço makyajı yapıp idare etmeye çalışıyoruz… Sabah sevindiysek, akşamına sevindiğimize bizi utandıran kötülük… Bit artık!
*
Pencereyi açmalıyım… Menekşelerin başucunda güneşin doğuşunu beklemeliyim. Hava aydınlanır aydınlanmaz su isteyecekler benden… Kadife saçlı güzel çiçekler…

Akasya kokusu, havanın aydınlanmasıyla rengi siyahtan maviye dönen denizin kokusuna karıştı işte… Penceremin sağından ve solundan erguvanlar sabah selamı veriyor… Kumrular, benimle mi konuşuyor birbirleriyle mi?! Yine olmayacak bir yere kurmuşlar çalı çırpıyı. Uyarıyorum anlamıyorlar sakar kuşlar… Bi ara gizlice o ağaca çıkıp yuvayı düzeltsem mi?!
*
”Esselam Ey! her sözü ferman olan son Nebi!”
*
”Kalbe kaplumbağa kabuğu gerek… Kaplumbağalara kumrudan ödünç kanat… İsterim ki… Kaplumbağalar uçsun, kelebeklerin ömrü uzasın… ”
*
Karşınızda gülen bir insan olduğu zaman mecburen gülümsüyorsunuz. Gülmeyi, güleryüzlü insanlardan öğreniyoruz bence. Tebessümün sadaka olduğunu ve yüzümüzde mükafatı olan bir mimik kası olduğunu düşünürsek eğer, güleryüzlü insanları daha çok sevmeliyiz.
*
Bugün haftanın son günü. Odam dağınık, kafam dağınık, biliyorum ki şu yazdıklarım da epey dağınık. Toplamayacağım…
*
Dört yaşlarında, esmer, tombul yanaklı, zeytin gözlü sevimli bir çocuk. Onu tanıdıktan sonra istasyon caddesine her turlamaya çıkışımda gözüm onu arardı. O kadar çok sevmiştim onu. İnsanın yakasına yapışmaz, ısrar etmez, dört yaşında efendi bir çocuk. Gele gide onunla arkadaş olmuştuk. İlk tanıştığım zamanlarda sohbetlerimizden birinde, çocuklara muhakkak sorulan kutsal sorulardan birini Hasan Basriye de sormuştum. ”Büyüyünce ne olacaksın Hasan Basri?” Doktor, öğretmen, pilot, asker… gibi cevaplar bekliyordum tabii ki… Ben mesela o soruya kendimi bildim bileli ”doktor” demiştim. Hasan Basri, ” Büyüyünce Allah’a hakiki kul olucam” diye cevapladı beni büyük bir ciddiyetle. Şaşırdım, etkilendim, saniyelik bir afallama yaşadım. Kimbilir, belki nabza şerbet hesabı babası ya da annesi mi öğretmişti öyle cevap vermeyi. Politik bir manevra mıydı, bilemem. Ama dört yaşında bir çocuktan o an için hakiki bir hatırlatmaydı. Hem çocuklar yalan söylemezdi…
*
... büyük bir heyecanla önce mum çiçeğime sonra da kırmızışemsiye çiçeğime sordum:Ne olacak bu memleketin hali?! Kırmızışemsiye çiçeğime uzun zamandır dikkatli bakmıyormuşum ki görmemişim. İki tane kırmızı tomurcuk vermiş. Sevindim ve bunu cevap olarak kabul ettim. Sonra mum çiçeğine döndüm, ”pembe çiçeklerini, çocukluğumun kokusunu, çiçek balı tatmayı bekliyorum” dedim. Oralı olmadı. Aliemirin getirdiği krizantemler hala canlı gibiler, belki beni duymuyorlardır ama onlara da ”iyi dayandınız. aferin size!” dedim.
*
Dergilerin ilk önce şiirlerine bakarım hep. Aslında şiir okumanın daha zor olduğunu bilerek…Okurken satır aralarında kalbimi yerleştirecek yer arıyorum. Fakat bulamıyorum. Belki de bir şiir yazmalıyım diyorum, her defasında olduğu gibi. Kendi kendime vuracak ve sadece bana çarpacak bir şiir… Hep söylerim de, yazamam, yazsam da kendime bile çarpamam biliyorum. Biliyorum, ben şair değilim. Şu an cümlelerimi devrik kuruyor oluşum da hep bu şairlik hevesinden olabilir.
*
Ayrıca her sükut ikrardan değildir…
*
sana önemli bir sır vermek istiyorum.

hayallerimiz gökyüzünde ne kadar çok gezinirse bir meleğin kanadına takılma ihtimali o kadar artar.

hayaller ezber edilmiş dualardan daha kuvvetli dualardır.

oysa çoğumuz memur çocuğuyuz ve sloganları narin seslerimize yakıştıramıyoruz

ne söyleyeyim, ben arada bir kaçak sting dinliyorum, şiir yazıyorum filan

ne diyeyim, annemlere yalan söylüyorum ilk defa

ve aslında o kadar iyi biliyorum ki

içimdeki o kafiyesiz uyaksız şiirin yavaş yavaş öldüğünü… (iki ocak ikibinoniki)
*
Allaha sığınarak, dua ederek buraya geliyorum. Zihnim ve kalbim yorgun, bazen üzgün eve döndüğümde beyaz önlüğümü çıkartmam, üzerime yapışan tüm mikroorganizmaları temizlemem ve tüm yorgunluğuma rağmen gülümsemem, hatta biraz fazla neşeli olup çocuklarla oyun oynamam gerekiyor.Burada kadınların, özelde de çalışan kadınların genel olarak yaşadığı tüm zorluklardan, kırıklıklardan, yorgunluklardan bir çırpıda bahsedebilirim ama bu konularda hem şimdiye kadar söylenmedik söz kalmamıştır hem de isyana varan bir ruh halim şimdilik yok. Ne olursa olsun, sağlık ve huzur olduğu müddetçe bedenen biraz fazla yorulabilirim, sorun değil.
*
”Anne işi hiç sevmiyorum. Keşke çalışmasaydın. Keşke biz de buradaki kuşların evinde yaşasaydık!”
*
O eski koltuklarda oturup uzun bir hikaye dinlemek geçiyor içimden. Uzun hikayesi olan evleri seviyorum. Oymalı kadife döşemeli koltukları da… Annesine ”anacığım” diyen insanları da…
*
Hiç yaşlanmayacakmışız ve ya hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Kendi adıma konuşayım. Öyle yaşıyorum. ”Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, Yarın ölecekmiş gibi ahiret için…” dengesini kurmak ne zor.
*
İstanbul’un eski semti, eski evleri ve eski insanları… Doğduğum sokak hemen caddenin karşısında, hergün okuduğum ilkokulun yanından geçiyorum, elimde elifba cüzüyle yazları kapısını aşındırdığım çocukluğumun camisi de yolumun üzerinde. Herşeye rağmen, tüm hayallerime, hayallerimdeki ıssızlığa rağmen koskoca bir kalabalığa sıkı sıkı bağlanmam bu yüzden. Bu kocaman ve kirli şehir, her kaçmak istediğimde kollarımdan tutup yakalayan bir ebe sanki, sürekli koşuyorum, çok hızlıyım fakat o çok daha hızlı… Oyunum, beni sürekli sobeleyen bu şehirin kollarında bitecek sanırım.
*
Fillerin tepindiği çimenler, evinin yolunu kaybetmiş karıncalar ve minicik mavi mine çiçekleri… Yağmur servisi yapan meleklere şikayet dilekçesi yazıp veriyorlar. Altına imzamızı atalım, dedi.
...
Şair olmak istiyorum, dedi. Kumruların kalbine dokunacak şiirler yazmak… Deniz görmemiş pencere perdeleri ve aynı dalgayla kıyıya vuran ölü balıkların telaşından istiyorum. Şair olmak istiyorum…
*
Burayı, bu bloğu açma nedenim kendime vakit ayırmak, yeterince yorucu ve yoğun günlük hayatımda yazarak soluklanmak, edebiyatla, müzikle, estetik olan herşeyle kendi kendimi terapi etmekti.Açıkçası kimin beni takip edip etmediğiyle, kaç takipçim olduğuyla çok fazla ilgilenmedim. Ama tabii ki, buraya bir şiir bıraktığımda ya da bir hikaye yazdığımda bir şarkı mırıldandığımda birilerinin benimle ortak zevklerinin olduğunu bilmek, ortak zevkler üzerinden uzaktan da olsa ünsiyet kurmak güzeldi. Ortak zevkler, edebiyat ve sanat insanları birbirlerine yakınlaştıran, iyi hissettiren şeyler… Hayatımızda olması gereken şeyler… Şeyler işte…
*
Elbette, susuyor oluşum olan bitene dair fikrimin olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat terapi maksatlı kullandığım hayatımın bu odasında fikirlerimi dillendirmemek gibi bir tercihim var...
Yarın öbür gün bir sabah uyandığımızda herşey normale dönmüş olduğunda, meseleler ve problemler bir şekilde (inşallah) çözülmüş olduğunda birbirimizin yüzüne tekrar bakmak istiyor muyuz?
*
Fesleğenlere elimizi sürmeyi sonra da kokusunu içimize çekmeyi unutuyorsak, çok zorsa herşey, herşey gerçekten çok zorsa, dolunaydan, tutulan aydan, aydedenin üzerinde saklı asık suratlı gölgelerden korkuyorsak, içdök(eme)me yazıları yazmak istiyorsak sürekli, fakat yazmıyorsak, cümleler kendiliğinden devriliyorsa, şiir çok uzaktaysa, en önemlisi burnumuzun dibindeki fesleğenleri koklamayı unutuyorsak…
*
Ali’yi ve zaaflarını keşfetmeye ve onu tanımaya başladığımdan beridir de yemek yedirme konusunda olduğu gibi şurup içirme konusunda da yeni yöntemler keşfettim. Şimdilerde:’ bak oğlum, bu şurup var ya! mikropların kafasına pat küt girişiyor, onlarla savaşıyor ve seni hasta eden mikropları yokediyor’ diye başlayan aşırı aksiyonlu birkaç cümleyle devam eden bir hikaye anlatıyorum ve Ali değil bir ölçek, bir şişe şurup içecek kıvama geliyor. Her iki yöntem de şiddet içerikli olduğu ve kelebekli şuruplu masalım hiç işe yaramadığı için üzgünüm.
*
Mesela içinde ali ve ömer geçen yazıları okurken mutlu oluyorum. Eskiyle şimdi arasında kocaman bir fark var ama. Bunları herkesin okuyor olması.
*
Beni uyandıran yağmur hızlı ve ince ince yağıyordu. Yağmurun sesi farklıydı. Asfalta, toprağa, betona ya da çatıdaki kiremitlere çarpma sesi değildi bu. Suyun suya çarpma sesiydi. Önce başımın döndüğünü sandım, midem bulanmaya başladı. Meğer gerçekten sallanıyormuşum. Cesaretimi toparlayıp gözlerimi tekrar açtım. Bembeyaz bir sandalda tek başımaydım. Kimse yoktu, kürek yoktu… Uzaktan cızırtılı bir akordeon sesi geliyordu. Bir de suyun suya çarpma sesi…

Sen Nehri’nin üzerindeymişim. Kimse söylememişti ama biliyordum. Daha önce görmemiştim ama tanıyordum.
*
Soluyorlar. Onlara şiir okudum, müzik dinlettim, çocukluğumdan bahsettim biraz. Sonra aliyle ömeri anlattım. Kahve bile ikram ettim almadılar, su kafiymiş. Aslında vadelerini doldurabilmeleri için toprağa sıkı sıkı sarılmaları gerek biliyorum ama bilmezden geliyorum. Pet şişeyi sevmemiş olabilirler ya da belki hastalardan biri yapraklarına mutsuzluk öksürdü. Yani çabucak soluyorlar. Az önce bi tanesi, gülün sağ tarafındaki nergislerden biri fısıldadı, çiçekçi dükkanlarını, parlak jelatin kağıtlarını sevmiyoruz ve biz zaten ölüydük, dedi. Tabii ki demedi, uyduruyorum fakat yine de soluyorlar.
*
Sakin olmaya çalışıyorum. Sakinleşmeye çalışıyorum. Bir bardak çay, birkaç tane büsküvi, birkaç ‘Lâ havle’… Odamın ışıklarını söndürdüm, nefret ettiğim floresan ışığını… Saat beşte buradan çıkıcam, önce Ali’yi, sonra Ömer’i alıcam. Her gün, her seferinde aynı şiddette beni gördüklerine seviniyorlar. Buna hiç alışmıyorlar yani… Ve sadece oyun oynamak istiyorlar. Muhtemelen onlar uyuyana kadar bin çeşit oyun oynayacağız ve Aliye masalını anlatırken sinirim ve üzüntüm geçecek fakat geçmezse sağlam bir şikayet mektubu yazacağım Allah’a… Allahım diyeceğim… Sana havale ediyorum…
*
Belli etmedim ama, sadece gülümsedim. Aslında hani biraz daha nazlasa beni, oracıkta dizlerine kapanıp ağlayarak herşeyi bir bir anlatabilirdim. Tabii ki tuttum kendimi, ilaçlarını yazdım ve gitti.
*
‘Bu da geçer ya Hu’ diyebilmenin birçok kimyasaldan daha gerçek olduğunu düşünüyorum. Çoğu psikiyatrik ve nörolojik bozukluğun da tedavi edilemez olduğunu öğrendim. Ve ”deli” leri seviyorum.

İnternet, sosyal medya ya da sanal alem, siber alem adına her ne derseniz deyin, insanlar hakkında fikir sahibi olabilmek için doğru yer değil. Mesela benle ilgili yapboz parçalarını burada birleştirmeye kalkarsanız ortaya şahane mükemmel bir tablo çıkabilir. Fakat bu tamamen ilüzyondur çünkü yeni varoluş mekanımız küçük ekranlarımızda, canımız ne göstermek istiyorsa onu gösteriyoruz. Karşılıklı kahve içip sohbet etmeden o yapboz tamamlanmaz.
*
...youtube’un ‘sizin için önerilenler’ diyerek önerdiği şarkılar bunlar… youtube’un bile beni tanıdığını ve gözetlediğini hissetmek, korkutucu. fakat şarkılar güzel… çok güzel…
*
Bir de bugün karda uçabilen bir saka gördüm. Çok güzeldi… Arka bahçedeki cılız ağaçlardan birinin dalına konup selam verdi ve gitti…
*
Kanatları ıslanmış sığırcık sürüsü, ağlayan böcekler, kozasını parçalayamayan kelebekler, göç edemeyen kumrular, keyifsiz İstanbul kedileri… Kimin kalbinde bir saçak altı bulursunuz?
*
Yeri gelmişken anlatayım. Mesela yaşadığım bana göre anlamlı rastlaşmalardan biri de Sylvia Plath ile ilgilidir. Hani içinde Sylvia geçen herşeye dikkat kesilirim de bu başka. Bilgisayarımda ‘müntehir şairler’ adıyla sakladığım bir klasör var. Neden var bilmiyorum. Ama uzun zamandır var. Klasörün içinde de neler neler var. Arada açar bakarım, eklerim, okurum, kopyalar yapıştırırım… Geçen yıl onbir şubat’tı, akşamdı, birden aklıma düştü, yine açtım ‘müntehir şair’ leri ve yine aklıma düştü başladım Sylvia’yı okumaya… Çocuklar uyumuştu ve muhtemelen yine tek başımaydım, evin ışıklarını azaltmış, tüm sesleri kısmıştım. Ve Sylvia’nın biyografisindeki o parantez içi ayrıntı gözüme çarptı. Sylvia, tam da aylardan şubatta, tam da onbir şubatta ölmüştü. Ürperdim…

Bu aralar böyleyim, tam da bir üstte, kaldığım ve çizdiğim satırlar gibiyim. Siz nasılsınız?
*
Tüm cami güvercinlerini kanatlarından öpüyorum…
*
...yolunun üzerindeki sarıklı mezar taşlarına selam vermeyi asla ihmal etmezdi.
*
Çocukların ninnilerden uzaklaşmaları, sonra masallara yaklaşmaları, sonra masallardan da uzaklaşmaları, büyümeleri işte… Hep çok hüzünlü… Bazen zaman dursun istiyorum. Oysa ninniler hep, ‘uyusun da büyüsün’ için…
*
Efendim! Bu hitabı bol ünlemli söyleyebilmek, kalpteki suların yükselmesi, kan akışının kan basıncının aniden değişmesi nasıl da zor…Avuçta kor tutmak gibi aynı… Öyle zor!

Kalp sesini tıp kitapları ‘lup’ ‘dup’ diye tarif eder. Lup dup lup dup ya da güp güp güp güp… ne farkeder… Kalbin çıkarttığı sesin bir anlamı olmalı… Eğer, dilimiz söylediğinde kalbimizin sesinde, renginde, dolup boşalmasında herhangi bir değişiklik olmuyorsa, o söylenenin ne anlamı var ki!

İşte öyle Efendim! demeli, diyebilmeli… Buraya bir amin!
*
Ama ben şair değilim… Ancak boğazıma diziliyor inci bir gerdanlık gibi şiir yapmayı beceremediğim tüm sözlerim..
*
İkibuçuk yaşındaki bir çocuğun yüksek binalar arasından gökyüzünü farketmesi ve dikkat kesilmesi bizlerin beceremediği birşey.
*
Kur’an öyle bir kitap ki defalarca okuyup görmediğiniz Allah’ın bir sözü birden görünür oluyor. Kur’an’ın insana nüzul sırası da değişiyor dolayısıyla. Kalbe inmeden ‘inşirah’ olmuyor mesela. Bu da onun gibi bir şey…
*
Allah da 'deli'leri bizden daha çok seviyor biliyorum.
*
Şiirin ve şairlerin sonsuz olması ne güzel Allahım. Kelimelerin sonsuz permütasyonu var… henüz yanyana gelmemiş kelimeler var.
*
...bir sonraki aşamada hepimiz kelebek oluyoruz zaten ve dilediğimiz yöne uçuyoruz, tercihlerimizle başbaşa kalıyoruz…
*
'la tahzen' ile başlayan o ayet

yağmurla kalbime yeniden insin diye…

kalbe inmeli…

bekliyorum…
*
ondört asırdır değişen bi’şey yok Efendim…

hala çocuklar namazı oyun sanıyorlar. namaz kılanların secdesini kolluyorlar, sırta tırmanmak için…

ali, bu konuda oldukça başarılı, hiç düşmedi şimdiye kadar. ömer ise yavaş yavaş tutunup ayağa kalkabiliyor ama o da yakında öğrenir.

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… ali ve ömerle tanışsanız… akşam namazınızı bizde kılsanız sırtınızda aliyle…

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… doğum gününüzü birlikte kutlasak…
*
istanbulun göğünden yağan kar, apartman dairesinin pimapeninin ardından iki yaşındaki bir çocuğu ne kadar heyecanlandırabilir ki. tam o sırada ali heyecanla, annee baaak dedi. işaret parmağıyla karşı binanın bacasına konmuş güvercini gösterdi. yerinden doğruldu cama biraz daha yaklaştı ve bağırmaya başladı. kuuuuş düşeeeysiiiin! kuuuş düşeeeysiiin!
...
kuş düşersin!

şiir gibi ya hu!



Zehra Betül (Ali'nin ve Ömer'in Annesi)



Benzer Yazılar