Ana içeriğe atla

Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.

Aşk kuvvetli bir duygu ve kuvvet gerektiriyor. Aşkın elinden kurtulmayacak iş yok. Sanırım ben o ‘’aşk’’ı kaybettim. Kısa bir süreliğine içimden aşk ve iştiyakın alındığını düşünmeliyim. Kısa bir süre diyorum ki, kendimden ümidi kesmeyeyim. Allahım ne çok ihtiyacım var. İlk listem şu olsun:

1. istemeyi istemek
2. istemek
3. ümit
4. güç
5. yeni güzel bir liste
6. aşk ile yeniden…

Bu sıralama değişebilir… Kafam karıştı. Önce belki de ümit ve güç istemeliyim.



Boş mu duruyorum sanki. Bana bugün yaşamak nedir diye sorsalar, ‘’hiç durmadan koşmak’’, derim. Yetişmeye çalışmak… Yetmeye çalışmak… Durup da kendine ‘’nereye koşuyorsun’’ diye soramayacak kadar hızlı koşmak… Ben bi yazarken kendime soru sorabiliyorum. Bu yüzden o harici listede ‘’yazmak’’ hep var. ‘’Mutluluk odası’’ demiştim ya…  İşte o odanın dört duvarında da ‘’fe eyne tezhebun’’ yazıyor. O odada okuyor, o odada yazıyor, düşünüyor, düş görüyorum. O odada musıki var, kamış var, simsiyah is mürekkebi var, şiir var, masal var… O odaya girebilmek için durmak lazım. Kilidi her zaman görünür olmuyor. Anahtarının dişlerinde ‘’aşk’’ yazıyor. 

Durmazsa ‘’kendiyle söyleşemiyor’’ insan. 

***

‘’Neden’’ sorusu tek başına bir isyan cümlesidir. ‘’Bu da benim payıma düşen imtihan’’ diye cevaplamaya çalışsanız da soruları, ayıklamaya çalıştığınız taşları birer birer yutmak bazen çok zor. Yürürken koşarken Allah ile konuşmak çok zor.

‘’Neden Sana yaklaşmama izin vermiyorsun’’ diye bitiriyorum cümlelerimi.

***

Mesela çocuklar her zaman güneşli sıcak yaz günleridir, ağlamaları bile yaz yağmuru gibi sevinçle gelir ve aniden buharlaşıp gider. Bazı insanların ise yaz ve kışları yoktur. Keskin/kesin hatları, ifadeleri, bakışları olmaz. Yine de berrak ve okunaklıdırlar. Bahar da işte o insanlardan. Hüzünlü fakat asla rahatsız edici ve yorucu değil. 

***

Bir çocuğu uykuya geçerken izlemek… Göz kapaklarının yavaş yavaş kapanmasını, uyumamak için direnirken yenilmesini ve yüzündeki tüm o güzel minik kasların gevşemesini… İşte bir süredir o geçiş anını dikkatlice seyrederek kendimi tedavi ediyorum. Çocukları uyurken seyretmek, üzerlerini açtılar mı diye kontrol edip yorganlarını örtmek,  her defasında onları koklamak hep yaptığım şeyler… Fakat o anın, yani o bir anlık melek dalgınlığının iyileştirici etkisini yeni farkediyorum. Ömerin yüzünde rengarenk bir masal okuyorum, Alinin gözleri şifalı bir ninni söylüyor.

***

Yani neden bu kadar önemli ki yazmak? Yazar değilsin, yoğun yorucu bir işin var, konuşarak kendini ifade edebiliyorsun ve konuşarak kendini ifade edebileceğin insanların da var. Çoluk çocuk eş dost ahbap tanıdık tanımadık onlarca yüz… Hepsiyle de konuşuyorsun, her biriyle de farklı farklı şeyler konuşuyorsun, anlatıyorsun… O halde ‘’yazarak’’ bu anlatma çabası niye? Yazmadığın zaman neden bu kadar ‘’eksik, dolu, taşacak, patlamak üzere, rahatsız’’ hissediyorsun? İşte! Aslında şu an, her zaman yaptığım gibi, neden yazdığımı ve neden yazmadığımı sorgulayarak bir yol açmaya çalışıyorum. Kendimi o kadar iyi tanıyorum ve bu sorduğum soruların cevabını o kadar iyi biliyorum ki! Fakat her seferinde bu soruları sorarak, cerrahların cerahati akıtmak için yaraya dokunduğu neşter gibi ya da ameliyat yerindeki dren gibi ya da su kaynağının yönünü tayin eden ve yeşerecek topraklara ulaştıran bir ark gibi, yol arıyorum… Yol açmaya çalışıyorum. 

***

Hiçbir zaman dört dörtlük hayatlarımız olmadı ve olmayacak. Bunu kabul ederek başlayabilirim konuşmaya. Her insanın doğar doğmaz başlayan bir hikayesi var. Kişisel hikayelerimiz, farklı farklı… Düşünsenize, dünya üzerindeki insan sayısı kadar hikaye, milyarlarca… Başlangıcı ve sonucu başka milyarlarca hikaye… Gördüğüm tanıdığım ve izlediğim hikayeleri kısmen biliyorum, kendi hikayemi de kısmen bilebiliyorum, geri kalanını bilmem imkansız fakat net ve emin olarak şunu söyleyebilirim ki, pür mutluluk diye birşey hiçbirimizin hikayesinde yok. Olsa burası cennet olurdu ve biz şimdilik dünyada ikamet ediyoruz. Bunu da kabul ediyorum. Niyetim mutluluk ya da mutsuzluk tarifi yapmak değil. Kimseye muhteşem mutluluk formülleri de vaadedemem. Sadece, dün gece uykumu kaçıracak kadar kafamın içinde dolaşan o iki kelimelik tamlamaya nasıl ulaşırım diye uğraşıyorum şu an. Bu kadar laf kalabalığının sebebi o iki kelime. Kestirme bir yol bulmaya çalışıyorum. ‘’Mutluluk odası’’ nın ne olduğunu, önce kendime anlatabilmek niyetim.

***

Tam uçurumun ucundan sonsuz bir boşluğa bakarken ve uçabileceğime kanaat getirmişken, Ferahfeza bir nefes ensemden yakalayıp savuruyor beni. 

***

Anne olmakla ilgili söylenebilecek bütün sözler söylenmiştir. Anlatılacak tüm duygu durumları anlatılmıştır şimdiye dek .. Tüm anlatılamaz ve anlaşılamaz güzelliklerinin yanısıra, hep söylediğim ve çok yoğun yaşadığım bir şey var ‘’Anne olmak, ömrünüzün sonuna kadar endişe etmek demektir.’’ Evet endişe… Saf, filtresiz, yoğun endişe…

***

Bu gürültüde kalbimi duyamıyorum. Başımı göğsüme doğru eğemiyorum, eğersem, kaldır kafanı, bize bak, bizimle konuş diyen binlerce göz var sanki. Bu kalabalık, bu gürültü, bu şehir, bu dünya, bir kalbimiz olduğunu hatırlamamıza ancak kendi istediği zamanlarda izin veriyor. Asri zamanlar… Yetişilmesi gereken yerler, yapılması gereken işler, bizzat dişi olduğumuz ya da dişlerin arasında ezildiğimiz çarklar… Fırsat kollayıp, gizli saklı kalbinizle söyleşirseniz onu yorgun ve dertli buluyorsunuz. 

Biz hekim milletinin ‘’taşikardi’’ diye seslendiği bir kuş vardır. Çırpınıp durur göğsün orta yerinde. Sesini duyurmak için…

***

Polikliniğin camından arka bahçeye bakıyorum.Birkaç meyve ağacı ve  hatırı sayılır miktarda toprak mevcut. Ağacın ve toprağın olduğu yerde kuşlar da konaklıyor. İstanbul’un kuşları, serçeler, kargalar, kumrular… Küçük bir bahçe bile yemyeşil bir köyün hayalini kurmaya yetebilir. Bazen billur bir akarsu ekliyorum o bahçeye. Isırganotları ve kır papatyaları… Hayal kuralım…

***

Ölüm demişken…



Bu yorucu ve üzücü günlerin biteceğine dair ümidim ve inancım var. Tuhaf. İnsan herşeye rağmen ümit edebilen bir varlık.

***

Sevdiklerimi yazmak istiyorum, vazgeçiyorum. Üzüldüklerimi yazmak istiyorum, vazgeçiyorum. Bir süre daha, içimde çarpışıp dursunlar...

***

...küçük hayatlarımıza ne çok şey sığdırmaya uğraşıyoruz'dur.

***

Ferahfeza ferahlık veren demekmiş. Ferah dinlemelerin, dinlenmelerin olsun. Zira yakinen bilmekteyim ki tababet sanatı tahsili ve icrası oldukça meşakkatli bir yoldur. Zaman zaman kendine nefes alacak pencereler açman gerekir.

***

Bir zamanlar şiire meraklı bir zat var imiş. Şiir okumayı çok severmiş. Güzel şiirler okur, şairlerine imrenir, keşke ben de şair olabilsem diye iç çeker durumuş.  Yaşı ortayı geçmiş bu zat, bir gün şair olmaya karar vermiş. Şiir yazma aşkıyla yanıp tutuşur olmuş. Fakat şair olabilmek için, şair bir mürşidin rahle-i tedrisinden geçmek gerekiyormuş. Müstakbel şair, kendine bir mürşid bulmuş ve şiir meşk etmeye başlamışlar. Şair hocamız talebesinin şiirlerini okur, kırmızı mürekkepli kalemiyle düzeltmeler yaparmış. Üstü çizilen mısralar talebe tarafından tekrar yazılır, tekrar tekrar meşk edilirmiş. Fakat ne yazık ki her seferinde, üzeri çizilen mısraların sayısı artarmış. Hoca, incelikli adam tabii… Bu şiir şiir değil, sen de şair değilsin diyemiyor. Şiir talebesi ısrarla şiir yazıp getiriyor, hoca da ısrarla kırmızı mürekkeple düzeltmeler yapıyor.  Bir gün yine yazdığı şiiri hevesle hocasına götürmüş, müstakbel şair. Hoca ne yapsam ne yapsam diye düşünürken gözü kırmızı mürekkep kovasına takılmış. Kalemi elinden bırakıp, şiir yazılı kağıdı mürekkep kovasına batırıp çıkartmış ve talebesine kıpkırmızı bir kağıt vermiş. Sonrasında ne olmuş bilmiyorum. Hevesli zat-ı muhterem şiir yazmaktan vaz geçmiş mi, kıpkırmızı şiirini yeniden yazmış mı… Şiir öğrenilir mi? Şiir nedir? Şair kimdir? Şiirin şiir olduğuna kim karar verir?
...
Bazen kendimi o yaşını almış şiire merak salan şair gibi hissediyorum. 

***

yani, ‘’ innallâhe meas sâbirîn’’

yani, biraz beklersek geçiyor.

***

Mesai bitimine doğru, eve gitmeden bu içimdeki sıkıntıyı nasıl atabilirim diye düşünürken, yürümeliyim dedim… Yürümeliyim… Çünkü, sokağa çıkıp yürüyünce, gerçek hayata dokununca işlerin yoluna gireceğine inanmam daha kolay oluyor. 
...
Bahar da yetmiyor bazen iyi olmaya Allahım!

***

-B. hanım niçin gelmiyorsun? Sorun ne?

-Doktor hanım, ben her ilaç yazdırmaya geldiğimde ilaçlarla ilgili bir sürü soru soruyorsunuz. Bunu niçin kullanıyorsun? Bu ilacın raporlu mu? Sanki ben ilaç kaçakçısı mıyım? Kendimi hırsız gibi hissediyorum……..

Anlattım. Hem de uzun uzun…

Helalleştik, ilaçlarını yazdım ve çıktı.

Sonra da çok şükür, Abidin amca ve Nursel teyze geldiler. Bana çikolata getirdiler…



Çabuk yoruluyorum bu aralar… Çok çabuk…

***

Sınanıyoruz. Yüzümüzün ve kalbimizin nereye baktığıyla… 

***

Fakat çocukların zihninde sözlerin ve nasihatlerin çok kalmadığını biliyorum. Çocuklar, görmeden, dokunmadan hissetmeden ikna olmuyorlar. Onları kandırmak kolay değil. Biliyorum ki, çocuklar etraflarında iyi insanlara dokunmazlarsa, “iyi insan” olmaları çok zor. Biliyorum ki “iyi insan” olurlarsa diğer herşey çok kolay. İyi insanlar olma ve iyi insanlarla karşılaşma içerikli dualarım var. Ve önce sevmek… Sevgi hatta aşk, bütün iyiliklerin besmelesi.

***

Yağmurun, karın, rüzgarın Sahibi, Mikailin Sahibi, büyük hüzünlerle, sıkıntılarla, kederle, dertle yerini hissettiren sonra minik sebeplerle aydınlanan, ferahlayan, umutlanan kalplerin Sahibi Allah'ım! Göğü de kalplerimiz gibi evirip çeviren, karartıp aydınlatan Allah’m!  Hani kar tanelerini senin meleklerin indiriyormuş ya yeryüzüne… Ayşe, o melekleri görmek istiyormuş, onlarla konuşmak istiyormuş… Daha dün söyledi… 

***

Bugünlerde biraz böyleyim, piyano ve viyolonsele yaslanıp, eski bir ilahiyi söylemeye çalışan caz solisti gibiyim, çiçeklerini döken menekşem gibiyim…

***

Hastalarla ilgili yazdığımda tedirgin oluyorum. monoklinik notlarının benim açımdan en zorlandığım kısmı budur. Tıp etiğini filan boşverelim, hastalarla aramızdaki sırları da boşverelim. Aslında tek önemsediğim onları satırlarımda gezdirirken onları rahatsız etmemek. İsimlerini değiştirsem de bu böyle… 
...
“Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma…”

Amin!

***

Dün Hüdayi amcanın oğlu, ilaç yazdırmaya geldi. Hüdayi Amca, evine girdiğim hastalarımdan. Bana bir not göndermiş. Parkinsonlu elleriyle yazdığı nottan sonra, son bir haftadır, canımı sıkan herşey anlamını yitirdi. Şikayetlendiklerim, alındıklarım, kırıldıklarım üzerine içime yazdığım sayfa sayfa mektuplar bir anda silindi. Ellerim henüz titremiyor, hatta güzel yazı yazmak için daha çok kalem alıyorum elime, kamış kalemlerim var, mürekkebim… O ihtiyar elden çıkan ve zor okunan çarpık çurpuk yazı üzerine, saçma sapan hırslarımız ve kibirlerimizle boşalttığımız hayatlarımızı iliştirmeliyiz. Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?



***

Şimdi mesela en sevdiğin yazar şair kitaplarını imzalayacakmış deseler, ki oluyor hala böyle şeyler değil mi, gidip kitap imzalatamam gibi geliyor. Sebebini bilmiyorum. Belki de okuduğumuz yazarların çok yakınına yaklaşabilir olduk, onları sanki daha iyi tanıyor olduk, belki hayal kırıklıklarımız oldu, ne bileyim… Şimdi hemen netleştiremedim, gerek de yok… 

***

Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.

***

İnsanların kalbini, samimiyetlerini, duyarlılıklarını ölçmek gibi bir gayretim hiç olmadı. Kalplerde olanı sadece Allah bilir. Kalpölçerim yok. Zaman zaman kendimi bile ölçemiyorum. İçimden geçenlerin samimiyetini sorgulayıp, kendimle kavga ettiğim çoktur. Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan hesaba çekileceğim. Bu konuda Allah'tan hep yardım dilerim. 
Çok takipçi , çok okunmak, çok “kalp” almak gibi bir derdim yok fakat yazdıklarımı okumasını istediğim insanlar var.

Yazmak da bir çeşit hâl tebliğidir. Kötü söz söylemekten Allah'a sığınırım. Yazarken bazen içimde hain bir kibrin büyüdüğünü hissediyorum. İnsanız, arızalarımız var, beğenilmekten, güzel söz işitmekten hoşlanıyoruz. Allah Rasûlünün karşımızdakini övmekle ilgili topraklı tavsiyesini biliyorum. Ama sevdiğinizi söyleyin, dediğini de biliyorum. Allahın sevmediğine benzememek gerektiğini de… Yani böyle… Gizli ve açık kibirden de Allah'a sığınırım.

Bu kadar açıklamayı yapmayı canım istedi. Hastayım, burnumdan nefes alamıyorum, iki gündür uyuyamıyorum ve bu ağzımıza aklımıza geleni söylediğimiz yeni konforlu mekanlarımızdan çok bağımsız birebir dokunduğum kafa kırışıklıklarım ve karışıklıklarım var.

Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…


Zehra Betül


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır.  1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yaza...

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan