Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yaşlıların Cilvesi

Rahmetli dedem derdi ki “Bak oğlum! Şu gördüğün mertek, şu hezan var ya? Şu karşı ki dağın ağaçlarıydı. Gönül atlasımı ilk çizen var ya?” Ninemi göstererek: “Şu koca karının mor saçlarıydı” Rahmetli ninem derdi ki “Bak oğlum! Beni tek inciten, tek üzen var ya? O yıllar söylenen aşk suçlarıydı. Gönül kovanımda ilk gezen var ya?” Dedemi göstererek: “Aha şu haşarı kızıl arıydı!” Ahmet Süreyya Durna

Ben Tıpatıp Sana Benzerim

Şu insanlardan hangisi ben'im? Hele sen şu kavgayı, gürültüyü dinle, Ağzıma, sözüme kulak asma. Hem sen beni elden çıktı bil. Yoluma kadeh madeh koyayım da deme. Önüme ne çıkarsa tuzla buz ederim. Hem ben tıpatıp sana benzerim. Ağlarsan ağlarım, Gülersen gülerim. Asıl sen vardın ortada, Ben senin elinde bir ayna… Sen yeşillikte bir ağaç, Ben senin gölgen… Ben senin gölgen olduktan sonra, Hemen gider kendime bir dost ararım. Kurmak için yanında çadırımı, Ararım bir taze gülfidanı. Sonra sakinin kapısına varır, Vurur testimi kırarım. Sonra oturur bardak bardak içerim, Ciğerimden akan kanı… Mevlânâ Celâleddîn,

Irmağa Dökülürken...

Irmağa Dökülürken... ... “Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek…” Turgut Uyar -iltihap heveslisi yaralarımı kanat içimden bir sen daha çıkart- I- hayli zaman geçti tenimden dirilmek için erken bir ölüm geçti üzerimden ne gelirse ondan deyip sus kaldım aklım oradaydı derine indikçe kaybettim sesimi iğne deliğinden sokuldum toprağa Baybars’ın tek gözüyle baktım dünyaya onlar uçan kuşların iç huzuruyla çıktılar kuytularından suskun günahlarını bavullarına kaldırdılar şapkalarının içlerinde kumral ağrıları vardı asmaya kıyamadılar hiçbir portmantoya sancılarını II- evvelce geldim aslında hep vardım çok gittim önceleri bu defa kalmak için bekledim bana masal okuma çocuk yaşımı çoktan geçtim sussam zayi olacak sözlerim konuşsam çok üzüleceksin ne yana döneceğinden habersiz savrulup duran bir uçurtma gibiyim III- kimse gidemiyor böyle kalmalara meyilliyken adımlar anladım ki hayat koca bir kova balık olduysam oltanın ne...

Yazılmaması Gereken Şeyler

1. Bütün gece bir koza ördün Yorgun yüreğimin soluğuyla getirdin güneşi Uykusuzluk gitti geldi, gitti geldi İlk defa ona yenildik Ve dünyada ilk defa sabah oldu Çünkü kolum değildi belindeki Söyleyemediğim seçemediğim sözcüklerdi Sabah serdi örtüsünü üstümüze Yalnız bulutlar gördü bizi Bir de sessizlik. Sevindi büyüdü Kapıdan çıkarken bir şey değdi elime “Kapıyı çektin mi?” Senin sorduğun soruydu belki Belki yoktu da bana öyle geldi Kül renkli, baş döndüren bir sabah Sundu bana serin bir sevda mendili Göremedim Seher yeli değiştirmiş elbiseni Oturdum karşında Bilmediğim bir yere gider gibi O kadar çok ve o kadar pis şeyle boğuştum ki Uzak durmaya çalıştım senden Bulaşmasın diye gecenin, alkolün zehri Bir gün her şey sona erse İhtiyarlasa kafam, kalbim ve şiirim Hiçbirini hatırlamasam yaşadıklarımın Etimdeki ateş, derimdeki alev beni terk etse Nerede olduğunu bilmesem senin Hiç kimse de bilmese Mutlaka uyanacağım sabahların en sessizinde Kim bilir neler geçecek aklımdan Dar mı gelecek o...

Anneler ve Çocuklar

Anne öldü mü çocuk Bahçenin en yalnız köşesinde Elinde siyah bir çubuk Ağzında küçük bir leke Çocuk öldü mü güneş Simsiyah görünür gözüne Elinde bir ip nereye Bilmez bağlayacağını anne Kaçar herkesten Durmaz bir yerde Anne ölünce çocuk Çocuk ölünce anne Sezai Karakoç

Fanus

I Bu güller benim için mi açıldılar, Bu güller sizden bana açıldılar delindi ufkumun karanlığı, günüm gecemi eritti baştan uca, üstünde bir fırtınaydı bana kanat geren, tenimdeki bulutlar esmer, içimdeki kem taş paramparça : Bu gülün durmadan, elim yüzünüze görülmemiş bir cennet çizsin : beni kendinize Âdem seçin. II Pencereniz sıkısıkıya kapalı, kapınızda Dilini kimsenin sökemeyeceği bir sürgü, Kokunuz damarıma dayanmış kama, süngü Bakışınız bana erişecek olsa, dilinizden kan toplasam, göğsünüzden bahar ve yaz, kasıklarıma sağanak, inin, kasıklarınız loş inim, bir dokunsam : Açılsanız ağır ağır : Hayat ağır, Ölüm uğrayıp doğru zamanı kolluyor hep, ikisinin ortasından çıkın gelin çıkagelin : Beni kendinize bakır tenli at seçin. III Benim bahçem nicedir yekpâre çöldür, Tohum olup düştünüz : Tek tek her kum Tanesi rüzgârı denedi, döndüler havada, rüzgâr onları savurdu, gittim kentlere ektim ruhumu : Kederim tuttu topraklar. Döndüm geldim buraya, sizden b...

Gökyüzü, Uçurtmasıdır Tanrının

Nasıl unuturum, özenle katlanmış bir mendili üstünü başını yırtmış çocuk gülüşüme düğümlenen hatırlamak bir kuş unutmak gökyüzü… Nasıl unuturum, sığ ırmakların gürültüsünü duyuyorum bana doğru eğildiğini sanki daima yalnızmışım gibi… hatırlamak bir kuş unutmak gökyüzü… Nasıl unuturum, kim tutu ellerimi istediğin kadar dokun bana gözler, daha çok anlar ellerden hatırlamak bir kuş unutmak gökyüzü… Nasıl unuturum, yüzüme kimin dokunduğunu güneşi, suyu ve ateşi gördüğümü kendimi hiç görmediğimi… Ertan Mısırlı

Sıcak Kan

Sizin için kalktım geldim ve her tarafınızdan ayrı bir koku topladım. Göğsünüzden inat, boynunuzdan uzun sonsuz bir damar, açılmış çiçeğinizden hercai polen. Her tarafınıza ayrı bir koku bıraktım, genzinizde bukağı, bileğinizde en derin kuyuya atsanız sesi silinmeyecek huzursuz zaman, dibimden ilk bulunduğu günkü kadar gür ateş, kökümden nefes, sapımdan uzun sonsuz bir okun asi ıslığı. Kokularım kokularınız artıkÑ bir çingenenin kahkahasında patlayan ansızın güneş. Sizin için kalktım, geldim. Belinize doladığım bu koldan biraz önce çözdüğüm saate akrep yelkovana kördüğüm, içinizde hızla köpüren Dicle’de fırdöndü bir atım: Bu keman sizsiniz, bu hoyrat yay benÑ alnınızda birikmiş her taneye yansıyor yüzümdeki gezgin fırtınanın topladığı iz, iki göz sizde dimdik iki giz, çıkıyorum doruğunu görmediğim merdivenden iniyorum dibini görmediğim, korkularım sizin korkularınız artık – ya şimdi ölmeyeceksem. Sizin için kalktım birdenbire yerimden, sizin için konuşt...

Misafir

sana bakarak bütün yüzleri unutmak kendimden ve arap saçı olmuş bir sürü hikâyelerden bıkarak sana misafir geliyorum denizlerin sisi içinde ve gündüz güneşlerinde şaşırmış sana misafir geliyorum biraz daha uykuya yakın biraz daha dalgın biraz daha başka şeylerden uzak Asaf Hâlet Çelebi

Ve İşte Elveda

Pek az birşey ekleyebildim dünyadaki milyonlarca mısraya. Ve fazlası yoktu onların cırcırböceğinin dediklerinden. Biliyorum, bağışlayın, işte yolun sonuna geldim. Ay tozunun üstündeki ilk ayak izleri bile olamadılar Parlasalar bile şavkları kendilerinin değil Sevdiğim bu dilindi. Genç aşıkları öpüştürecek suskun dudakları titreten o güç Kızıl yaldızlı kırlardan gelip geçerken Ekvatordakilerden daha ağır bir gün batımında. Şiir baştan beri bizimle Sevgi gibi, açlık gibi, veba gibi, savaş gibi Mısralarım bir çocuk gibi utandırdı bazen beni. Ama asla özür dilemiyorum Güzel sözcükler aramanın Kan dökmekten iyi olduğunu biliyorum. Jaroslav Seifert