Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şiiri Uçan Çocuk

“Rıza Tevfik’e bir şiir vermiştim, beğenmemiş. Masasının üstüne koymuş. Pencereden gelen cereyanla şiir uçmuş. Ali İlmi Fani Bey’e; “Çocuğun şiirini de uçurduk, ne diyeceğiz?” demiş.” * Çocuktum. Benim için edebiyat şiir demekti. Nâbî'ye, Fuzûlî'ye aşıktım. Müpheme, kavranılmayana karşı duyulan garip bir sevgi. Daha dogrusu hayranlık. * "Şiirin devri geçmiştir" dedim. Ama ben de şiir söyledim, 1500 kadar. Defterler hâlinde dostlarımda var. Bunlardan biri, razı olmadığım halde yayınlandı. * ...Bana mektuplarımı gôsterdi, 18 yaşımın bütün altını vardı o sayfalarda, bütün dehası vardı, bütün çiçeği vardı. Kendi kendimi kıskandım. Bana şiirlerimi gösterdi, birer suretleri için 1000 lira teklif ettim, güldü ve sakladı. * Dosyam, dosyalarım kabardıkça kabarmış. Ben mi yazmışım, birinden mi çevirmişim bilmiyorum, şöyle bir kağıt: Şair yarattıktan sonra şairdir, Hegel'e göre. Şairin yazmayanı olmaz... * Yıllarca şiir yazmaktan utandım. Okuyucuyu cins...

Asırların Efsanesi: Bu Kitap Şu Tecellîden Doğdu

Rüya gördüm, çağların duvarı uzuyordu Önümde. Granitle etten bir yığındı bu. Bağrına uğultusu sinmişti milyonların Endişeden kaskatı kesilen o duvarın. Loş oyuklarda vahşi gözler parıldıyordu, Yığınlar, kabartmalar, nakışlar oynuyordu, Zaman zaman önümde açılıyordu duvar. Yeşimden somakiden ve altından saraylar: Uluların, bahtiyarların otağ kurduğu, Cihangirlerin kandan, buhur’dan kudurduğu İnler görünüyordu, Seher yeliyle nasıl Ürperirse bir ağaç, o duvar da muttasıl Öyle ürperiyordu. Alınlarında burçlar, Alınlarında altın başaklardan sorguçlar, Muammanın üstüne bağdaş kuran birer sır Gibi çöreklenmişti sur’a binlerce asır.. Sanki temel taşları canlıydı da, bu mahşer Göğe yükseliyordu… Sanki binlerce asker Gecelerin fethine çıkan koca bir ordu Birden taş kesilmiş de orada uyuyordu Kayan bulutlar gibi dalgalanıyordu sur, O hem canlı bir yığın hem bir hisardı. Çamur Kanıyor, toz gözyaşı döküyordu. Mermerin Elinde bazen kral âsası, bazen keskin Bir kılıç pırıl pır...

Emek

Geniş gövdeleri, sert hareketleri, Alınlarında faydalı zaferlerin rüyasile,  Nefes nefese işçi kafileleri,  Hafızamda hailevi ve gerçek  Kahramanlık tabloları çizerek,  Dikilip karşısına asırların,  Koşuyor ileri.. Yiğit dölleri kumral ülkelerin,  Cilalı, ağır arabaların, kişneyen atların sürücüleri,  Severim sizleri.. Ve sizi, kızıl oduncuları burcu burcu kokan ormanların Ve seni, çamurlu, çarpık yollarıyla yalnız tarlaları seven,  Ve canlansın, ışıklansın diye, cömert elleriyle,  Tohumu güneşe serpen  Beyaz köylerin aşınmış çehreli ihtiyar çiftçisi. Ve sizi,  Gece yıldızlar uyanır, yelkenler atlas rüzgariyle şişer,  Cilalı halatlar gıcırdar, serenler inlerken,  Dudaklarında bir türkü, denize açılan bahriyeliler.. Ve sizleri,  Kutupların sınırlarına kadar, kudurmuş dalgaları gemleyen,  Güneşin altında boyuna gidip gelen gemileri  Yaldızlı rıhtımlarda boyuna boşa...

(Silezyalı) Dokumacılar

Karanlık gözlerinde yaş yok. Tezgâh başındalar  Önlerinde kumaş yok...  Gıcırdıyor dişleri: - Sana kefen dokuyoruz...  Sana tezgâhımızda üçüzlü beddua dokuyoruz Dokuyor, dokuyoruz... Lânet olsun önünde diz çöküp yalvarılan puta,  Kışın soğuklarında ve zalim pençesinde açlığın  Boşuna bekledik, boşuna umduk,  O bizi aldattı, bizi oyaladı... Dokuyor, dokuyoruz... - Lânet sana ey kıral,  Sefaletimiz karşısında taş kesilen  Ve son santime kadar soyup bizi  Köpekler gibi kurşuna dizdiren  Zenginlerin kıralı! Lânet sana! Dokuyor, dokuyoruz... - Lânet sana yalancı...  Toprağında yalnız alçaklık ve  soysuzluk yükselmede,  Ve çiçeklerin çabucak solup,  Her güzel şey kemrilip dişleriyle kurtların  Bozulup çürümede. Dokuyor, dokuyoruz... Tezgâh çatırdıyor, mekik uçuyor,  Onlar dokuyor, gece gündüz... - Senin kefenindir dokuduğumuz...  Sana tezgâhımızda  ...

İnsan En İyi

İnsan en iyi kalabalıkta, akşamüstü öğreniyor kendini adını, adresini, dünyadaki yerini Şaşırtmasa, gazetelerden habersiz ağacın serçeleri Gürültüyle gülüşüyorlar, toplanmışlar da Saçma, ama yine de sapan kullanıyor çocuklar Oysa insan bir ömür unutamıyor mermileri, Köroğlu’nu, Robin Hood’u, Hazreti Ali’yi yalanı, gibiyi, şeyi, filanı aşkı, hasreti, beklemeyi insan en iyi kalabalıkta, akşamüstü öğreniyor İnsan en iyi birini dinlerken öğreniyor kendini yüzün çırpınışını, elin kederini bakıştaki anlıyor musun’u sürçmedeki gizlenme telaşını öğreniyor, yapıyor, ne iyi ki kimsenin kimseye sözü kalmıyor Gece boşalıyor, yıldızlar kapanıyor açılıyor rüyanın fenafillah kapısı Sabah, sır gibi saklanarak işaretler ketum yüzlerle gidiliyor işe işten güçten darp izi kalmasın diye aşktan serçelerden piyanodan edebiliyor kendini. İnsan en iyi alışveriş yaparken öğreniyor kendini ilaç almasa hastalığını şaşırtabiliyor Ceket almasa mevsim değişmeyecek Plak filan almasa se...

Harfler Ve Melâl

ben esterebadi'nin sözünü kale almadım: harfler dünya'dan hayale doğru yolcudurlar, durmazlar; dönüşür birbirine 'Allah' ve 'Lale'... sen bir kurdun yalnızlığı gibi kurdun yalnızlığı... harfler ki, dağbaşlarıdır; sözler, bulutların ördüğü hâle... o eski hüzünlerin aldığı biçim; harflerin ormanında çok çok dolaştı; ağacı, yaprağı, çiçeği aştı; -ama yok! bir karşılık bulamadı melâl'e... Hilmi Yavuz

Fırtına

akşam ıssız bir ağaç biçiminde sırrı dökülmüş aynalarda görünür (bakmak, uzaklara dokunmaktır sen benim en alımlı gözlerimsin) bakışını duyar gibi güllerden tıpkı enli ve kalın hüzünlerden bana bir gülümseme biçer gibisin benim özel bir tarihim olmadı başlamak için en ilkel gereçlerle ilk kumaşı biçenlerin tüylü sıkıntısına duyulurdu bungun ve boğunuk sağrıları tere batmış at biçimlerinin sazlıklarda doludizgin koşturulduğu (sen benim fırtına gecelerimsin) fırtına başlatılır ilk tecimevlerinde ölü testiler toprak günlerden ayı postlarından kürkleri iznikli çömlekçilerin gemi direkleri gibi sağlam yalnızlıkları cam dışlarında büyürdü fesleğenler gümüş koşumlar yaptılar usta işi bakışlara vurmak için sürerdik acı mısır ekmeğini harlı fırınlara otlarda sürülerimiz yıldızlı göl gecelerinde fırtına çıktı içeri aldık fesleğenleri Hilmi Yavuz

Yeni Şeyler

Her gün bir yerden göçmek ne iyi Her gün bir yere konmak ne güzel  Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!  Dünle beraber gitti cancağzım,  Ne kadar söz varsa düne ait  Şimdi yeni şeyler söylemek lazım... Mevlânâ Celâleddîn Çeviri: A. Kadir

Kadın - Doğum - Kadın ve Çocuk

Kadın Erkeklerin çoğu kadınları ya melek ya da şeytan olarak görürler. Ya bakiredir kadınlar ya da orospu. Ya azize ya da günahkar. Bunlara aynı kadının yarı melek yarı şeytan olabileceğini, başlangıçta masumiyetin ta kendisiyken sonradan tecrübenin simgesi haline gelebileceğini anlatmak olanaksızdır. Hele namus denilen şeyin zenginlerin parası yetebilecek bir lüks olduğunu, günahın ise fakirler için bir yaşam çaresi olduğunu asla anlayamazlar. Kadın, doğanın her kesiminde yanlış anlaşılmış, ya namus değerlerinin ya da günahların bileşimi olarak görülmüştür. Kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. Uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. Kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir. Biz hepimiz gömülü bir geçmişten çıkıp yükseliyoruz. Mantıktan, aydınlıktan, doğanın büyük planından dem vuruyorlar ama, kadınlar için bu...

İtiraf Ve Gizem

aşklarla halklarla yalnızlıklarla derlenmiş ve her sabah yeniden uzakları titreten bir mahşer bir coşku vardı ki orada boğularak çıldıran flamalarda yalarken marşlarımı yabancı hışırtılar kan akar akar da yeryüzünün şahdamarı atardı dünya terütaze bir kadın üstündeydim yanaklarının elime isyanın tomarları batardı ona her uzanışta canım dünyayı dürtükleyen mızraklarla kanardı ve kanıma her daim bir kadının gözbebeklerinden girerdi hayat artık duymaktadır şehir kanına karışan çocukları ve barışırken tanyeri ufku öpen atlarla bu koşanlar bu denizler taşırarak yaklaşanlar sevişir gibi dövüşür yaralarla yaralarla dünya ki tarla ve ben iyi hatırlıyorum okulların o çılgın sisli kapılarında ılık mermiler sarıyordu geceyi her yakarış bir ateşti buzdan sevgililere ki beyinler yepyeni bir cinnet tanımındayken hainlikler girmemişken araya deprenir deprenir sayısız gözbebeği dehşetten ses gelirdi sevdaya bilinmez neden bakire bir yağmur yağarken şakaklarına de...