Ana içeriğe atla

Derin değildi, kırıksız atlatır

Davutoğlu Ahmet Hoca efsanesi fena bitti. Harbe dahi giremedi. Duşakabinoğulları’nın askerini kendi ordusu sanmış meğer.

İki sanal âlem çirkefliği, üç dedikodu, efsane finali için pek cılız kaçacaktı. Bu yüzden Davutoğlu kendisini “Anadolu toprakları”nın “kabul edemeyeceği” bir “fitne”nin kahramanı ilan eden Yeni Şafak gazetesine, “Bunlar milletin temsilcisi olamaz” diye haykıran Sabah’a teşekkür etmeli. “Davutoğlu kimin adamı?” diye soran Akit’e, “İplerinin nereye uzandığını biliyoruz” diyen Takvim’e de. Düştün, bari ses çıksın.

Sinsi pelikan muhabbeti tek başına onu bozmazdı. Neleri yuttu, nelere yutkundu, gördük. Nitekim siyasî edebiyatımıza “şapkasını bile almadan gitme”nin de aşağısında bir seviye katmayı becerdi: kapı önüne konmadıkça çıkamama, kovulurken kovanın elini öpme.

Herkesin “hoca”lığını vurgulamaya pek düşkün olduğu Ahmet Bey, doğrusu, bu payenin ekmeğini hak ettiğinden misli misli fazlasıyla yedi. Partisi de onun “hoca”lık sıfatından yerli yersiz yararlandı. Ancak ne kendisinin akademik yeterliliği ne de Türk dış politikasının halihazırdaki doktrini “Stratejik Derinlik” –ve bu doktrinin ortaya konduğu baş eseri— doğru dürüst ele alındı, eleştirildi. Sadece vahim sonuçlarla uğraşıldı.

Kimsenin merak etmediği mevzular

Ahmet Davutoğlu’nun üniversitede ders veren, eserler sahibi bir insan oluşundan hareketle, “hiç değilse yapacağı işe kendini hazırlamış, okur-yazar bir siyasetçidir” diye düşünmüş, onun dışişleri bakanı oluşunu olumlayan satırlar yazmıştım. Elim kırılsaydı, demeyeceğim, çünkü daha sonra Stratejik Derinlik’i didik didik eden bir kitap ( Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?) yazmaya girişmiş oluşum, aynı zamanda bu yanlışımı telafi etmek içindi. Şerden ne kadar hayır çıkarabildim, bilmiyorum. Çünkü zavallı öğrencilere mantıksız-tutarsız, bütünüyle ideolojik bir hezeyanlar risalesini sınıf geçme, lisans-üstüne kabul edilme şartı olarak dayatma cüreti gösteren “Hoca” müritleri tabiî teşhir işlemini yok saydı; muhaliflere de, bir şeyin kötü olduğuna karar vermiş bulunmaları yetiyor, bilmeleri, eleştirmeleri gerekmiyor.

Oysa Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’ini vakitlice kurcalasak, başımıza geleceklere karşı daha hazırlıklı olabilirdik.

Ahmet Davutoğlu bir yönüyle -ve mümkün en naif ifadesiyle- hayal âleminde yaşayan bir insan. Bu tek başına kötü bir şey sayılmaz. Lâkin eğer hayallerin milyonlarca insanı gerçeklikten koparacak, onları varolmamış bir tarihe, varolmayan bir bugüne inandırıp zihinlerini felç edecekse, ülkenin yoksul gençlerini, başka yoksul gençleri öldürmek veya senin hayallerin uğrunda can vermek için savaşlara sürükleyecekse, senin sadece “hayal âleminde yaşıyor” diye tarif edilmen vahim bir yanlış olur. Tarih yorumu diye dile getirdiğin şey -ki, bütün öbür dediklerinin zeminidir- işine gelen her şeyi alıp canının çektiğince karıştırarak elde ettiğin zehirli bir terkipse, eline herhangi bir kap veya şişe verilmemesi, herhangi bir laboratuvara sokulmaman gerekir.

Oysa, laboratuvar ne kelime!, Ahmet Davutoğlu, 1998-2002 arasında, yani 28 Şubat’tan (1997) kısa süre sonra, Harp Akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde ders verdi. Bu nasıl mümkün olmuştur? Ordu, yabancı dışişleri bakanlarının maruz kalmamak için fellik fellik kaçar olduğu “İslâm Medeniyeti” nutuklarının ders versiyonlarına çok mu meraklıdır? Silahlı Kuvvetler, genç mensuplarına Davutoğlu’nun ne öğretmesini ummuş?

Böyle bir olgunun, AKP ve bizzat Davutoğlu’nun hayat verdiği dış politikasının muhaliflerince bıktırasıya mevzu edilmemiş oluşu acaba nedendir? Sakın burada da derin Türkiye labirentinden çıkış için gerekli anahtarlardan biri saklı olmasın?

Geçiyorum. Madem kimse merak etmiyor, ben de uzatmıyorum.

“Hoca”nın araç çantası

Ahmet Davutoğlu, başarılı bir hamaset külliyatı oluşturan eserleriyle, AKP’ye ve Reis’ine, şimdiye kadar hemen hiçbir Türk sağcısına kısmet olmamış bir “araç çantası” sundu. Kitapla, okumayla, bilgiyle alâkası olmayan sağcı siyasetçi, “Hoca”nın varlığından ve söylediklerinden -yer yer anlamasa da- başka türlü güç aldı. “Haklıyız, güçlüyüz, tarih ve hakikat bizden yana” hislerini tadabildi. “İşi çözmüş” bir “hoca”nın varlığı, bin cehaleti telafiye mahirdi.

Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı, İslâm arabasının önüne Türklük atlarını koşup, bunları Osmanlı süsleriyle bezemekten ibaretti. Bilinmedik bir şey demiyordu. Ama hamasî söyleminin hipnotize edici bir yanı vardı. Bugünle içiçe geçirdiği tarihi, Müslüman –Sünni— Türk egemenlerin yoğuracağı bir “yaptık, yine yaparız” hamuruna çevirmişti.

“Özgüven” kavramı, onun hamasî âlemini taçlandırıyordu. Fiilîyatta şuursuzca cüretkârlığa dönmesi kaçınılmaz olan bu mesnetsiz “özgüven”, Davutoğlu’nu hırslı bir reis için cazip kılan şeydi. “Millet”leri topluca bir “dava”nın peşinde kan dökmelere, can vermelere sürüklemeyi hedefleyen bütün ideolojilerde bu kavramın benzerleri bulunur. Bilgiyle arası bozukların sığınağı “inanırsak kazanırız” sloganı, Davutoğlu doktrininin özüdür.

Sloganın sağcı popülist siyasetçi ağzından kulaklara, oradan ruhlara nüfuz edebilmesi için şu inanılacak şeyin elbette güçlü olması gerekir. Bunun için de dinden alâsı yoktur. Ve Osmanlı, Türk ırkçılığından vazgeçmeksizin İslâmcılık yapabilmenin en münasip aracıdır. “Stratejik Derinlik”, Türk’ün minberden okunan “cihan hakimiyeti mefkûresi”dir. İlahı Allah değil devlettir.

Davutoğlu’nun, eklektik güzel sözler geçidinin sonunda Hitler takdirine varması da tesadüf değildir. Tayyip Erdoğan’ın hiç çekinmeden, olumlayarak Hitler’den örnekler verebilmesinde “Hoca”nın “özgüven” katkısı gözardı edilmemeli.

Hiçbir zaman hiçbir konuda hakikat, mantıksal-içsel tutarlılık ve insancıllık-vicdan aramayan Türk sağcılığının hem saray dekorasyonu hem seferberlik nizamı için ideal bir tarzdı, “Hoca”nın yarattığı. O da sandı ki, reçeteyi, dozu, bileşimi sırf kendi bildiğinden, kullanılabilmesi için kendisi vazgeçilmezdir.

Reis’li mekanizmayı çözemedi

Davutoğlu, kurduğu zaman-ötesi yapının esas güç sahiplerince sadece devre-mülk olarak görüldüğünü, mevsim geçtiğinde terk edileceğini, hattâ kendisinin de sokağa atılacağını hesap edemedi. Yalnız onun sanrılar âleminde varolan ve esasında kendi gibilerin iktidarından başka bir somut anlamı olmayan uydurulmuş “medeniyet”, kendisi kurulmadan önceki tarihi bile aydınlatan bir ışıktı. Nuru, “Hoca”yı bir vecd haline sokuyordu. Kurduğu derme çatma çadır gözüne bu yüzden, dünyayı fethe hazırlanan halifenin otağı gibi göründü. Kendisine fatih rolü biçtiğini sanmıyorum; bence daha çok “bilge vezir” rolüne hazırlamıştı kendini. Rol ona verildi sandığı için gözleri öylesine kamaştı ki, üzerine gelen kamyonu göremedi.

Davutoğlu’nun âleminde, Tac Mahal inşaatına hazır beton kamyonları gidip gelebilir.

Strateji-jeopolitik vesair zararlı işlerle uğraşırken, ulusun “millî güç”ünü topyekûn seferber edebilme kabiliyeti nedeniyle -bu işlerle uğraşan herkes gibi- Hitler hayranlığına varmıştı. Ancak hakikatle ilişkisinin bu sefer şunları şu sefer bunları çekip almak ve gönlünce biraraya getirmekten ibaret olması, Nazi iktidar düzenindeki çok önemli bir ayrıntıyı atlamasına yolaçmış belli ki. Adolf Hitler “Führer”di, fatihti, reisti, her işi en tepeden idare ediyordu. Ve aynı zamanda doktrinin sahibiydi. Kavgam’ı, en ufak fırsatta sahneye fırlayıp eseriyle herkesin gözünü kamaştırmaktan büyük haz duyan, kendine hayranlığıyla kendinden geçebilen ve bu arada Führer’e ait iktidardan pay kapmaya yönelik ufak hesaplar güden bir hoca değil, herhangi bir başka insan değil, bizzat Führer yazmıştı. “O Reis, ama fikriyat benim!” diye yerli yersiz tebessümler dağıtan biri Führer’in yanında barınamazdı.

Reis, fikriyattan kitle desteği için faydası olacak kadarını aldı, gerisini sahibiyle birlikte hurdacıya verdi.

Ve “medeniyet”ten kastı…

Ahmet Davutoğlu kimdir, hayatı, eserleri ve ölümcül yanlışı… konularında bu kadar laf yeter. Son bir-iki söz de kendisini nasıl hatırlayacağımız üzerine olsun.

Başbakanlığı döneminde çok cinayet işlendi. Çok. Katliamlar yapıldı. Cenazeler polis araçlarına takılıp sürüklendi, günlerce sokak ortalarında bekletildi, kedi köpeğe parçalattırıldı. Ana karnında bebek vuruldu. Bunlardan rahatsız olur halini görmedim.

Hukuk kavramı paçavra edildi. İfade özgürlüğü paçavra edildi. Gazetecilik suç haline getirildi. Bir toplumun hayat damarlarını oluşturabilecek ne varsa kesilmeye, tıkanmaya çalışılıyor. Bunlardan rahatsız olur halini de görmedim.

Eşitsiz-adaletsiz seçim ortamına rağmen beş milyon insanın oyunu alarak parlamentoya gelen HDP milletvekillerini düşman ilan etti, onların “Meclis’in kapısından bile geçemeyecekleri” gibi laflar etti, onlara oy vermiş bizleri hiçe saydı. Ülkedeki kutuplaşmanın, düşmanlığın giderilmesi, dökülen kanın azalması için bir şey yapmadı. Bunun yerine, kendi ülkesinin şehirleri yerle bir edilir, on binlerce insan göçe zorlanır, üniformalı devlet görevlileri tarafından duvarlara korkunç ırkçı sloganlar yazılırken, her yeri fethetmiş de sırf Kutuplar eksik kalmış havasında esti gürledi.

“Hoca”, bütün bu rezilliklere vicdanı hiç sızlamadan nezaret etti. “Emretti” diyemiyoruz, çünkü, emir bir yana, kendi başına karar vermeye kalkıştığında neler oldu, ortada. İktidar-ikbal uğruna hepsini sineye çekti, ayrılış konuşmasında bile başını dik tutmaya cesaret edemedi, bunlar da ayrı.

Liste çok uzar; uzatmayayım. İki satır kendisine seslenerek bitireyim:

Ben sizi nasıl hatırlayacağım, anlatayım, yüz küsur baskı yapmış baş eseri niyeyse Batı dillerinde bir türlü yayımlanmayan “Hoca”.

Garo Paylan, arkadaşımdır ve doğru düzgün bir insandır. Sizin partilileriniz, sonradan milliyetçi kamuoyunda bu aşağılık hareket ayrıca prim yapsın diye, ikinci Anayasa Komisyonu saldırısında onu hedef seçtiler ve saldırı planını “Ermeni”yi “ortaya alma” üzerine kurdular. (Allah’tan HDP’lilerin uyanıklığı sayesinde buna meydan verilmedi.) Bu sırada ona “Asala piçi”, “Ermeni piçi” diye haykırdılar, ellerine ne geçirdilerse üstüne fırlattılar. Ve siz bu rezilliği yaratan partililerinizin sırtını sıvazladınız, “destan yazdıklarını” söylediniz. Ben de bir İstanbul semtinin okul duvarında eseriniz olan esas destanı gördüm: Yeniyetmenin biri, “Kaçma Ermeni kaçma” yazmıştı.

Sizi bunlarla hatırlayacağım. “Medeniyet”ten sözetme hakkınız işte bu “destan” kadardır.

Ümit Kıvanç

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...