Ana içeriğe atla

Derin değildi, kırıksız atlatır

Davutoğlu Ahmet Hoca efsanesi fena bitti. Harbe dahi giremedi. Duşakabinoğulları’nın askerini kendi ordusu sanmış meğer.

İki sanal âlem çirkefliği, üç dedikodu, efsane finali için pek cılız kaçacaktı. Bu yüzden Davutoğlu kendisini “Anadolu toprakları”nın “kabul edemeyeceği” bir “fitne”nin kahramanı ilan eden Yeni Şafak gazetesine, “Bunlar milletin temsilcisi olamaz” diye haykıran Sabah’a teşekkür etmeli. “Davutoğlu kimin adamı?” diye soran Akit’e, “İplerinin nereye uzandığını biliyoruz” diyen Takvim’e de. Düştün, bari ses çıksın.

Sinsi pelikan muhabbeti tek başına onu bozmazdı. Neleri yuttu, nelere yutkundu, gördük. Nitekim siyasî edebiyatımıza “şapkasını bile almadan gitme”nin de aşağısında bir seviye katmayı becerdi: kapı önüne konmadıkça çıkamama, kovulurken kovanın elini öpme.

Herkesin “hoca”lığını vurgulamaya pek düşkün olduğu Ahmet Bey, doğrusu, bu payenin ekmeğini hak ettiğinden misli misli fazlasıyla yedi. Partisi de onun “hoca”lık sıfatından yerli yersiz yararlandı. Ancak ne kendisinin akademik yeterliliği ne de Türk dış politikasının halihazırdaki doktrini “Stratejik Derinlik” –ve bu doktrinin ortaya konduğu baş eseri— doğru dürüst ele alındı, eleştirildi. Sadece vahim sonuçlarla uğraşıldı.

Kimsenin merak etmediği mevzular

Ahmet Davutoğlu’nun üniversitede ders veren, eserler sahibi bir insan oluşundan hareketle, “hiç değilse yapacağı işe kendini hazırlamış, okur-yazar bir siyasetçidir” diye düşünmüş, onun dışişleri bakanı oluşunu olumlayan satırlar yazmıştım. Elim kırılsaydı, demeyeceğim, çünkü daha sonra Stratejik Derinlik’i didik didik eden bir kitap ( Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?) yazmaya girişmiş oluşum, aynı zamanda bu yanlışımı telafi etmek içindi. Şerden ne kadar hayır çıkarabildim, bilmiyorum. Çünkü zavallı öğrencilere mantıksız-tutarsız, bütünüyle ideolojik bir hezeyanlar risalesini sınıf geçme, lisans-üstüne kabul edilme şartı olarak dayatma cüreti gösteren “Hoca” müritleri tabiî teşhir işlemini yok saydı; muhaliflere de, bir şeyin kötü olduğuna karar vermiş bulunmaları yetiyor, bilmeleri, eleştirmeleri gerekmiyor.

Oysa Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’ini vakitlice kurcalasak, başımıza geleceklere karşı daha hazırlıklı olabilirdik.

Ahmet Davutoğlu bir yönüyle -ve mümkün en naif ifadesiyle- hayal âleminde yaşayan bir insan. Bu tek başına kötü bir şey sayılmaz. Lâkin eğer hayallerin milyonlarca insanı gerçeklikten koparacak, onları varolmamış bir tarihe, varolmayan bir bugüne inandırıp zihinlerini felç edecekse, ülkenin yoksul gençlerini, başka yoksul gençleri öldürmek veya senin hayallerin uğrunda can vermek için savaşlara sürükleyecekse, senin sadece “hayal âleminde yaşıyor” diye tarif edilmen vahim bir yanlış olur. Tarih yorumu diye dile getirdiğin şey -ki, bütün öbür dediklerinin zeminidir- işine gelen her şeyi alıp canının çektiğince karıştırarak elde ettiğin zehirli bir terkipse, eline herhangi bir kap veya şişe verilmemesi, herhangi bir laboratuvara sokulmaman gerekir.

Oysa, laboratuvar ne kelime!, Ahmet Davutoğlu, 1998-2002 arasında, yani 28 Şubat’tan (1997) kısa süre sonra, Harp Akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde ders verdi. Bu nasıl mümkün olmuştur? Ordu, yabancı dışişleri bakanlarının maruz kalmamak için fellik fellik kaçar olduğu “İslâm Medeniyeti” nutuklarının ders versiyonlarına çok mu meraklıdır? Silahlı Kuvvetler, genç mensuplarına Davutoğlu’nun ne öğretmesini ummuş?

Böyle bir olgunun, AKP ve bizzat Davutoğlu’nun hayat verdiği dış politikasının muhaliflerince bıktırasıya mevzu edilmemiş oluşu acaba nedendir? Sakın burada da derin Türkiye labirentinden çıkış için gerekli anahtarlardan biri saklı olmasın?

Geçiyorum. Madem kimse merak etmiyor, ben de uzatmıyorum.

“Hoca”nın araç çantası

Ahmet Davutoğlu, başarılı bir hamaset külliyatı oluşturan eserleriyle, AKP’ye ve Reis’ine, şimdiye kadar hemen hiçbir Türk sağcısına kısmet olmamış bir “araç çantası” sundu. Kitapla, okumayla, bilgiyle alâkası olmayan sağcı siyasetçi, “Hoca”nın varlığından ve söylediklerinden -yer yer anlamasa da- başka türlü güç aldı. “Haklıyız, güçlüyüz, tarih ve hakikat bizden yana” hislerini tadabildi. “İşi çözmüş” bir “hoca”nın varlığı, bin cehaleti telafiye mahirdi.

Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı, İslâm arabasının önüne Türklük atlarını koşup, bunları Osmanlı süsleriyle bezemekten ibaretti. Bilinmedik bir şey demiyordu. Ama hamasî söyleminin hipnotize edici bir yanı vardı. Bugünle içiçe geçirdiği tarihi, Müslüman –Sünni— Türk egemenlerin yoğuracağı bir “yaptık, yine yaparız” hamuruna çevirmişti.

“Özgüven” kavramı, onun hamasî âlemini taçlandırıyordu. Fiilîyatta şuursuzca cüretkârlığa dönmesi kaçınılmaz olan bu mesnetsiz “özgüven”, Davutoğlu’nu hırslı bir reis için cazip kılan şeydi. “Millet”leri topluca bir “dava”nın peşinde kan dökmelere, can vermelere sürüklemeyi hedefleyen bütün ideolojilerde bu kavramın benzerleri bulunur. Bilgiyle arası bozukların sığınağı “inanırsak kazanırız” sloganı, Davutoğlu doktrininin özüdür.

Sloganın sağcı popülist siyasetçi ağzından kulaklara, oradan ruhlara nüfuz edebilmesi için şu inanılacak şeyin elbette güçlü olması gerekir. Bunun için de dinden alâsı yoktur. Ve Osmanlı, Türk ırkçılığından vazgeçmeksizin İslâmcılık yapabilmenin en münasip aracıdır. “Stratejik Derinlik”, Türk’ün minberden okunan “cihan hakimiyeti mefkûresi”dir. İlahı Allah değil devlettir.

Davutoğlu’nun, eklektik güzel sözler geçidinin sonunda Hitler takdirine varması da tesadüf değildir. Tayyip Erdoğan’ın hiç çekinmeden, olumlayarak Hitler’den örnekler verebilmesinde “Hoca”nın “özgüven” katkısı gözardı edilmemeli.

Hiçbir zaman hiçbir konuda hakikat, mantıksal-içsel tutarlılık ve insancıllık-vicdan aramayan Türk sağcılığının hem saray dekorasyonu hem seferberlik nizamı için ideal bir tarzdı, “Hoca”nın yarattığı. O da sandı ki, reçeteyi, dozu, bileşimi sırf kendi bildiğinden, kullanılabilmesi için kendisi vazgeçilmezdir.

Reis’li mekanizmayı çözemedi

Davutoğlu, kurduğu zaman-ötesi yapının esas güç sahiplerince sadece devre-mülk olarak görüldüğünü, mevsim geçtiğinde terk edileceğini, hattâ kendisinin de sokağa atılacağını hesap edemedi. Yalnız onun sanrılar âleminde varolan ve esasında kendi gibilerin iktidarından başka bir somut anlamı olmayan uydurulmuş “medeniyet”, kendisi kurulmadan önceki tarihi bile aydınlatan bir ışıktı. Nuru, “Hoca”yı bir vecd haline sokuyordu. Kurduğu derme çatma çadır gözüne bu yüzden, dünyayı fethe hazırlanan halifenin otağı gibi göründü. Kendisine fatih rolü biçtiğini sanmıyorum; bence daha çok “bilge vezir” rolüne hazırlamıştı kendini. Rol ona verildi sandığı için gözleri öylesine kamaştı ki, üzerine gelen kamyonu göremedi.

Davutoğlu’nun âleminde, Tac Mahal inşaatına hazır beton kamyonları gidip gelebilir.

Strateji-jeopolitik vesair zararlı işlerle uğraşırken, ulusun “millî güç”ünü topyekûn seferber edebilme kabiliyeti nedeniyle -bu işlerle uğraşan herkes gibi- Hitler hayranlığına varmıştı. Ancak hakikatle ilişkisinin bu sefer şunları şu sefer bunları çekip almak ve gönlünce biraraya getirmekten ibaret olması, Nazi iktidar düzenindeki çok önemli bir ayrıntıyı atlamasına yolaçmış belli ki. Adolf Hitler “Führer”di, fatihti, reisti, her işi en tepeden idare ediyordu. Ve aynı zamanda doktrinin sahibiydi. Kavgam’ı, en ufak fırsatta sahneye fırlayıp eseriyle herkesin gözünü kamaştırmaktan büyük haz duyan, kendine hayranlığıyla kendinden geçebilen ve bu arada Führer’e ait iktidardan pay kapmaya yönelik ufak hesaplar güden bir hoca değil, herhangi bir başka insan değil, bizzat Führer yazmıştı. “O Reis, ama fikriyat benim!” diye yerli yersiz tebessümler dağıtan biri Führer’in yanında barınamazdı.

Reis, fikriyattan kitle desteği için faydası olacak kadarını aldı, gerisini sahibiyle birlikte hurdacıya verdi.

Ve “medeniyet”ten kastı…

Ahmet Davutoğlu kimdir, hayatı, eserleri ve ölümcül yanlışı… konularında bu kadar laf yeter. Son bir-iki söz de kendisini nasıl hatırlayacağımız üzerine olsun.

Başbakanlığı döneminde çok cinayet işlendi. Çok. Katliamlar yapıldı. Cenazeler polis araçlarına takılıp sürüklendi, günlerce sokak ortalarında bekletildi, kedi köpeğe parçalattırıldı. Ana karnında bebek vuruldu. Bunlardan rahatsız olur halini görmedim.

Hukuk kavramı paçavra edildi. İfade özgürlüğü paçavra edildi. Gazetecilik suç haline getirildi. Bir toplumun hayat damarlarını oluşturabilecek ne varsa kesilmeye, tıkanmaya çalışılıyor. Bunlardan rahatsız olur halini de görmedim.

Eşitsiz-adaletsiz seçim ortamına rağmen beş milyon insanın oyunu alarak parlamentoya gelen HDP milletvekillerini düşman ilan etti, onların “Meclis’in kapısından bile geçemeyecekleri” gibi laflar etti, onlara oy vermiş bizleri hiçe saydı. Ülkedeki kutuplaşmanın, düşmanlığın giderilmesi, dökülen kanın azalması için bir şey yapmadı. Bunun yerine, kendi ülkesinin şehirleri yerle bir edilir, on binlerce insan göçe zorlanır, üniformalı devlet görevlileri tarafından duvarlara korkunç ırkçı sloganlar yazılırken, her yeri fethetmiş de sırf Kutuplar eksik kalmış havasında esti gürledi.

“Hoca”, bütün bu rezilliklere vicdanı hiç sızlamadan nezaret etti. “Emretti” diyemiyoruz, çünkü, emir bir yana, kendi başına karar vermeye kalkıştığında neler oldu, ortada. İktidar-ikbal uğruna hepsini sineye çekti, ayrılış konuşmasında bile başını dik tutmaya cesaret edemedi, bunlar da ayrı.

Liste çok uzar; uzatmayayım. İki satır kendisine seslenerek bitireyim:

Ben sizi nasıl hatırlayacağım, anlatayım, yüz küsur baskı yapmış baş eseri niyeyse Batı dillerinde bir türlü yayımlanmayan “Hoca”.

Garo Paylan, arkadaşımdır ve doğru düzgün bir insandır. Sizin partilileriniz, sonradan milliyetçi kamuoyunda bu aşağılık hareket ayrıca prim yapsın diye, ikinci Anayasa Komisyonu saldırısında onu hedef seçtiler ve saldırı planını “Ermeni”yi “ortaya alma” üzerine kurdular. (Allah’tan HDP’lilerin uyanıklığı sayesinde buna meydan verilmedi.) Bu sırada ona “Asala piçi”, “Ermeni piçi” diye haykırdılar, ellerine ne geçirdilerse üstüne fırlattılar. Ve siz bu rezilliği yaratan partililerinizin sırtını sıvazladınız, “destan yazdıklarını” söylediniz. Ben de bir İstanbul semtinin okul duvarında eseriniz olan esas destanı gördüm: Yeniyetmenin biri, “Kaçma Ermeni kaçma” yazmıştı.

Sizi bunlarla hatırlayacağım. “Medeniyet”ten sözetme hakkınız işte bu “destan” kadardır.

Ümit Kıvanç

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...