Ana içeriğe atla

Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk.

Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk. 

Ve bir geri dönüş daha.

Ve yine tuhaf bir güven duygusu: “Bu hikâye daha bitmedi…” 

Cankurtaranın sirenleri gecenin karanlığını yırtarken bile gücünü yitirmeyen bir duygu: “Bu hikâye daha bitmedi…”

Başlangıçta, iç dünyamda hafiften nabız gibi atarken, henüz soyut adımlarla ilerleyen bir kıpırdanış. İleriye yönelik, sanki yeterince şekillenmemiş bir köprüde el yordamıyla ilerlemeye çabalayan bir duygu: “Daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var…” 

Adı Federico Garcia Lorca olan bir köprü…
Evet, köprünün adı Federico Garcia Lorca.
Tam adıyla: “ne garip federico adında olmak…”

Lorca’nın kimliği için kitabın arka kapak yazısının son cümlesine bakmak yeterli : “…Ölümün gölgesi, Lorca’nın şiirlerinden de, oyunlarından da hiç eksik olmadı. Şiddet, acı ve ölüm sanki onun yazgısında vardı. İç Savaş’ın başlarında bir gece Granada’da General Franco’ya bağlı faşistler tarafından yargılanmadan kurşuna dizildiğinde otuz sekiz yaşındaydı.”

General Franco, Lorca’nın ve İç Savaş’ın ardından daha uzun yıllar yaşadı. Şimdi Madrid yakınlarında, harcı uygar insanlığın sonrasız lanetleriyle yoğrulmuş bir anıtmezarda yatıyor. Yeryüzü yolculuğu otuz sekizinci yılında Franco’nun gözlerini kan bürümüş faşistlerinin kurşunları ile noktalanan Lorca’nın mezarı ise belli değil; çünkü insanlık mimarlıktaki onca ilerlemelerine rağmen, tüm dizelerini insanı her defasında daha da insan kılan sözcükler bestelemek için avuçlarından evrene üfleyen şairlere layık gömütler inşa etmeyi henüz başaramadı.

Gömütleri bağlamında Lorca’yı da, Nâzım’ı da saran umarsız bir hüznün ve toprak özleminin köklerini bu başarısızlıkta aramak, hiç de bir abartı olmaz!

Bir ressamın uzattığı köprüden Lorca’nın ölümsüzlüğüne geçmek…

Hayatımın yaklaşık son on yılında karşılaştığım her trajik dönemeci yeni bir başlangıcın ışıkları ile aydınlatan, dostlarımın dostu ressam Hale Işık, bu kez de “yapacağını yapıyor”. Hastaneden çıkmama üç gün kala, elinde Lorca’nın “ne garip federico adında olmak” başlıklı şiir seçkisinin yeni basımı ile (Can Yayınları) yatağımın yanında bitiyor. Erdal Alova’nın hazırladığı ve İspanyolca’dan çevirdiği bu şiirleri yalnızca ‘çeviri’ diye nitelendirmek, her çeviri başyapıtı için geçerli olduğu üzere, çok zor. Alova’nın yaptığı, aslında Lorca gibi bir ölümsüzlüğü Türkçenin o neredeyse eşsiz şiirselliği ile bir kez daha gözler önüne sermekten başka bir şey değil.

Benim yapmam gerekene gelince, Hale Işık’ın sessiz fırçası ile gösterdiği yol, çok açık: “Bak dostum, sana bir şans daha verildi! Birileri sana, elbet istersen, bunca öldürmek peşinde olanlarla dolu bir dünyada ölümsüzlük üzerine söylenebilecek daha nice şarkılar besteleyebileceğini anlatmak peşinde!” 

Peki. Öyle olsun!


Ahmet Cemal



Aydınlara yönelik ciddi eleştirileriniz var. Düzmece aydın, ağır aydın ve alıntı aydınlar diye sınıflandırıyor ve yukarıdan bakışlarını eleştiriyorsunuz..?

Bizde genelde batılı olmak isteyen bir aydın kesimi var. Fakat bu batılı olmanın anlamı çok önemli. Aydın sınıfı Sabahattin Eyüboğlu’nun deyişi ile şöyle bir hata işledi, aydınların genel söylemi “halka inmek”tir. Eyüboğlu bir denemesinde diyor ki, “Neden hep halka inmekten bahsediyoruz da halka çıkmaktan bahsetmiyoruz.” Burada, ‘onlar aşağıda ben yukarıdayım’ diye bir varsayım var. Gerçek aydın tavrı bu değildir. Bizde aydın kesimi batıya oranla çok geç oluştu. Batıda en geç Rönesans’tan sonra aydın kesimi belirginleşmiş, aydın nitelikleri belirginleşmişti. Biz, Tanzimat’la ama asıl Cumhuriyet’ten sonra aydınla tanıştık. Gerçek aydın kesimi hiçbir zaman baskın bir pozisyon elde edemedi. “Gibi aydınlar” tarafından bastırıldılar hep. Bizde aydın tipi şöyle; Ne söylediği anlaşılan değil, ne söylediği anlaşılmayan birisi. Etrafında da onu anlamamakla övünen bir müritler çevresi. Ama gerçek aydının kafası çok aydınlık olduğu için söylediği de çok nettir. Hiçbir bulanıklık yoktur ve halk kesimiyle de çok iyi ilişki kurar. Bizde bu tutum bugün de var.


Türk yayıncılığının ağır bir çevirmen sorunu olduğunu söylüyorsunuz.

Çeviriyi hep teknik bir konu olarak düşünüyoruz. Çeviri teknik bir iş değil. Hele edebiyat çevirisi hiç değil. Ayrıca, iyi bir çeviri yapabilmek için anadilini çok iyi bilmek gerekiyor. Çünkü yabancı eseri kendi anadilinde var edecek. Dolayısı ile bu, doğrudan doğruya bir nakil, bir aktarım değil. Bunlara dikkat edilmediği taktirde, o yapılan bir çeviri olmuyor. Herşeyden evvel, Türkçeye yazarın üslubu gelmiyor ya da yanlış geliyor. Geçmişte bazı çevirmenler her yazarı aynı üslupla çevirirlerdi. Bence çeviri sorunumuz bilgi sorunumuz. Çevirinin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanıyor.

Yine çeviriyle ilgili sizin yayınevlerine yönlendirdiğiniz soruyu ben size sormak istiyorum: Sizce yayınevine gelen çevirilerin temel sorunu yabancı dil bilmemekten mi, Türkçe bilmemekten mi kaynaklanıyor?

Ben bu konuyu geçtiğimiz yıl güvendiğim yayınevlerine sorarak özel bir soruşturma yaptım. Aldığım cevap aynıydı: Türkçe bilmemekten kaynaklanıyor. Ve şu da vahim bir hata, yabancı dili iyi öğrenenler zaten çeviri yapabileceklerine inanıyorlar. Bir yabancı dili en iyi kendi anadilinizi bildiğiniz kadar bilebilirsiniz. Daha fazla bilemezsiniz çünkü düşünmeyi biz anadilimizde öğreniriz. Bazen birisi için, “Çok iyi Almanca, İngilizce biliyor, hatta anadilinden daha iyi” deriz. Bu çok saçma bir şeydir.

Bir eleştiriniz de eleştirmenlere. Eleştiri yetersizliğinden yakınıyor ve yazarın kişiliğine yönelik dedektiflik yapıldığını söylüyorsunuz…

Bu tür eleştirmenlere eleştirim şu;  gerçek bir dedektiflik işine giriyorlar. ‘Bak falanca karakter aslında o yazarın kendisi’. Okuru bu yönden yönlendiriyorlar. Bunun okura hiçbir yararı yoktur. Çünkü onun kim olduğu önemli değildir. Romana göre, öyküye göre nasıl anlatıldığıdır. Yaşayan biriyle özdeşleştiğini bilmek hiçbir bilgi getirmeyecektir okura. Ama bunu yapanlar hala var.

Bizde biraz kitap tanıtımı gibi oluyor herhalde?

Evet o da ayrı bir sorun. Eleştiri sözcüğünü biraz cömertçe kullanıyoruz. Kitap tanıtım yazısında eleştiri yapılmaz, yapılmamalıdır. Eğer kitap tanıtma yazısının içine siz biraz da eleştiri katarsanız büyük hatadır.

Sizi tanıyanlar ve okuyanlar dil kullanımı konusundaki hassasiyetinizi ve eleştirilerini iyi bilirler. Türkçeyi hakkıyla kullanabiliyor muyuz?

Yapılan bir araştırmada ortaya çıktı ki, 75 bin dev sözcük dağarcığından Türk insanı günde 200 – 300 sözcükle idare ediyor. Ludwing, “Dilimin sınırları, dünyamın da sınırlarıdır” demiştir. Bu şu demektir, siz ne kadar tanımlayabilirseniz o kadar tanırsınız dünyayı. 250 kelime kullanmak, dünyayı 250 – 300 kelimeyle tanımak demektir. Bugün Türkiye’de “En az bilinen dil hangisidir?” diye ciddi bir bilimsel araştırma yapılsa Türkçe çıkacaktır diye düşünüyorum. Bunun da nedeni şu, biz kendi dilimizi bildiğimiz varsayımındayız. Bizim dışımızda hiçbir toplumda böyle bir şey yoktur. Dile devamlı özen göstermeliyiz. Dile özen şudur;  eğer kapıcınıza yazdığınız bir not ile çok yüksek bir makama yazdığınız not arasında özen bakımından fark gözetmiyorsanız, siz dile özen gösteriyorsunuz demektir. Konfüçyüs, “Bir kültürde çöküş önce dilde çöküşle başlar” diyordu. Bugün dilimiz çok vahim bir durumda. Bunu televizyonda da, basında da görüyoruz.

Gerçek roman okurunun önemine vurgu yapıyor ve “Ülkemizde 10 bin gerçek anlamda roman okuru olsaydı bugün epey farklı yerlerde olabilirdik” diyorsunuz.

İyi bir edebiyat okuru demek okuduğu üzerine kafa yoran, onu içselleştiren, dolayısı ile bilgiye dönüştüren kimse demektir. Okuyup geçen değil. Bizde insanlar kitap okumuyor, bakıyorlar. Eski Yunanca da “görmek” kelimesi bir şeyi fiilen ele geçirmek demektir. “Bakmak” deyince sadece bakmak demektir. Bu, böyle bir şey. İyi okur, edebiyat eserini kendi içinde tartışandır. Bizde bu eğitim eksik çünkü alışılagelmiş şey bir edebiyat eseri okunur, sonra ana fikri bulmaları istenir. Sanki her edebiyat eserinin bir ana fikri varmış gibi. Halbuki edebiyat eserlerinin önemi, çok fazla ana fikre gebe olmalarıdır. Üniversite’de de Hamlet’in ana fikri nedir diye soruluyor. Hamlet’in ana fikri aynı olsaydı, 400 yıldır oynanmazdı. Eskirdi. Öğrenciler de yüzeysel okumayla yetiniyorlar. Onun için iyi okur sayımız çok az.

Yazılı dostlar ihanet nedir bilmezler ve cömertlikleri hiçbir insanda olmadığı kadardır?

 Onları ne zaman açsanız size vermiyorum demez. Kendini açar. O bakımdan çok sadık dostlardır. Yeni bakış açıları verir, ihanetlerine uğramazsınız, sizi yalnız bırakıp gitmezler.

Yalnızlık hissetmiyor musunuz hele hele çeviri insanı yalnızlığa iten bir iş olsa gerek?

Bu soruyu bana “Tarabya Çeviri Ödülü” kazandığımda bir Alman radyosu da sormuştu. Aynı yanıtı veriyorum; Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım. Çevirmenlik yalnız çalışılan bir meslek evet ama zenginleşiyorsunuz.

Bir denemenizde bugünün insanı kendini robotlaştırma peşinde diyorsunuz.

Genç kuşak düşünerek hayatını var etme yerine olanlardan birine katılmayı tercih ediyor. Hayatını kendi kurgulamak yerine, modellenmiş olana katılmayı tercih ediyor. Üniversite öğrencilerinde de çok sık gözlemliyorum. Biz tembel bir toplumuz. Ve ben diyorum ki, biz yatay bir toplumuz, dikey bir toplumuz. Çok ağırcanlıyız. Çabalar bizi korkutup yıldırıyor.

Bir eleştiriniz de modern sanata ve edebiyata yönelik

Modern sanat ve edebiyat çok fazla biçime, içerikten uzaklaştı. Yani, doğa, insan ve sanat birbirinden kopamaz. Bugün bize sanat diye sunulanlar, edebiyat diye sunulanların kaçta kaçı insanca artık çok ciddi tartışmak gerektiği kanısındayım. Yapay buluyorum…


Röportaj

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...