Ana içeriğe atla

Erik Zamanı

Cami avlusundaki çeşmeye ağzını dayayıp kana kana su içti. Hava sıcaktı. Çok sıcak. Vanayı bütün gücüyle sıktı ama kapatamadı, ip gibi ince bir su akmakta inat ediyordu. Musluğun çevresinde dönüp duran sarı arıyı izledi bir süre. Arı konup konmamakta kararsızdı. Sonunda kondu. Gözlerini kısıp arının inip kalkan bedenine baktı. Ramiz olsa hemen öldürürdü. Bal yapmazmış bunlar, öyle demişti. Eşekarıları. Yani eşeklere mi konarlar? "He," demişti, "senin gibi eşeklere; hem konarlar hem sokarlar."
Yüzünü soluk okul önlüğünün koluna sürttü. Ne zaman karne alacaklardı?  Ne zaman önlüğünün cebinde kitaplarını, defterlerini taşımaktan kurtulacaktı? İşte yaz gelmişti, ne zaman kapatacaklardı okulu? Torba gibi kocaman cebinden çok utanıyordu. Kimsede böyle bir şey yoktu.
"Yırtıcam bu torbayı," demişti bir gün annesine, "hem de Katana'nın çakısıyla."
"Hele bir yırt," demişti annesi, "baban eşek sudan gelinceye kadar döver seni. Kaç kere söyledim sana, Katana'yla, Sıkıntı'yla, İhsan'la arkadaşlık yapmayacaksın diye. Bu yaz sokaklarda sürtmek yok zaten, babanın fırınında çalışacaksın, hayatı öğreneceksin. Büyük amcan gibi olursun yoksa..."
"İyi" de, demişti "herkes çantayla gidiyor okula."
Annesinin cevabı kesindi:
"Kıymetini bilseydin çantanın."
Herkes dalga geçmişti. "Bu ne lan," demişti Ramiz, "beygir yemliği gibi." Katana, Sıkıntı, İhsan falan hep gülmüşlerdi.
"Hani tahta çantalarımızı tokuşturuyorduk ya," demişti Ramiz'e “hani benim çantam parçalanmıştı ya, işte o zaman annem yemin etti; okul bitene kadar çanta manta yok."

 Dondurmacının sesi. Sokağın başında, elektrik direğinin dibinde. Bağırırken "dondurma" demiyor da başka bir şey söylüyor; ama herkes onun dondurma sattığını anlıyor. Hiç parası yok. Artık annesi harçlık vermiyor. Çocuğa para verip şımartmak çok tehlikeliymiş. Al işte büyük amcası! Dedesi onu o kadar şımartmasaymış ziyan olup gitmezmiş o da. Evde her şey önüne konuyormuş, para da nesiymiş... Dondurma var mı evde, gofret var mı, sakız var mı? Yok.
Arabasını güçlükle itiyor; hem  hava sıcak hem dondurmacı zayıf. Gidip arabayı itmesine yardım etse bedava dondurma verir mi? Terzi Cemile Teyze'nin evinin önünde durup yeniden bağırdı. Çırak kızlara duyurmak istiyor sesini. Kimseye bedava dondurma koklatacak göz yok bunda. Pencerenin tülü aralandı. Üç dört kız başı göründü. Gülüşüp itişiyorlar. Dondurmacıya beklemesini söylediler. Sokak kapısında ağzında çiklet, ayağında takunyalar. basma entarili bir kız çıktı. Öbür  başlar pencerede. Bisikletleriyle bu sokaktan çok sık geçen, geçerken de bu evin önünde zillerini ya da pilli düdüklerini öttüren delikanlılardın hiçbiri yok ortalıkta. Belki sıcaktan. Dondurma almaya çıkan kız da işi ağırdan alıyor. O çocuklardan biri geçsin de onu görsün istiyor. Dalgası var. Hepsinin var, biliyor. Dört külah dondurmayı iki eliyle tutan kız, takunyalarını tıkırdatarak içeri girdi.
"Lan Miskoye, burada ne yapıyorsun?"
Dönüp baktı, Ramiz ile Katana.
"Hiiç" dedi. "Okula mı?"
"Ne okulu oğlum, daha erken. Katana'ylan erik çalmaya gidiyoruz. Sen de gelir misin?"
"Ya okula geç kalırsak?"
Katana gururla saatine baktı. "Kalmayı" dedi. "koşa koşa gider geliriz, erikleri de senin heybene doldururuz."
Başını kaşıyor kararsız.
"Yürü lan." dedi Katana Ramiz'i kolundan çekerek. "Miskoye korkuyorr."
"Ne korkması! Heybeye erikleri koyunca kitapları defterleri ne yapacağım diye düşünüyorum."
"O kolay ben taşırım." dedi Katana.

Cami avlusundan koşarak çıktılar. Ramiz, Katana'dan da büyüktü. Kocaman bir kafası, iri iri elleri vardı. Okul önlüğü beline geliyordu. Yaka takmadığı için Naci Bey birkaç kez kocaman kafasına tahta cetvelle vurmuştu. Ama asıl avuçları iyi tanıyordu o cetveli. Onca sopayı yerdi de yine bildiğinden şaşmazdı. Saçları hiç uzamıyordu Ramiz'in, çünkü babası her hafta düzenli olarak kardeşleriyle birlikte tıraş ediyordu onu. Oğlan çocuğunda saça hiç dayanamıyordu. Uçları yukarı doğru bükülmüş, koç boynuzu gibi bıyıkları vardı babasının. Kasketi düşecekmiş gibi yan dururdu başında. Onun ıslığının hangi amaçla çalındığını anası da, Ramiz'de, kardeşleri de, öküzler de, sarı köpekte bilirdi. Islık kime çalınmışsa o koşardı. Sınıfta en arka sırada otururdu Ramiz. Çünkü ondan uzun boylusu yoktu. Ne okulu severdi ne de Naci Bey'i.  Ama okuma yazma öğrenecekti. Babası bunun askerlikte cezasını çok çekmişti.
Çayırlığa çıktılar. Koşmaktan soluk soluğa kalmışlardı.
"Şimdi erik zamanı," dedi Ramiz, "nah böyle  olmuşlar."
"Korucu var mıdır?"
"İyice kollarız" dedi Katana, "yoksa dalarız".
Bir mısır tarlasına girip boydan boya koşarak geçtiler. Erik ağaçları ile aralarında bir hendek engeli kalmıştı. Gerilip atladılar.
Korucu yoktu.
Katana, Ramiz'in sırtına çıktı.Ağacın gövdesinin çatallandığı yerden kavrayıp ayaklarının yardımıyla tırmandı. Ramiz ilk sıçrayışta  aynı  yere tutundu. O da kendini yukarı çekti. Miskoye aşağıda kalmıştı. Onların dallardan yolup attığı erikleri torbasına dolduruyordu.
"Bu kadar yeter" dedi. İnin de gidelim artık.
Duymuyorlardı. Erikler başlarını döndürmüştü.
"Hadi lan! Zil çoktan çalmıştır."
Korkmaya başlamıştı. Dalların hışırtısından başka ses gelmiyordu. Neden sonra Katana ağaçtan süzülüp aşağı atladı. Önlüğü ile atleti sıyrılmış, karnı görünüyordu. Üstünü topladı. Saatine baktı. Ramiz hala ağaçtaydı.
"Hadi lan geç kaldık Naci Bey'den dayak yiyeceğiz." "Tamam" diye seslendi Ramiz. Bir dala tutunup bir süre sallandı. sonra da pat diye aşağı atladı.
"Hadi koşalım!" Koşmaya başladılar. Hendekten atlarken Miskoye'nin ayağı kaydı. Düştü. Pantolonu dizlerine kadar ıslandı.
Okula soluk soluğa geldiler. Arka bahçede kimse yoktu.
"Sopa yiyeceğiz" dedi Miskoye.
"Yemeyiz." dedi Ramiz. "Önce ben girerim sınıfa, öğretmenim derim. öğlende tarlaya babama yemek götürdüm onun için geç kaldım."
"Eee sen tarlaya yemek götürdün biz ne yapacağız?"
"Lan tamam sizi de kurtaracağım,  var mı öyle kalleşlik. Öğretmenim diyeceğim köpeklerden korktuğum için Miskoye ile Katana da benimle geldi"
"Katana deme!"
"Tamam demem İbrahim'le Muharrem derim."
"İnanır mı?"
"İnanır."
"Üçümüz birden girsek" dedi Miskoye, "sonra bunları anlatsan..."
"Karıştırma" dedi Ramiz.
Sınıfın kapısını tıklattı. Miskoyenin kalbi öyle bir çarpıyordu ki göğüs kafesine sığmıyordu.
Naci bey şu sayfadan şu sayfaya kadar okuyun demiş sınıfta bir uğultudur gidiyor.
Ramiz biraz daha güçlü vurdu kapıya.
"Giir" diye gürledi Naci Bey.
Ramiz sınıfa girdi. Başını önüne eğip kapının önünde dikildi.
"Nerdeydin?"
"Öğretmenim babam tarlada çalışıyordu.."
"Geeeç." dedi gözlerini kapayıp başıyla sınıfın arka sıralarını göstererek.
Ramiz hala anlatmakta diretiyor:
"Evde yemek götürecek kimse yoktu öğretmenim sonra annem bana..."
"Geç geç" dedi Naci Bey eliyle sinek kovar gibi yaparak. Ramiz yerine oturuncaya kadar da gözlüklerinin üstünden onu izledi.
O ara kapı yeniden tıklatıldı. Naci Bey ellerini göğsüne çaprazlayıp yüzünü buruşturdu. Canı sıkılmıştı.
"Giiir" diye gürledi.
Katana içeri girdi. Başına gelecek her şeye hazır bir duruş aldı.
"Nerdeydin"
"Öğretmenim Ramiz'in  babası tarlaya..."
"Başını kaldır! Hah şöyle yüzüme bak ta konuş. Ne Ramizi?"
Bu arada Ramiz arka sıradan ayağa kalkmış, arkadaşını savunmaya hazırlanmıştı.
"Ramiz'in babasına yemek götürdük" dedi Katana duyulur duyulmaz bir sesle.
"Kendi götüremez miymiş?"
"Götürürmüş de öğretmenim... Köpekler varmış... Ramiz, beraber gidelim dedi elimize de sopa aldık..."
Naci Bey dik dik baktı Katana'ya sonrada gözleriyle sıraları gösterdi. "Yutmadım ama bu seferlik geç otur yerine" demek istiyordu. Katana başı önünde yerine doğru yürürken Ramize kaçamak bir bakış attı. Naci Bey hala sınıfa bakıyordu. Sinek uçsa vızıltısı duyulacaktı.
Kapı yeniden tıklatıldı.
Naci Bey masaya öyle bir vurdu ki ön sırada oturan kızlar "hiiii" diye bağırıp yerinden sıçradılar.
O anda Ramiz de Katana da her şeyin bittiğini anladılar. Naci Bey gözlüklerini çıkarıp ceketinin ön cebine yerleştirdi. Tahta cetvelini aldı.
Ramiz yerinden kalkmış Naci Bey'in yanına kadar sokulmuştu.
Kapı bir kez daha tıklatılınca Naci Bey iyice sinirlendi. Büyük adımlarla yürüyüp sertçe açtı kapıyı. Karşısında pantolonunu dizlerine dek ıslanmış önlüğündeki torbası yeşil erikle dolu İbrahim dikiliyordu.
"Nerdeydin?" diye bağırdı.
O arada geri dönüp olanları anlatmaya çalışan Ramiz'in kafasına indirdi tahta cetvelini.
"Hemen geç yerine otur! Sana değil ona soruyorum. Nerdeydin!"
İbrahim hazır ola geçip kollarını iki yana birleştirdi. Ezberlediği şiiri okuyan biri gibi gözlerini yumup başını yukarı kaldırarak:
"Erik çalmaya gittik öğretmenim," dedi.

Cemil Kavukçu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...