Ana içeriğe atla

Erik Zamanı

Cami avlusundaki çeşmeye ağzını dayayıp kana kana su içti. Hava sıcaktı. Çok sıcak. Vanayı bütün gücüyle sıktı ama kapatamadı, ip gibi ince bir su akmakta inat ediyordu. Musluğun çevresinde dönüp duran sarı arıyı izledi bir süre. Arı konup konmamakta kararsızdı. Sonunda kondu. Gözlerini kısıp arının inip kalkan bedenine baktı. Ramiz olsa hemen öldürürdü. Bal yapmazmış bunlar, öyle demişti. Eşekarıları. Yani eşeklere mi konarlar? "He," demişti, "senin gibi eşeklere; hem konarlar hem sokarlar."
Yüzünü soluk okul önlüğünün koluna sürttü. Ne zaman karne alacaklardı?  Ne zaman önlüğünün cebinde kitaplarını, defterlerini taşımaktan kurtulacaktı? İşte yaz gelmişti, ne zaman kapatacaklardı okulu? Torba gibi kocaman cebinden çok utanıyordu. Kimsede böyle bir şey yoktu.
"Yırtıcam bu torbayı," demişti bir gün annesine, "hem de Katana'nın çakısıyla."
"Hele bir yırt," demişti annesi, "baban eşek sudan gelinceye kadar döver seni. Kaç kere söyledim sana, Katana'yla, Sıkıntı'yla, İhsan'la arkadaşlık yapmayacaksın diye. Bu yaz sokaklarda sürtmek yok zaten, babanın fırınında çalışacaksın, hayatı öğreneceksin. Büyük amcan gibi olursun yoksa..."
"İyi" de, demişti "herkes çantayla gidiyor okula."
Annesinin cevabı kesindi:
"Kıymetini bilseydin çantanın."
Herkes dalga geçmişti. "Bu ne lan," demişti Ramiz, "beygir yemliği gibi." Katana, Sıkıntı, İhsan falan hep gülmüşlerdi.
"Hani tahta çantalarımızı tokuşturuyorduk ya," demişti Ramiz'e “hani benim çantam parçalanmıştı ya, işte o zaman annem yemin etti; okul bitene kadar çanta manta yok."

 Dondurmacının sesi. Sokağın başında, elektrik direğinin dibinde. Bağırırken "dondurma" demiyor da başka bir şey söylüyor; ama herkes onun dondurma sattığını anlıyor. Hiç parası yok. Artık annesi harçlık vermiyor. Çocuğa para verip şımartmak çok tehlikeliymiş. Al işte büyük amcası! Dedesi onu o kadar şımartmasaymış ziyan olup gitmezmiş o da. Evde her şey önüne konuyormuş, para da nesiymiş... Dondurma var mı evde, gofret var mı, sakız var mı? Yok.
Arabasını güçlükle itiyor; hem  hava sıcak hem dondurmacı zayıf. Gidip arabayı itmesine yardım etse bedava dondurma verir mi? Terzi Cemile Teyze'nin evinin önünde durup yeniden bağırdı. Çırak kızlara duyurmak istiyor sesini. Kimseye bedava dondurma koklatacak göz yok bunda. Pencerenin tülü aralandı. Üç dört kız başı göründü. Gülüşüp itişiyorlar. Dondurmacıya beklemesini söylediler. Sokak kapısında ağzında çiklet, ayağında takunyalar. basma entarili bir kız çıktı. Öbür  başlar pencerede. Bisikletleriyle bu sokaktan çok sık geçen, geçerken de bu evin önünde zillerini ya da pilli düdüklerini öttüren delikanlılardın hiçbiri yok ortalıkta. Belki sıcaktan. Dondurma almaya çıkan kız da işi ağırdan alıyor. O çocuklardan biri geçsin de onu görsün istiyor. Dalgası var. Hepsinin var, biliyor. Dört külah dondurmayı iki eliyle tutan kız, takunyalarını tıkırdatarak içeri girdi.
"Lan Miskoye, burada ne yapıyorsun?"
Dönüp baktı, Ramiz ile Katana.
"Hiiç" dedi. "Okula mı?"
"Ne okulu oğlum, daha erken. Katana'ylan erik çalmaya gidiyoruz. Sen de gelir misin?"
"Ya okula geç kalırsak?"
Katana gururla saatine baktı. "Kalmayı" dedi. "koşa koşa gider geliriz, erikleri de senin heybene doldururuz."
Başını kaşıyor kararsız.
"Yürü lan." dedi Katana Ramiz'i kolundan çekerek. "Miskoye korkuyorr."
"Ne korkması! Heybeye erikleri koyunca kitapları defterleri ne yapacağım diye düşünüyorum."
"O kolay ben taşırım." dedi Katana.

Cami avlusundan koşarak çıktılar. Ramiz, Katana'dan da büyüktü. Kocaman bir kafası, iri iri elleri vardı. Okul önlüğü beline geliyordu. Yaka takmadığı için Naci Bey birkaç kez kocaman kafasına tahta cetvelle vurmuştu. Ama asıl avuçları iyi tanıyordu o cetveli. Onca sopayı yerdi de yine bildiğinden şaşmazdı. Saçları hiç uzamıyordu Ramiz'in, çünkü babası her hafta düzenli olarak kardeşleriyle birlikte tıraş ediyordu onu. Oğlan çocuğunda saça hiç dayanamıyordu. Uçları yukarı doğru bükülmüş, koç boynuzu gibi bıyıkları vardı babasının. Kasketi düşecekmiş gibi yan dururdu başında. Onun ıslığının hangi amaçla çalındığını anası da, Ramiz'de, kardeşleri de, öküzler de, sarı köpekte bilirdi. Islık kime çalınmışsa o koşardı. Sınıfta en arka sırada otururdu Ramiz. Çünkü ondan uzun boylusu yoktu. Ne okulu severdi ne de Naci Bey'i.  Ama okuma yazma öğrenecekti. Babası bunun askerlikte cezasını çok çekmişti.
Çayırlığa çıktılar. Koşmaktan soluk soluğa kalmışlardı.
"Şimdi erik zamanı," dedi Ramiz, "nah böyle  olmuşlar."
"Korucu var mıdır?"
"İyice kollarız" dedi Katana, "yoksa dalarız".
Bir mısır tarlasına girip boydan boya koşarak geçtiler. Erik ağaçları ile aralarında bir hendek engeli kalmıştı. Gerilip atladılar.
Korucu yoktu.
Katana, Ramiz'in sırtına çıktı.Ağacın gövdesinin çatallandığı yerden kavrayıp ayaklarının yardımıyla tırmandı. Ramiz ilk sıçrayışta  aynı  yere tutundu. O da kendini yukarı çekti. Miskoye aşağıda kalmıştı. Onların dallardan yolup attığı erikleri torbasına dolduruyordu.
"Bu kadar yeter" dedi. İnin de gidelim artık.
Duymuyorlardı. Erikler başlarını döndürmüştü.
"Hadi lan! Zil çoktan çalmıştır."
Korkmaya başlamıştı. Dalların hışırtısından başka ses gelmiyordu. Neden sonra Katana ağaçtan süzülüp aşağı atladı. Önlüğü ile atleti sıyrılmış, karnı görünüyordu. Üstünü topladı. Saatine baktı. Ramiz hala ağaçtaydı.
"Hadi lan geç kaldık Naci Bey'den dayak yiyeceğiz." "Tamam" diye seslendi Ramiz. Bir dala tutunup bir süre sallandı. sonra da pat diye aşağı atladı.
"Hadi koşalım!" Koşmaya başladılar. Hendekten atlarken Miskoye'nin ayağı kaydı. Düştü. Pantolonu dizlerine kadar ıslandı.
Okula soluk soluğa geldiler. Arka bahçede kimse yoktu.
"Sopa yiyeceğiz" dedi Miskoye.
"Yemeyiz." dedi Ramiz. "Önce ben girerim sınıfa, öğretmenim derim. öğlende tarlaya babama yemek götürdüm onun için geç kaldım."
"Eee sen tarlaya yemek götürdün biz ne yapacağız?"
"Lan tamam sizi de kurtaracağım,  var mı öyle kalleşlik. Öğretmenim diyeceğim köpeklerden korktuğum için Miskoye ile Katana da benimle geldi"
"Katana deme!"
"Tamam demem İbrahim'le Muharrem derim."
"İnanır mı?"
"İnanır."
"Üçümüz birden girsek" dedi Miskoye, "sonra bunları anlatsan..."
"Karıştırma" dedi Ramiz.
Sınıfın kapısını tıklattı. Miskoyenin kalbi öyle bir çarpıyordu ki göğüs kafesine sığmıyordu.
Naci bey şu sayfadan şu sayfaya kadar okuyun demiş sınıfta bir uğultudur gidiyor.
Ramiz biraz daha güçlü vurdu kapıya.
"Giir" diye gürledi Naci Bey.
Ramiz sınıfa girdi. Başını önüne eğip kapının önünde dikildi.
"Nerdeydin?"
"Öğretmenim babam tarlada çalışıyordu.."
"Geeeç." dedi gözlerini kapayıp başıyla sınıfın arka sıralarını göstererek.
Ramiz hala anlatmakta diretiyor:
"Evde yemek götürecek kimse yoktu öğretmenim sonra annem bana..."
"Geç geç" dedi Naci Bey eliyle sinek kovar gibi yaparak. Ramiz yerine oturuncaya kadar da gözlüklerinin üstünden onu izledi.
O ara kapı yeniden tıklatıldı. Naci Bey ellerini göğsüne çaprazlayıp yüzünü buruşturdu. Canı sıkılmıştı.
"Giiir" diye gürledi.
Katana içeri girdi. Başına gelecek her şeye hazır bir duruş aldı.
"Nerdeydin"
"Öğretmenim Ramiz'in  babası tarlaya..."
"Başını kaldır! Hah şöyle yüzüme bak ta konuş. Ne Ramizi?"
Bu arada Ramiz arka sıradan ayağa kalkmış, arkadaşını savunmaya hazırlanmıştı.
"Ramiz'in babasına yemek götürdük" dedi Katana duyulur duyulmaz bir sesle.
"Kendi götüremez miymiş?"
"Götürürmüş de öğretmenim... Köpekler varmış... Ramiz, beraber gidelim dedi elimize de sopa aldık..."
Naci Bey dik dik baktı Katana'ya sonrada gözleriyle sıraları gösterdi. "Yutmadım ama bu seferlik geç otur yerine" demek istiyordu. Katana başı önünde yerine doğru yürürken Ramize kaçamak bir bakış attı. Naci Bey hala sınıfa bakıyordu. Sinek uçsa vızıltısı duyulacaktı.
Kapı yeniden tıklatıldı.
Naci Bey masaya öyle bir vurdu ki ön sırada oturan kızlar "hiiii" diye bağırıp yerinden sıçradılar.
O anda Ramiz de Katana da her şeyin bittiğini anladılar. Naci Bey gözlüklerini çıkarıp ceketinin ön cebine yerleştirdi. Tahta cetvelini aldı.
Ramiz yerinden kalkmış Naci Bey'in yanına kadar sokulmuştu.
Kapı bir kez daha tıklatılınca Naci Bey iyice sinirlendi. Büyük adımlarla yürüyüp sertçe açtı kapıyı. Karşısında pantolonunu dizlerine dek ıslanmış önlüğündeki torbası yeşil erikle dolu İbrahim dikiliyordu.
"Nerdeydin?" diye bağırdı.
O arada geri dönüp olanları anlatmaya çalışan Ramiz'in kafasına indirdi tahta cetvelini.
"Hemen geç yerine otur! Sana değil ona soruyorum. Nerdeydin!"
İbrahim hazır ola geçip kollarını iki yana birleştirdi. Ezberlediği şiiri okuyan biri gibi gözlerini yumup başını yukarı kaldırarak:
"Erik çalmaya gittik öğretmenim," dedi.

Cemil Kavukçu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...