Ana içeriğe atla

Dünyayı Bekleyen Tehlike: Travmatik Yas

Ve umutlar sonsuzdur. Çünkü en büyük yaslar
En büyük ölümlerden sonra tutulur.

Edip Cansever, Tragedyalar.



İşte yine buradasın ölüm, evimizin aynı odasında. Odada sadece ikimiz varız, üç ayların başlangıcı, bir Cuma günü, pencere açık, odayı ezanlar ve bahar dolduruyor. 30 yıllık yol arkadaşımın, babamın gözleri kapalı. Ben de sıkı sıkı kapatıp açıyorum gözlerimi bu rüyadan uyanmak için ama olmuyor. Yatağın kenarına oturup elini tutuyorum, öpüp başıma koyuyorum. Yaşarken hiç boynuna sarılıp ‘’seni seviyorum’’ diyememiştim utancımdan ama seni çok seviyorum baba.

4 Şubat günü yakalandığını öğrendiğimiz pankreas kanseri 28 Şubat 2020’de yol arkadaşımı benden aldı.

Ölüm, usta bir öğretici ve insanoğlunun en temel endişesi. Tüm fobilerin altında ölüm yatar, destansı sanat eserleri ölüme karşı verilmiş bir reaksiyondur. İnsan ölmek istemez çünkü, varlığını sürdürmek, sevdikleriyle ve dünyayla kurduğu bağı sonsuza kadar devam ettirmek ister. Ölümden kaçar insan, hem bilinçli hem de bilinçdışı bir şekilde ölümden kaçar. Bilincimiz ölümü unutur, sevdiklerimizin ya da kendimizin başına gelmeyeceğini düşünürüz hep. Bir noktaya kadar sağlıklı olan da budur aslında. Eğer her gün kendimizin ve sevdiklerimizin öleceğini düşünseydik hayata konsantre olamaz ve inandığımız değerler için mücadele edemez, ortaya bir güzellik çıkartamazdık.

Ölümü unutmak ve inkar etmek iki farklı kavram. Ölümü unutmak bizi hayata adapte ederken, ölümü inkar etmek anlamlı bir hayat yaşamamızı engeller. Şu an halihazırdaki tüm sosyal ve ekonomik faaliyetler ölümün inkarı üzerine inşa edilmiş vaziyette. 7/24 yanıp sönen reklam tabelaları bu dünyadan başka bir dünya olmadığını hepimize kanıtlamanın peşinde.

Avcı ve toplayıcı toplumda insanlar hayatta kalmak ve beslenmek için her gün öldürmek zorundaydılar. Buzdolabı ya da dondurucu gibi teknolojik aletler olmadığı için günübirlik gerçekleşen av seremonisinde ölüm, tüm ailenin alıştığı ve şahit olduğu bir şeydi. Sonrasındaki tarım toplumunda da ölüm bir şekilde hayatın içindeydi. Her gün olmasa bile erkekler belirli aralıklarla ava gidip taze et temin etmeye çalışırdı. Tarlaya giren domuzu, tilkiyi ya da vahşi hayvanları köy halkı öldürme eğilimindeydi. Evin bahçesinde tavuğun, horozun ya da küçükbaş hayvanların kesilip akşam yemeği için pişirilmesi çocukların bile alışık olduğu, garipsemediği bir durumdu. Köylerin girişindeki ya da çıkışındaki mezarlıkları hatırlayın, köy halkı gün içerisinde mezarlıkları görür ve ölümü hatırlardı. Kısaca ölüm hayatımızın içinde sürekli gezen ve bize ait olan, tanıdık bir haldi.

Büyükşehirler başta olmak üzere Anadolu’nun birçok şehrine son derece lüks ve devasa siteler inşa ediliyor artık. Güvenlikli, havuzlu, otoparklı siteler. İçerisinde marketi, berberi, lokantası, alışveriş ve eğlence merkezi olan siteler. Her şeyi olan ama mezarlığı olmayan siteler. Bu fikir garip geliyor hepimize değil mi? Hiç olacak iş mi yani o devasa sitelerin içerisinde getirip de mezarlık inşa etmek, hem çocuklar korkar, akşam dışarıya çıkamayız.

Oysa bizim sokaklarımızda evliya kabristanları olurdu, yatırlar olurdu. Okula giderken, işten dönerken o kabristanlarda durup dua okumazsak işlerimizin yolunda gitmeyeceğine inanırdık. Mezarlıklar mahallemizdeydi, evimizin yanı başındaydı. Binlerce kişinin yaşadığı devasa sitelerde ise ölüm dışlanır, mezarlığa gerek yoktur, çünkü içinde bulunduğumuz sistem son ana kadar bizi ölmeyeceğimize inandırır. Peki o lüks sitelerde ölenleri nereye gömüyor sistem? Cevap verelim: Şehrin en uç noktasına, kuş uçmaz kervan geçmez yerlere, dağ başlarına gömüyoruz artık sevdiklerimizi, bayramdan bayrama gideceğimiz ıssız yerlere. Geçtiğimiz yıl bir yakınımın cenaze merasimine katılmıştım. Ölüm haberini aldığımda, tabutunu omuzladığımda ve üstüne toprak attığımda ağlamadım. Sadece etrafıma bakıp ‘’bu dağ başında ne yapacak şimdi’’ deyip gözyaşlarımı kolumla sildim. Sanki ölmesi değil de bu ıssız yere tek başına gömülmesi yıkmıştı beni.

Ölümü ve ölümü hatırlatacak her şeyi merkezden, gündemden uzaklaştırmak istiyor dünya. Ölüme dair meseleleri de kendi uhdesi altına alıyor. Aile büyükleri kendi odasında ölürdü eskiden, ölüm döşeği diye bir şey vardı ve tüm hane halkı yaşamdan ölüme uzanan bu yolculuğa şahit olurdu. Sahi evlerimizdeki ölüm döşeklerini nereye serdik şimdi?

Ölümü taşere ediyoruz artık, profesyonellerin eline bırakıyoruz. Hastalarımız bir hastane odasında, ritmik sesler çıkartan makinelerin arasında kimin elinde öldüğünü bile bilmeden bu dünyadan ayrılıyor. Son anlarında, son sözlerini, son bakışlarını görmeden sevdiklerimizden ayrılıyoruz. Elbette ki ağır ve gerekli vakalarda hastanın rahatı için hastane ortamı şart fakat ağrısı, sızısı olmayan sadece kişisel bakımı evdekilere zor geldiği için hastanelere taşınan sayısız hasta var. Ölümü ve ölümün yükünü evlerimizde de istemiyoruz artık.


Toplu ölümler ve hikâyelerimiz


Hepimiz kendimizi biricik hissederiz, özel ve değerli. Çevremizdeki insanların ve dünyanın da bize özel davranmasını isteriz. Yaşadığımız şeyler, tecrübelerimiz, hikâyelerimiz bizler için çok kıymetlidir. Muhakkak siz de karşılaşmışsınızdır ‘’ben bunları anlatsam, yazsam roman olur’’ diyenlerle, oysa sıradan ve basit bir hikâyesi vardır ama onun gözünde bu hikâye fazlasıyla ilgi çekicidir. Bu son derece normaldir, hepimizin hikâyesi kendine has ve biriciktir. Sadece yaşadığımız güzel günlerin değil, zorlukların ve ölümümüzün de bize yakışır bir şekilde özel ve değerli olmasını isteriz. Biricik bir hayat biricik bir ölümle noktalanmalıdır çünkü.

Kıtlık, savaş, doğal afet ve salgın hastalıklardan kaynaklanan toplu ölümler insanların biricik hikâyelerini tehdit eder ve ellerinden almaya çalışır. Ölüm kişisel bir şeydir, toplu ölümlerde ise bu kişisellik ortadan kalkarak bizi herkesleştirir. Son dönemde yaşadığımız Koronavirüs’ün etkilerinden biri de işte bu, ölümlerin herkesleşmesi. İnsanların sosyal medya hesaplarından Koronavirüs kaynaklı ölüm ya da iyileşme sayılarını ‘’342 kişi + babam/annem/eşim’’ şeklinde paylaştığına şahit olmuşsunuzdur muhakkak, bu aslında şu demek: ‘’Benim, babamın, annemin, eşimin hikâyesi bu 342 kişiden daha farklı, biricikliğimizi bu kalabalık içinde boğmayın’’. Son derece haklı ve insani bir arzu.

Koronavirüs kaynaklı ölümlerde, vefat eden kişinin ailesinin üzerine bir utangaçlık bulutu çöküyor bazen. Damgalanmaktan, ötekileştirilmekten, insanların kendilerinden uzaklaşmasından çekiniyorlar. Bir de bu dönemde yakınlarının ölümünü anlatmak zorunda kalanlar cümlenin sonuna ‘ama koronadan değil’ açıklamasını eklemek zorunda hissediyorlar. Çünkü ölümü duyanlar peşinden ‘koronadan mı öldü?’ sorusunu soruyor ve yaralı insanları bir kez daha yaralıyor.

Dünya bir dar boğazdan geçmekte, hepimizin psikolojik dayanıklılığı giderek düşüyor fakat bu süreçte cenaze sahipleri herkesten daha çok yorgun ve görünen o ki bu yorgunluk bir müddet daha kendilerini zorlayacak. Çünkü alışık olduğumuz bir ölüm, cenaze ve yas süreci yaşamıyorlar.

Biraz empati kuralım. Hayatta belki de en çok sevdiğimiz insan adını ilk kez duyduğumuz bir virüsün pençesine düşüp hastaneye kaldırılıyor; yanına gidip elini tutarak ‘’iyi olacaksın inşallah’’ bile diyemiyoruz. Bir sabah telefon çalıyor ve ‘’yakınınızı kaybettik’’ diyor telefonun ucundaki ses. Yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cefakar doktorlar yine yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cenaze görevlilerine canınızı teslim ediyorlar. Cenazeniz aynı önlemler altında gasilhanede yıkanıyor, kefenleniyor ve siyah bir ceset torbasıyla özel tabuta yerleştiriliyor. Cenazeye 5-10 kişi katılıyor, cenaze namazı da sosyal mesafeye dikkat edilerek aralıklarla kılınıyor.

Mezar yeri de malum önlemlerden dolayı kalabalık olmuyor, yakınları bile ‘bana da bulaşabilir’ endişesiyle cenazeye katılmıyor. Alınan tedbirler sebebiyle İstanbul’un Avrupa ve Anadolu yakasında belirlenmiş iki mezar yerinden birine yüzünü göremediğimiz kişiler tarafından, ceset torbası ve özel tabutla defnediliyor. Ömrü boyunca hep güzel işler yapmış, binlerce insanın hayatına dokunmuş, ibadetlerini hiç eksik etmemiş birinin böyle 5-10 kişilik maskeli, tulumlu insanlar tarafından tuhaf bir şekilde defnedilmesi ağırınıza gidiyor ama bu tuhaflıkta da bir hayır vardır deyip yutkunuyorsunuz.

Hastanede yanında olamadık, son nefesini verirken yanında olamadık, yıkanıp kefenlenirken yanında olamadık, toprağa vermeden son bir defa yüzünü görüp doya doya sarılamadık, ellerimizle mezara yerleştiremedik, vedalaşamadık. Eşimize, dostumuza bile sarılamadık bizde de virüs olabilir şüphesiyle uzak durdular biraz. Acımız öyle orta yerde, sahipsizce kaldı.

Peki tüm bunlar ne demek?


Pandemi sonrası travmatik yas

Ölüm, evrensel ve kaçınılmaz bir gerçeklik, doğduk ve öleceğiz. Her şey bu kadar açık ve gerçekken yine de ölüm karşısında kendimizi çok mutsuz, çaresiz ve hüzünlü hissederiz. Sevdiklerimizin mutlaka öleceğini biliriz fakat onlar öldükten sonra derin bir mutsuzluğa saplanıp uzun bir süre keder yaşarız. İşte biz bu mutsuzluğa saplanma haline ve sürecine yas süreci diyoruz. Yas kavramsal olarak kayıp sonrası ortaya çıkan şiddetli ve uzun süreli acı veya keder olarak tanımlanmaktadır ve kaybın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bir dizi fiziksel (ağız kuruluğu, nefes almakta güçlük), duygusal (şaşkınlık, öfke, şok, üzüntü), bilişsel (inanmama, karar vermede güçlük) ve davranışsal (uykusuzluk, iştah kaybı, ağlama) tepkilerin varlığını içermektedir.1

Yas süreci kişinin hayatına normal bir şekilde devam etmesi için muhakkak yaşanması gereken bir süreçtir. Yasın 6 ay ya da kişinin içinde bulunduğu koşullara göre 1 yıl sürmesini normal karşılıyoruz. Ölümü gelişimin son evresi olarak tanımlayan ve bu evrenin, yas süreci sayesinde yıkıcı bir durum olmaktan çıkıp kayıp yaşayan insanın gelişmesine yol açabilecek bir durum olarak nitelendiren Kübler Ross yas sürecini 5 farklı evre ile açıklar; inkâr ve izolasyon, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenmedir.2 Buraya kadar her şey normal fakat bir de travmatik yas dediğimiz kayıpların olağan dışı bir biçimde gerçekleşmesi sonucu oluşan yas türü vardır. Travmatik yas sevdiğimiz kişinin tuhaf, aniden ve beklenmedik ölümüyle ortaya çıkar ya da kişi içinde bulunduğu sosyal, psikolojik veya ekonomik nedenlerden ötürü yas durumunu travmatik olarak algılar.

Travmatik yas sorununda; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, vefat eden kişi hakkında gün boyu düşünme, uyuşma, amaçsızlık, kontrolü kaybetme, kaybı kabul etmede güçlük, ayrılık kaygısı belirtileri, yoğun özlem ve ölümü inkar etme gibi belirtiler ortaya çıkar.3 Pandemi sürecinde ölüm ve yas kavramlarıyla alakalı tüm dünyayı bekleyen iki büyük tehlike var. İlk tehlike ölümlerin travmatik bir şekilde yaşanması ve travmatik yasın doğması; ikinci tehlike ise yas sürecinin pandemi sebebiyle sağlıklı bir şekilde yaşanmayıp yasın travmatik yasa evrilmesi.

Yapılan araştırmalar dört temel etkenin kişinin yas tutmasına engel olduğunu ve kişinin zamanla travmatik yas sorunu yaşayabileceğini ortaya koyuyor. Bunlardan ilki çocuklukta yeterince ihtiyacı karşılanmayan kişilerin keder ve üzüntü hissetmelerini engelleyen duygusal yapıları, ikincisi kişinin kaybettiği yakınına aşırı bağımlı olması ve bitmemiş meselelerinin olması, üçüncüsü kişinin kaybettiği yakınını ani ve beklenmedik veya kötü bir şekilde kaybetmesi, dördüncüsü bireyin toplumsal kısıtlamadan dolayı yas tutma duygularını yansıtamamasıdır.4 Pandemi sürecinde duygusal olarak zorluklar yaşayan, sevdiği kişiyle henüz görecek güzel günleri olan, sevdiği kişi beyaz tulumlular tarafından toprağa defnedilmiş, yas sürecini korona tedbirleri sebebiyle yaşayamayan bir insan düşünün. Travmatik bir yas yaşaması için ne yazık ki tüm koşullar müsait.

Normal şartlar altında sevdiğini kaybeden kişi merhumun o süreçteki her haline tanık olur; hastane yatağında, gasilhanede, tabutta, musallada, kefenli haline ve en sonunda da toprağın içinde. Her basamak bizim sevdiğimizle vedalaşmamız için bir fırsattır fakat bu basamaklar pandemi sürecinde sekteye uğradı. İnsanlar sevdiklerine son bir defa sarılamadı, elleriyle toprağa teslim edemedi, hayatlarında ilk kez gördükleri bir cenaze merasimi yaşadılar, akrabaları virüs kaparız endişesiyle cenazelerine ve taziyelerine gelemediler.

Yas sürecinin travmatik yasa dönüşmemesi için en önemli faktör ailenin ve sosyal çevrenin desteği ve de bu kişilerle beraber dini ritüeller eşliğinde yas sürecini yaşamaktır. Fakat şimdi annesini, babasını kaybeden kardeşler bile birbirine sarılıp ağlayamıyor çünkü biri hastanede, öteki evinde karantinada. Eş dost zaten kapıyı çalamıyor. Bir araya gelip cenaze sahiplerine destek olmak, yalnız olmadığını hissettirmek için merhumun ardından yedisini, kırkını, elli ikisini beraberce okumak da mümkün değil. Haliyle ailesinden ve sosyal çevresinden destek alamayan kişi içine kapanıyor ve yasın içine gömülerek travmatik bir yas sürecinin eşiğine geliyor. Oysa yas beraber ağlayarak, sevdiklerimize sarılarak, inançlarımız doğrultusunda dini ritüelleri beraberce gerçekleştirerek çözülür. Ama bugün tüm çözüm yolları tıkanmış vaziyette.

Etrafımıza bakarken, insanların acılarını gözlemlerken, Koronavirüs kaynaklı bir ölüm haberi alırken lütfen bir yandan da o insanların içinde bulundukları ya da bulunacakları yas sürecini, yaşadıkları zorlukları düşünelim. Ölüm insanın en büyük acısı fakat ne yazık ki pandemi süreci bu acıyı yaşamamızı engelliyor aksine acıyı daha da derinleştiriyor. Acının derinleşmemesi ve kalıcı hale gelmemesi için bireysel ve toplumsal olarak neler yapacağımızın izini de önümüzdeki hafta burada sürelim.

Sevdiğini kaybeden ve hâlâ o acıyı gönlünde bir kor gibi taşıyan herkese sabırlar diliyorum. Allah hepimizin gönlüne ferahlık versin. Ne de olsa biz mahzun bir Peygamberin ümmeti değil miyiz?



Dipnotlar

1) Bonanno, G. A. ve Kaltman, S. (1999). Toward an Integrative Perspective on Bereavement. Psychological Bulletin, 125, 760–776.

2) Kübler-Ross, E. (1975). Death the Final Stage of Growth. New Jersey: Prentice Hall.

3) Boelen, P. A., van den Bout, J. ve de Keijser, J. (2003a). Traumatic Grief as a Disorder Distinct Study With Bereaved Mental Health Care Patients. American Journal of Psychiatry 160, 1339-1341.

4) Volkan, V. D. ve Zıntl, E. (2010). Gidenin Ardından. İstanbul: OA Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Su

Set çek seline yavaş yavaş ilerle damla damla birik. Ak geç ıslattığın kayalardan: duraksama - uçurur güneş seni. Atla takıldığın çavlanlardan: duraksama - savurur rüzgar seni. Aldırma kumlara, çakıllara: çöker onlar dibe nasılsa - ilerle yavaş yavaş birik damla damla set çek seline. Oruç Aruoba

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal Süreya Çay Çocuk/luk 1 Çocuk/luk 2 Çocuk/luk 3 Çocuk/luk 4 Çocuk/luk 5 Çocuk/luk 6 Dargınlık/Küslük Elif   Ev Fihrist Gam Gitmek Gelincik Gülüş Güneş Güvercin Hande Hatırla/mak Hüsrev Hatemi Hüzün İbrahim Tenekeci İhtiyarlık İmam-ı Şafiî İntihar İskele İstanbul Kader Kar Kalp 1 Kalp 2 Kalp 3 Kalp 4 Kalp 5 Kenan Çağan Kiraz Kulbe-i Ahzân Kuş Mahmud Derviş Mezar Mum ile Pervane Müntehirler Ölüm Pencere 1 Pencere 2 Rakı Sandal Seçtiklerim 1 Seçtiklerim 2 Sigara 1 Sigara 2 Sonbahar Suskunluk ...

Gül İçin İlahi

İnsanlar bir gülü bir senetle Değiştirmeye alıştılar İnsanlar başka insanların hayatını Bir hezaren sandalye midir hayat Dizip kaldırmaya alıştılar İnsanlar yüreği ve onuru, alıştılar Yelin üflediği yaprak mıdır onur Yürek arsız otlar gibi ayak altında Tanımıyor kimde kimseyi Ve kendini tanımak istemiyor İnsan tanımazsa kendini insan Nasıl varolabilir Bu yüzden dünya hey koca dünya Dönüyor bir ölüler ülkesine Susanlar şimdilik Oyunun dışına düşenler Yalnız onlar doğrulup kalkacaklar Gün kıyamete erdiğinde Gülten Akın

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

Şiirim

Bir veda havasında bu gece gökyüzü yere değecek gibi yıldızlar, kulaktan dolma korkularla deprem bekler gibi ketum kaldırımlar. … Upuzun gecemin sabah içtimasında güneşe tekmili kaytarmışım senden belli namlusu paslı bir uykuda.. Sanki yitirmişim seni sol yanımda sağlam bir sancı. Birkaç kaburgam, seni korumak için feda etmiş kendini. Şiirim.. İncinmişliğim.. Sen düştüğünde aklıma Kepenk kapıyor hüzünler. Pervasız bir çocuk erik çalıyor bahçemden. Cemre düşüyor ayazıma, salkım salkım sözler topluyorum gönül bağımda; tomurcuk gülücükler çiçek açıyor hırkamda. Şiirim.. Eril halim.. Bedeninin kuytularında doğup göğsümü kundaklayan acz yangınım.. Şiirim.. Lal kalbim.. Boşa yanan cümlelerim. 1-3 nöbetlerinde öykündüğüm, huzurlu uykum. En üst rafta kurulmayı bekleyen, çocukluk düşüm.. Sessiz kalma haklarına sığınıyor mevsimler. Oysa hep sulhtan bahsediyor gülüşün. Şiirim.. Esaretim.. Bağımlılık halim. Senden başka herşeyi görme zorundalıklarında, ...

Şiirde Açan Gelincik Çiçekleri

Hayat hikayem mi? Tarlaların kıyısındaki gelincikler. Süreyya Berfe sandınız ki haz içindeydim şiirlerle, kitaplarla, dergilerle esrik tasasız yaşayıp gidiyordum; dağ eteğinde mavi çiçekli hayıtların uzun saplı gelinciklerin donattığı yaz ırmağı kıyılarında yalıncak! Ahmet Uysal Bir sap gelincik iki taş arasında Bulmuş da boyunu uzatan hızı, Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda; Bütün gelinciklerden daha kırmızı… Metin Altıok Senin resmini yaparken Parlak kırmızıyla laciverti Birbirine karıştırıyorum. Söyle bana ey gelincik Toprakta ne al, ne lacivert, Ne kırmızı, ne de sarı varken Sen nasıl boyuyorsun böyle Çiçeğinin yapraklarını?.. Nakagawa Kazumasa gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda işi iş kasabanın su yüzlü çocuğun işi iş bir de poyraza döndü mü hava başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından faytonların turuncu tekerlekleri yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider gelin...

Bir Göl Nasıl Uyandırılır

bir göl nasıl uyandırılır bilmem neresine dokunulur bir taş atsam korkup sıçrar mı bilmem bir göl nasıl uyandırılır düş mü görür kabus mu acaba saati mi belki derindir uykusu balıkları kırılır bir göl nasıl uyandırılır bilmem beni karşısında görmek istermi rüzgar eğmişse kaşlarını kapısı mı vurulur yorgunsa nasıl kıyılır bir göl nasıl uyandırılır Ali Ural