Ana içeriğe atla

Dünyayı Bekleyen Tehlike: Travmatik Yas

Ve umutlar sonsuzdur. Çünkü en büyük yaslar
En büyük ölümlerden sonra tutulur.

Edip Cansever, Tragedyalar.



İşte yine buradasın ölüm, evimizin aynı odasında. Odada sadece ikimiz varız, üç ayların başlangıcı, bir Cuma günü, pencere açık, odayı ezanlar ve bahar dolduruyor. 30 yıllık yol arkadaşımın, babamın gözleri kapalı. Ben de sıkı sıkı kapatıp açıyorum gözlerimi bu rüyadan uyanmak için ama olmuyor. Yatağın kenarına oturup elini tutuyorum, öpüp başıma koyuyorum. Yaşarken hiç boynuna sarılıp ‘’seni seviyorum’’ diyememiştim utancımdan ama seni çok seviyorum baba.

4 Şubat günü yakalandığını öğrendiğimiz pankreas kanseri 28 Şubat 2020’de yol arkadaşımı benden aldı.

Ölüm, usta bir öğretici ve insanoğlunun en temel endişesi. Tüm fobilerin altında ölüm yatar, destansı sanat eserleri ölüme karşı verilmiş bir reaksiyondur. İnsan ölmek istemez çünkü, varlığını sürdürmek, sevdikleriyle ve dünyayla kurduğu bağı sonsuza kadar devam ettirmek ister. Ölümden kaçar insan, hem bilinçli hem de bilinçdışı bir şekilde ölümden kaçar. Bilincimiz ölümü unutur, sevdiklerimizin ya da kendimizin başına gelmeyeceğini düşünürüz hep. Bir noktaya kadar sağlıklı olan da budur aslında. Eğer her gün kendimizin ve sevdiklerimizin öleceğini düşünseydik hayata konsantre olamaz ve inandığımız değerler için mücadele edemez, ortaya bir güzellik çıkartamazdık.

Ölümü unutmak ve inkar etmek iki farklı kavram. Ölümü unutmak bizi hayata adapte ederken, ölümü inkar etmek anlamlı bir hayat yaşamamızı engeller. Şu an halihazırdaki tüm sosyal ve ekonomik faaliyetler ölümün inkarı üzerine inşa edilmiş vaziyette. 7/24 yanıp sönen reklam tabelaları bu dünyadan başka bir dünya olmadığını hepimize kanıtlamanın peşinde.

Avcı ve toplayıcı toplumda insanlar hayatta kalmak ve beslenmek için her gün öldürmek zorundaydılar. Buzdolabı ya da dondurucu gibi teknolojik aletler olmadığı için günübirlik gerçekleşen av seremonisinde ölüm, tüm ailenin alıştığı ve şahit olduğu bir şeydi. Sonrasındaki tarım toplumunda da ölüm bir şekilde hayatın içindeydi. Her gün olmasa bile erkekler belirli aralıklarla ava gidip taze et temin etmeye çalışırdı. Tarlaya giren domuzu, tilkiyi ya da vahşi hayvanları köy halkı öldürme eğilimindeydi. Evin bahçesinde tavuğun, horozun ya da küçükbaş hayvanların kesilip akşam yemeği için pişirilmesi çocukların bile alışık olduğu, garipsemediği bir durumdu. Köylerin girişindeki ya da çıkışındaki mezarlıkları hatırlayın, köy halkı gün içerisinde mezarlıkları görür ve ölümü hatırlardı. Kısaca ölüm hayatımızın içinde sürekli gezen ve bize ait olan, tanıdık bir haldi.

Büyükşehirler başta olmak üzere Anadolu’nun birçok şehrine son derece lüks ve devasa siteler inşa ediliyor artık. Güvenlikli, havuzlu, otoparklı siteler. İçerisinde marketi, berberi, lokantası, alışveriş ve eğlence merkezi olan siteler. Her şeyi olan ama mezarlığı olmayan siteler. Bu fikir garip geliyor hepimize değil mi? Hiç olacak iş mi yani o devasa sitelerin içerisinde getirip de mezarlık inşa etmek, hem çocuklar korkar, akşam dışarıya çıkamayız.

Oysa bizim sokaklarımızda evliya kabristanları olurdu, yatırlar olurdu. Okula giderken, işten dönerken o kabristanlarda durup dua okumazsak işlerimizin yolunda gitmeyeceğine inanırdık. Mezarlıklar mahallemizdeydi, evimizin yanı başındaydı. Binlerce kişinin yaşadığı devasa sitelerde ise ölüm dışlanır, mezarlığa gerek yoktur, çünkü içinde bulunduğumuz sistem son ana kadar bizi ölmeyeceğimize inandırır. Peki o lüks sitelerde ölenleri nereye gömüyor sistem? Cevap verelim: Şehrin en uç noktasına, kuş uçmaz kervan geçmez yerlere, dağ başlarına gömüyoruz artık sevdiklerimizi, bayramdan bayrama gideceğimiz ıssız yerlere. Geçtiğimiz yıl bir yakınımın cenaze merasimine katılmıştım. Ölüm haberini aldığımda, tabutunu omuzladığımda ve üstüne toprak attığımda ağlamadım. Sadece etrafıma bakıp ‘’bu dağ başında ne yapacak şimdi’’ deyip gözyaşlarımı kolumla sildim. Sanki ölmesi değil de bu ıssız yere tek başına gömülmesi yıkmıştı beni.

Ölümü ve ölümü hatırlatacak her şeyi merkezden, gündemden uzaklaştırmak istiyor dünya. Ölüme dair meseleleri de kendi uhdesi altına alıyor. Aile büyükleri kendi odasında ölürdü eskiden, ölüm döşeği diye bir şey vardı ve tüm hane halkı yaşamdan ölüme uzanan bu yolculuğa şahit olurdu. Sahi evlerimizdeki ölüm döşeklerini nereye serdik şimdi?

Ölümü taşere ediyoruz artık, profesyonellerin eline bırakıyoruz. Hastalarımız bir hastane odasında, ritmik sesler çıkartan makinelerin arasında kimin elinde öldüğünü bile bilmeden bu dünyadan ayrılıyor. Son anlarında, son sözlerini, son bakışlarını görmeden sevdiklerimizden ayrılıyoruz. Elbette ki ağır ve gerekli vakalarda hastanın rahatı için hastane ortamı şart fakat ağrısı, sızısı olmayan sadece kişisel bakımı evdekilere zor geldiği için hastanelere taşınan sayısız hasta var. Ölümü ve ölümün yükünü evlerimizde de istemiyoruz artık.


Toplu ölümler ve hikâyelerimiz


Hepimiz kendimizi biricik hissederiz, özel ve değerli. Çevremizdeki insanların ve dünyanın da bize özel davranmasını isteriz. Yaşadığımız şeyler, tecrübelerimiz, hikâyelerimiz bizler için çok kıymetlidir. Muhakkak siz de karşılaşmışsınızdır ‘’ben bunları anlatsam, yazsam roman olur’’ diyenlerle, oysa sıradan ve basit bir hikâyesi vardır ama onun gözünde bu hikâye fazlasıyla ilgi çekicidir. Bu son derece normaldir, hepimizin hikâyesi kendine has ve biriciktir. Sadece yaşadığımız güzel günlerin değil, zorlukların ve ölümümüzün de bize yakışır bir şekilde özel ve değerli olmasını isteriz. Biricik bir hayat biricik bir ölümle noktalanmalıdır çünkü.

Kıtlık, savaş, doğal afet ve salgın hastalıklardan kaynaklanan toplu ölümler insanların biricik hikâyelerini tehdit eder ve ellerinden almaya çalışır. Ölüm kişisel bir şeydir, toplu ölümlerde ise bu kişisellik ortadan kalkarak bizi herkesleştirir. Son dönemde yaşadığımız Koronavirüs’ün etkilerinden biri de işte bu, ölümlerin herkesleşmesi. İnsanların sosyal medya hesaplarından Koronavirüs kaynaklı ölüm ya da iyileşme sayılarını ‘’342 kişi + babam/annem/eşim’’ şeklinde paylaştığına şahit olmuşsunuzdur muhakkak, bu aslında şu demek: ‘’Benim, babamın, annemin, eşimin hikâyesi bu 342 kişiden daha farklı, biricikliğimizi bu kalabalık içinde boğmayın’’. Son derece haklı ve insani bir arzu.

Koronavirüs kaynaklı ölümlerde, vefat eden kişinin ailesinin üzerine bir utangaçlık bulutu çöküyor bazen. Damgalanmaktan, ötekileştirilmekten, insanların kendilerinden uzaklaşmasından çekiniyorlar. Bir de bu dönemde yakınlarının ölümünü anlatmak zorunda kalanlar cümlenin sonuna ‘ama koronadan değil’ açıklamasını eklemek zorunda hissediyorlar. Çünkü ölümü duyanlar peşinden ‘koronadan mı öldü?’ sorusunu soruyor ve yaralı insanları bir kez daha yaralıyor.

Dünya bir dar boğazdan geçmekte, hepimizin psikolojik dayanıklılığı giderek düşüyor fakat bu süreçte cenaze sahipleri herkesten daha çok yorgun ve görünen o ki bu yorgunluk bir müddet daha kendilerini zorlayacak. Çünkü alışık olduğumuz bir ölüm, cenaze ve yas süreci yaşamıyorlar.

Biraz empati kuralım. Hayatta belki de en çok sevdiğimiz insan adını ilk kez duyduğumuz bir virüsün pençesine düşüp hastaneye kaldırılıyor; yanına gidip elini tutarak ‘’iyi olacaksın inşallah’’ bile diyemiyoruz. Bir sabah telefon çalıyor ve ‘’yakınınızı kaybettik’’ diyor telefonun ucundaki ses. Yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cefakar doktorlar yine yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cenaze görevlilerine canınızı teslim ediyorlar. Cenazeniz aynı önlemler altında gasilhanede yıkanıyor, kefenleniyor ve siyah bir ceset torbasıyla özel tabuta yerleştiriliyor. Cenazeye 5-10 kişi katılıyor, cenaze namazı da sosyal mesafeye dikkat edilerek aralıklarla kılınıyor.

Mezar yeri de malum önlemlerden dolayı kalabalık olmuyor, yakınları bile ‘bana da bulaşabilir’ endişesiyle cenazeye katılmıyor. Alınan tedbirler sebebiyle İstanbul’un Avrupa ve Anadolu yakasında belirlenmiş iki mezar yerinden birine yüzünü göremediğimiz kişiler tarafından, ceset torbası ve özel tabutla defnediliyor. Ömrü boyunca hep güzel işler yapmış, binlerce insanın hayatına dokunmuş, ibadetlerini hiç eksik etmemiş birinin böyle 5-10 kişilik maskeli, tulumlu insanlar tarafından tuhaf bir şekilde defnedilmesi ağırınıza gidiyor ama bu tuhaflıkta da bir hayır vardır deyip yutkunuyorsunuz.

Hastanede yanında olamadık, son nefesini verirken yanında olamadık, yıkanıp kefenlenirken yanında olamadık, toprağa vermeden son bir defa yüzünü görüp doya doya sarılamadık, ellerimizle mezara yerleştiremedik, vedalaşamadık. Eşimize, dostumuza bile sarılamadık bizde de virüs olabilir şüphesiyle uzak durdular biraz. Acımız öyle orta yerde, sahipsizce kaldı.

Peki tüm bunlar ne demek?


Pandemi sonrası travmatik yas

Ölüm, evrensel ve kaçınılmaz bir gerçeklik, doğduk ve öleceğiz. Her şey bu kadar açık ve gerçekken yine de ölüm karşısında kendimizi çok mutsuz, çaresiz ve hüzünlü hissederiz. Sevdiklerimizin mutlaka öleceğini biliriz fakat onlar öldükten sonra derin bir mutsuzluğa saplanıp uzun bir süre keder yaşarız. İşte biz bu mutsuzluğa saplanma haline ve sürecine yas süreci diyoruz. Yas kavramsal olarak kayıp sonrası ortaya çıkan şiddetli ve uzun süreli acı veya keder olarak tanımlanmaktadır ve kaybın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bir dizi fiziksel (ağız kuruluğu, nefes almakta güçlük), duygusal (şaşkınlık, öfke, şok, üzüntü), bilişsel (inanmama, karar vermede güçlük) ve davranışsal (uykusuzluk, iştah kaybı, ağlama) tepkilerin varlığını içermektedir.1

Yas süreci kişinin hayatına normal bir şekilde devam etmesi için muhakkak yaşanması gereken bir süreçtir. Yasın 6 ay ya da kişinin içinde bulunduğu koşullara göre 1 yıl sürmesini normal karşılıyoruz. Ölümü gelişimin son evresi olarak tanımlayan ve bu evrenin, yas süreci sayesinde yıkıcı bir durum olmaktan çıkıp kayıp yaşayan insanın gelişmesine yol açabilecek bir durum olarak nitelendiren Kübler Ross yas sürecini 5 farklı evre ile açıklar; inkâr ve izolasyon, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenmedir.2 Buraya kadar her şey normal fakat bir de travmatik yas dediğimiz kayıpların olağan dışı bir biçimde gerçekleşmesi sonucu oluşan yas türü vardır. Travmatik yas sevdiğimiz kişinin tuhaf, aniden ve beklenmedik ölümüyle ortaya çıkar ya da kişi içinde bulunduğu sosyal, psikolojik veya ekonomik nedenlerden ötürü yas durumunu travmatik olarak algılar.

Travmatik yas sorununda; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, vefat eden kişi hakkında gün boyu düşünme, uyuşma, amaçsızlık, kontrolü kaybetme, kaybı kabul etmede güçlük, ayrılık kaygısı belirtileri, yoğun özlem ve ölümü inkar etme gibi belirtiler ortaya çıkar.3 Pandemi sürecinde ölüm ve yas kavramlarıyla alakalı tüm dünyayı bekleyen iki büyük tehlike var. İlk tehlike ölümlerin travmatik bir şekilde yaşanması ve travmatik yasın doğması; ikinci tehlike ise yas sürecinin pandemi sebebiyle sağlıklı bir şekilde yaşanmayıp yasın travmatik yasa evrilmesi.

Yapılan araştırmalar dört temel etkenin kişinin yas tutmasına engel olduğunu ve kişinin zamanla travmatik yas sorunu yaşayabileceğini ortaya koyuyor. Bunlardan ilki çocuklukta yeterince ihtiyacı karşılanmayan kişilerin keder ve üzüntü hissetmelerini engelleyen duygusal yapıları, ikincisi kişinin kaybettiği yakınına aşırı bağımlı olması ve bitmemiş meselelerinin olması, üçüncüsü kişinin kaybettiği yakınını ani ve beklenmedik veya kötü bir şekilde kaybetmesi, dördüncüsü bireyin toplumsal kısıtlamadan dolayı yas tutma duygularını yansıtamamasıdır.4 Pandemi sürecinde duygusal olarak zorluklar yaşayan, sevdiği kişiyle henüz görecek güzel günleri olan, sevdiği kişi beyaz tulumlular tarafından toprağa defnedilmiş, yas sürecini korona tedbirleri sebebiyle yaşayamayan bir insan düşünün. Travmatik bir yas yaşaması için ne yazık ki tüm koşullar müsait.

Normal şartlar altında sevdiğini kaybeden kişi merhumun o süreçteki her haline tanık olur; hastane yatağında, gasilhanede, tabutta, musallada, kefenli haline ve en sonunda da toprağın içinde. Her basamak bizim sevdiğimizle vedalaşmamız için bir fırsattır fakat bu basamaklar pandemi sürecinde sekteye uğradı. İnsanlar sevdiklerine son bir defa sarılamadı, elleriyle toprağa teslim edemedi, hayatlarında ilk kez gördükleri bir cenaze merasimi yaşadılar, akrabaları virüs kaparız endişesiyle cenazelerine ve taziyelerine gelemediler.

Yas sürecinin travmatik yasa dönüşmemesi için en önemli faktör ailenin ve sosyal çevrenin desteği ve de bu kişilerle beraber dini ritüeller eşliğinde yas sürecini yaşamaktır. Fakat şimdi annesini, babasını kaybeden kardeşler bile birbirine sarılıp ağlayamıyor çünkü biri hastanede, öteki evinde karantinada. Eş dost zaten kapıyı çalamıyor. Bir araya gelip cenaze sahiplerine destek olmak, yalnız olmadığını hissettirmek için merhumun ardından yedisini, kırkını, elli ikisini beraberce okumak da mümkün değil. Haliyle ailesinden ve sosyal çevresinden destek alamayan kişi içine kapanıyor ve yasın içine gömülerek travmatik bir yas sürecinin eşiğine geliyor. Oysa yas beraber ağlayarak, sevdiklerimize sarılarak, inançlarımız doğrultusunda dini ritüelleri beraberce gerçekleştirerek çözülür. Ama bugün tüm çözüm yolları tıkanmış vaziyette.

Etrafımıza bakarken, insanların acılarını gözlemlerken, Koronavirüs kaynaklı bir ölüm haberi alırken lütfen bir yandan da o insanların içinde bulundukları ya da bulunacakları yas sürecini, yaşadıkları zorlukları düşünelim. Ölüm insanın en büyük acısı fakat ne yazık ki pandemi süreci bu acıyı yaşamamızı engelliyor aksine acıyı daha da derinleştiriyor. Acının derinleşmemesi ve kalıcı hale gelmemesi için bireysel ve toplumsal olarak neler yapacağımızın izini de önümüzdeki hafta burada sürelim.

Sevdiğini kaybeden ve hâlâ o acıyı gönlünde bir kor gibi taşıyan herkese sabırlar diliyorum. Allah hepimizin gönlüne ferahlık versin. Ne de olsa biz mahzun bir Peygamberin ümmeti değil miyiz?



Dipnotlar

1) Bonanno, G. A. ve Kaltman, S. (1999). Toward an Integrative Perspective on Bereavement. Psychological Bulletin, 125, 760–776.

2) Kübler-Ross, E. (1975). Death the Final Stage of Growth. New Jersey: Prentice Hall.

3) Boelen, P. A., van den Bout, J. ve de Keijser, J. (2003a). Traumatic Grief as a Disorder Distinct Study With Bereaved Mental Health Care Patients. American Journal of Psychiatry 160, 1339-1341.

4) Volkan, V. D. ve Zıntl, E. (2010). Gidenin Ardından. İstanbul: OA Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...