Ana içeriğe atla

Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir.

Bu hafta, bilgisayarlarınızı bir kenara bırakın. Cep telefonlarınızı kapatın. Bu cihazlarla beraber hareket etme cazibesine karşı koyun. Eğer bu aletleri taşırsanız nereye giderseniz gidin dünya tamamen aynı yer olacaktır. Cebinizde bu aletlerle dünya engellenmiş olacak, dünyanın üzerinizde bir etki bırakmasına mani olacaktır. Bütün engelleri evinizde bırakın.

@

Hayatımda, bana yapmam gerekenleri söyleyen yetişkinler olmadığı için memnunum. Bugünlerde, ailemle vakit geçirirken bir şeyler hakkında konuşmaya başladıklarında oradan ayrılıyor ve diğer odadaki çocukların arasına karışıyorum. Yetişkinlerin konuşmalarının çoğunu sıkıcı buluyorum. İnsan yaşamındaki en acayip dönem, en önemsiz şeylerin dahi radikal bir keşif süreci hâline geldiği çocukluk dönemidir. O dönemleri ardımızda bu denli hızlı bırakmamız çok acı. Maalesef çoğu insan için kendimizi o farkındalık durumundan koparmak hatta bu süreci hızlandırmak oldukça doğal. Seneler geçtikçe hayat kendini gösteriyor. Başlarda, her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Ardından endişe ve şüpheyle dolu bir dönem takip ediyor ve bundan sonra da çocukluğun yaşantılarını bilfiil yeniden alevlendirmek istediğimiz bir aşama. Bir süredir bulunduğum yer bu üçüncü ve son aşama.

@

Yaşamayı seven insanlar, ölümden sonra olacaklara dair çok fazla kafa yorar. Ölüm, hayatımızı kendi ellerimizle tutmamızı, var olmamızın sorumluluğunu kabullenmemizi sağlar. İntihar etme arzusu, ben dâhil çoğu kişinin aklından geçmiştir. Her sabah kendimize bir soru sorarız: Neden yaşamalıyım? Irkımızı, milliyetimizi, dinimizi, anne-babamızı ya da tenimizin rengini seçemeyiz. Özgür irademizle seçebileceğimiz yegâne şey yaşamak isteyip istemediğimizdir. İntihar ihtimali, tek gerçek özgürlüğümüz, bu dünyadan kaçışımızdır. Bu özgürlüğü gerçekleştirmiyorsak eğer bütün güçlüklere rağmen hayatta kalmaya karar verdiğimiz içindir. Yaşamayı seçtiğimiz gerçeğini kabullendiğimizde, bu özgürlükle mutabakata vardığımızda çok daha neşeli bir hayat süreriz. Felsefe ve sanat, yaşamın bize zorla kabul ettirilmediğini, sunulduğunu öğretir. Giriş bileti verilmiştir elimize ancak cebimizde katlı bir şekilde duran çıkış biletimiz de mevcuttur. Eğer filmlerimden birini beğenmediyseniz üzerinde “ÇIKIŞ" yazan kapıdan geçmek konusunda özgürsünüz. Nietzsche de eğer birisi bir çukurun başında atlamaya hazırlanıyorsa ar- kasından yardımsever bir şekilde itmeliyiz diye yazmıştır. 

@

Kirazın Tadı’nın formu, mumun etrafinda uçarken muma, alev kendisini yakana dek yaklaşan kelebekle ilgili bir Fars şiirinden alınmıştır. Filmde, Badii, kendisi için kazmış olduğu mezara düşene dek mezarın etrafında arabasıyla tur atar. Hikâye, aynı zamanda, bir aslan tarafından kovalanan adamdan da ilham almıştır. Adam kendisini kurtarmak için uçurumdan atlamak zorunda kalır fakat dağın kenarında büyümüş olan bir bitkinin tepesine takılır. Kendisini bir anda, altında uzanan devasa yarıkla hemen üstünde kendisini sinsice izleyen o acımasız yaratık arasında bulur. Ardından, asılı kaldığı kökleri kemiren biri siyah diğeri beyaz iki fare görür. Bu ürkütücü vaziyetin ortasında, dağın yamacında yetişen çilekleri görür, o belirsiz durumda, tehlike ve muammalarla dolu bir hâlde elini uzatır, çileği koparır ve yer. Bu sabah uyandığımızda, ölümümüz şu an olduğundan daha uzaktı bize. Hayattan keyif almak için elinizden geleni yapın.

@

Dünyanın ömrü insanların kaderlerinden çok daha uzun sürecektir. Ağacın dalındaki o yaprak, günün birinde rüzgârla surüklenip gidecektir. Geçenlerde, İran'da bir yazar intihar etmiş. Ormanda bulunmuş, cansız bedeni ipin ucunda. Fotoğrafı var. Fotoğrafın bir kısmına bakarsanız hayatın, kuşların, doğanın, güzelliğin her zamanki gibi olduğunu göreceksiniz. Ebediyet acılara katlanıyor. Bizler faniyiz. Geri kalan her şey beyhude.

@

Hayatta süreklilik çok azdır. Yaşlandıkça bağlarımız azalır. Ārzular yok olur. Her şeyin cazibesi eksilir. Arkadaşlar, aile, yemek, mal mülk gibi bir zamanlar önemli olduğunu düşündüğüm şeylere duyulan hasret uçup gidiyor. Çocuklarım konusunda eskisi kadar kaygılanmıyorum. İyi bir yemek için duyduğum arzu ve diğer insanlarla beraber olma konusu eskisi gibi değil artık. Her şeyi ardımda bırakmak rahat hissettiriyor. Tüm bunların yerini alan ve her geçen gün daha da kuvvetli bir hâle gelen şey gençken ilgimi çekmeyen ve katiyen anlam veremediğim şey şehrin şatafatından kaçma, dış dünyayla birlik kurma, başımızın üzerinde uzanan gökyüzünün sersemletici ve çınlayan enginliğini seyretme, mevsimlerin değişimini deneyimleme, doğanın kendisini bizlere bir kez daha gösterdiği anları yakalama arzusu. Yalnızca bunların tadını çıkaramama düşüncesi ölümden korkmamı sağlıyor. Eğer doğayı yanımızda götürebilseydik fanilik tüm anlamını yitirirdi.

@

Bir zamanlar benimle beraber yaşayan bir asistanım vardı. Evlendi ve karısını da beraberinde getirdi. Kadın, şehrin gürültüsünü ve kalabalığını fazla kasvetli bulduğundan bir sene boyunca evden dışarı çıkmadı. En sonunda, kadını mahal- lede dolaştırması için asistanımı zorladım. “Hoşuna gitti mi?" diye sordum döndüklerinde. "Hayır," dedi. “Yüzüm acıdı."

Doğa, kolay bir sevgili değildir. Her daim bizi alt edecektir ama aynı zamanda sakinleştirir de. Dinginlik. Sessizlik. Huzursuzluk ancak şehirde yaşanandan tamamen farklı bir şekilde. Doğada geçirilen zaman bir tür ayindir. Bugün, yalnızlık benim için her şeyden daha önemli. Şehrin sunduklarıyla savaşır hâlde buluyorum kendimi ve hâl böyle olunca da insanlardan muaf olan doğa güçlü bir müttefik oluyor. Kalbim açık hava için atıyor. Doğanın ihtişamı karşısında ne kadar önemsiz olduğunuzu, hiçbir şeye yetkinizin olmadığını anladığınızda beklentiler azalır. Kişinin dış görünüşü değişir. İnsanın kendisini geliştirme özlemi uçup gider. 


Dizlerinizi tutup alıp verdiğiniz her bir nefesi dinleyene dek yürüyün. Sonra oturun ve bir şiir kitabı okuyun. Hayatı, dünyadaki yerinizi derinlemesine düşünün. Üzüntülerinizi azat edin. Yalnızca keyif alın.

@

Genç bir adamken zihnimi o kadar çok görüntü ve hikâyeyle doldurdum ki o zamandan beri bunları kullanıyorum. Bu yığının küçücük bir parçasını dahi tüketemedim. Elimin altında, bir düzine ömre yetecek kadar malzeme var. Hakikat şu ki bugünlerde etrafımdaki olup biten çok az şeyi kaydeder buluyorum kendimi.

@

Bana ne söylediğinizi anlamıyorum. Tekrar söyleyin, daha yavaş bir şekilde, yirmi veya daha az kelimeyle. Lafi ağzınızda gevelemeyin. 

@

Seneler içinde filmlerimin üslubu yumuşadı. Zaman geçtikçe belki de ağır nesnelerle yüzleşme cesaretim azaldı, tıpkı belimin ağır yükleri taşımama izin vermemesi gibi. 

@

Yaşlılığın çok az getirisi vardır ama bunlardan biri boğucu belli birtakım kurallar ve yükümlülüklerden azat edilmiş olmamızdır. Ölüm kapımızdaysa yoldan çıkma ve pervasızlık için verilecek hangi cezanın anlamı olabilir ki?

@

Şiirlerimden biri şu şekildedir: “Bağışla ve günahlarımı unut. Benim tamamen unutmamı sağlayacak kadar değil ama." Eksikliklere dair kaygılarımızın zaman içinde yitip gitmesi makbuldür. Ancak bu, zaman zaman kabahatlerimizin üzerinde düşünmemizin faydalı olmadığı anlamına gelmez. Devamlı hareket hâlinde olmak zihnimin kendisinden korunmasına yardımcı oluyor. Afrika'ya gerçekleştirdiğim ziyaretler kuvvetli bir etki bıraktı üzerimde. Her defasında, çocukların sevgi ve şefkate duyduğu o kahredici ihtiyaçla yüz yüze geldim.

@

Filmlerimin müziğe gereksinim duymadığını ya da en azından çoğu diğer film kadar ihtiyacı olmadığını anlamam biraz zaman aldı. Küçücük bir ses efekti dâhil her türlü detayın üzerinde çok fazla kafa yoran bir yönetmen olduğumdan herhangi bir filmim için baştan sona fon müziği oluşturacak birini bulmak kolay değil benim için. Bir defasında, on yedi dakikalık iyi bir iş çıkaran genç bir besteciyle çalışmıştım ancak ortaya çıkarmış olduğu müziği yapmakta olduğum filme eklemek için hayli çaba sarf ettim. Eserinin, yaratmış olduğum görüntülere uyum sağlamasını ummak görücü usulü evlilik gibiydi bir nevi, kapı ansızın açılır ve posta ile sipariş edilen gelin tam karşımdadır. Müzik, beraberinde devasa bir duygusal yük taşıyan uyarıcı bir sanat türüdür. Tek bir notayla insanı heyecanlandırabilir ve sakinleştirebilir. İzleyiciyi, istikrarlı bir şekilde mutlu veya kederli kılabilir ya da ansızın kafalarını karıştırır ve öfkelendirir. Görüntülerimin müzikle rekabete girmemesini tercih ederim, bu da bir yönetmenin taşıyabileceği en bilinçli ve önemli yükümlülüklerden biridir. Müzik, ekranın yanı başında durup el sallayan, duygularımızı göstermemizi talep eden, endişelenmemiz, korkmamız ya da rahatlamamız gereken anları bize söyleyen bir kondüktör gibidir. Filmlerimdeki imgelere güveniyorum ve bu şekilde güçlendirilmesi gerektiklerini hissetmiyorum.

@

Hepimizin eksiksiz birer insan olarak doğduğumuzu ancak toplum bizim kendimiz olmamızı istemediğinden kusurlarımızı edinmeye başladığımızı düşünüyorum. Doğal ve kendiliğinden çıkıyoruz meydana ancak yıllar sonra doğaya aykırı bir şekilde ölüyoruz. Birinin bir zamanlar söylediği gibi kelebeklere dönüşen ipek böcekleri olarak doğmuyoruz. Kelebek olarak doğuyoruz sonra kurtçuğa dönüşüyoruz.

@

Orta yaşları geçtiğinizde her şey durgunlaşır. Kaygılar yitip gider. Kişinin sınırları su gibi berraktır. Özgürlük çıkar meydana. Çeliştiğimiz fikirler, bizi bazen nazikçe bazen de gürültülü bir şekilde tepki vermeye iter. Bu fikirleri hesaba katma, tarafsız kılma, etkisizleştirme ve nihayetinde de kabul etme sürecinde güçleniriz. Düşmanlar ve engeller şaşılacak şekilde tahrik edici olabilir.

@

Daima rüzgârın bir şeyleri önceden hissettiğini düşünürüm. Rüzgârla telaşlanırım. Havanın hengâmesinde tasalarım çıkar su yüzüne. Ruh harekete geçer. Yaptığım işi bırakır ve ilgi ve korkuyla pencerenin yanına giderim. Tabiat, düzeni devralır. Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir. Kişinin kendinden vazgeçmesidir bu. Günün her saatini kutsal olanla geçirebilme imkânım olsaydı bunu yapardım. Popüler kültür, ahlakı nadiren geliştirir. Kirletir ve cesareti kırar. Kendimi engellenmiş hatta yaralanmış hissediyorum popüler kültür karşısında. Bugünlerde nadiren film izliyorum, televizyonu hiç açmıyorum, belki de fazla edilgen bir edim olduğu içindir. Bu zaman zaman evde sessizce oturmak anlamına gelse dahi daima galeyana gelmiş bir hâlde olmam gerekiyor. Kişinin zihninde dalgalananlar tamamen gözden kaçırılabilir olsa dahi aklından geçenlerin orada olmadığı anlamına gelmez bu.

@

Muhtemelen yaşlandıkça daha az görüyorum. Ancak bugünlerde daha az görmeyi tercih ediyorum. Yalnızca farkına varmak istediklerimin farkına varmayı seçiyorum. Gördüklerim, gençken olduğundan çok daha parlak. Yapmaktan hoşlandığımız şeyleri ve yapmakta iyi olduklarımızı yavaş yavaş anlıyoruz. Sonra da ümit dolu bir hâlde bu şeylerle geçiriyoruz hayatlarımızı. Diğer her şeye sırtınızı dönün. Dikkatimizi cezbetmeye değdiğini düşündüğümüz şeyler için çok az vaktimiz var. Bırakın zaten olduğum yaşlı adam gibi davranayım. Bir genç olarak sahip olduğunuz ruh, zihniyet, hayata yaklaşım ve çalışmaların yaşlandıkça kökten değişme ihtimali azdır. Bu da şu anlama gelir: Bu gibi şeyleri düşünmek için asla çok erken değil. Tek bir saniyenizi dahi harcamayın. Şu an kendiniz olun. Üzerinden çok uzun seneler geçmiş olmasına rağmen büyüdüğüm evin görüntü ve sesleri, pencerelerin manzarası, döşemelerin gıcırtısı, her bir odaya has o farklı sükûnet, dağılan tuğlalar sık sık aklıma geliyor.

@

Sessiz çaresizlik anlarında, tesellisiz hissettiğimde, bir şiir kitabına uzanarak ihtirasın o yabani cereyanından kendimi uzaklaştırıyorum ve kendime etrafımızı çevreleyen o bitmek bilmeyen zenginlikleri, böylesine bir dünyaya dalmış bir şekilde geçirilen ömrün şerefli bir ömür olduğunu hatırlatıyorum durmaksızın. Rahatlamış hissediyorum ardından. 

Aranızdan bazıları benimle iletişimde kalıp kalamayacaklarını sordu. Tabii ki kalabiliriz. Memnuniyetle, isteyenlere ara ara kullandığım e-mail adresimi vereceğim ancak hızlı yanıtlar alabileceğiniz konusunda size söz veremem. İletişimin ne kadar fazla yolu olursa bu tür şeylerden o kadar uzaklaşıyorum. 

Benim için hayat ağır ve istikrarlı bir ahenge sahip, muhtemelen çalışmalarıma da yansımıştır bu durum. Fikirlerimi olabilecek en az sözcükle ifade etmeye çalışıyorum. Yerimi bulma, köşeme çekilme, kendimi kargaşadan soyutlama, hiçlik, geçersizlik için arzularımı yerine getirmeye çalışma hedeflerini koydum kendime. Her filmimi son filmimmiş gibi ele alıyorum. Genç yönetmenlerin çoğu tekerleği yeniden icat etmek istiyor. Çoğu başarısızlığa uğruyor ancak yine de haklarını teslim etmeliyiz. Kim hırsı olmayan insanlarla olmak ister ki? Bir dostum neyse ki filmlerim kadar sıkıcı olmadığımı söylemişti bir gün.

@

Yaşam uzun bir derstir, geçirdiğimiz bu hafta ise sonsuza dek tırmanacağınız o heyecan dolu öğrenme yolunda yalnızca küçük bir bölüm. Umarım burada beraber geçirdiğimiz zamanı derinlemesine düşünür ve geçtiğimiz birkaç gün içinde oluşturulmuş olan o gayreti bir şekilde kullanırsınız. Aslına bakarsanız bunu yapmak sizin vazifeniz. En nihayetinde, cesaret ve ihtiras sanatın yaşam kaynağıdır, bu yüzden çalışmalarınızın özünün tehlikeli olacağının farkına varın. O yangının sönmesine katiyen müsaade etmeyin. Bırakın daima içinizde yansın ve kimsenin size ne yapmanız gerektiğini söylemesine izin vermeyin! Bu haftanın başında, yönetmenliğin çocuksu niteliklerinden, çocukken sahip olduğumuz ruhun yaşlandıkça yitip gitmesinden bahsetmiştim. Aslına bakarsanız yaş aldıkça daha çok değil daha az biliyoruz. İhtiraslarımız itinayla yatışıyor ve geleceğe dair endişelerimiz esas meşgalemiz hâline geliyor. Bu yüzden gençliğinize olabildiğince sarılın. Atılgan olun. Sinema, sürekli olarak yenilendiği için hayatta kalıyor. Yönetmen olarak sorumluluğunuz çok çalışmak, deneyimlemek, yeni istikametlerde keşfe çıkmak. Alışkanlıklarınızın dışına çıkın. Kuralları yıkın. Her gün dünyaya yeni bir gözle bakın. Gözlerinizi açın. Vazifeniz ışık tutmak, bu yüzden gündelik olanı farklı bir bakışla görmemizi sağlayacak şekilde yeni yollarla çekin. Gelecek bekliyor. Yönetmenlik açısından, yeni gelen her kişi aynı sevinçlerle aynı sorun ve hazlarla mücadele ediyor. Bu yüzden yekvücut olun ve her seyi paylaşın. Yeryüzünde anlatacak bir hikâyesi olmayan tek bir kimse dahi yoktur.


Abbas Kiyarüstemi
ile 
Sinema Dersleri

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...