Ana içeriğe atla

Kasaba Dolmuşları

“En güzeli, yol yürüyüş öğretir
Dostum, eskimeyen arkadaşım”

Gülten Akın


Herkes beni bir demiryolu aşığı sanıyor ama gerçek öyle değil. Babam, otuz yıla yakın bir zaman hep aynı tren istasyonunda yol işçisi olarak çalıştı. Ama bir gün bile başka bir istasyona tayin olmaktan söz ettiğini hatırlamıyorum. İşinden yana mutlu olduğu söylenemezdi. Bir drezinanın güç bela ilerlediği güzergahta hemen hemen her gün demiryolunu onarmak sanıldığı kadar kolay değildi çünkü. Kar, demiryolunu kapardı, onu çağırırlardı. Gider, günlerce eve dönmezdi. Üzerinde kardan sırılsıklam olmuş elbiseleriyle eve geldiğinde buğular yükselirdi gövdesinden. Kimse ona yaklaşamazdı ama sabah hiçbir şey olmamış gibi yine yola düşeceğini adımız gibi bilirdik. Güneş, rayları gevşetip kaza ihtimali belirince yola çıkardı arkadaşlarıyla beraber. Yaz sıcağında gevşeyen rayları onarıp eve dönerdi akşamları. Erken uyuyup sabah karanlığında yola düşerdi sefer taslarıyla. Eğer nöbeti yoksa, yalnızca hafta sonları görünen bir babanın suretiyle açılan bir çocukluktan geriye, bana demiryolları kaldı.

Demiryolcu ailelerine ücretsiz seyahat yapma hakkı veren permiler sayesinde yılda iki kez tüm aile trene atlayıp uzaklara giderdik. Permilere dönüş tarihi yazıldığı için fazladan bir gün bile kalmazdık uzaklarda. Babam, çok sonra yaşlanıp emekli olduğunda dahi bu zorunluluğu değiştirmedi. Trenler, otobüslerin hızına yetişemiyordu. Bu yüzden artık otobüsle gidiyorduk uzaklara. Ama gittiğimiz yerde, daha otobüsten iner inmez dönüş biletini alıyordu babam. Ne kadar uzağa giderse gitsin herkes eve dönmeliydi sonuçta. Eve dönmenin belirli bir tarihi olmalıydı ona göre. Ev, kendisinden fazlaca uzağa gideni affetmeyebilirdi çünkü. Bu yüzden kasabaya, yeksenak zamana ve aşina olduğumuz yüzlere dönerdik her seferinde. Bütün ağabeylerim birer birer evden uzaklaşıp gittiğinde evin en küçük oğlu olan bana bir evin ağırlığı kaldı.

Böylesini hayal etmemiştim şüphesiz ama bütün ömrüm (bir iki yıllık bir Ankara macerasını saymazsam) tıpkı babam gibi hep aynı kasabada geçti. Ne kadar gitmek istesem de daha fazla uzağa kaçamadım anlaşılan. Üç beş yılda bir tayin vakti geldiğinde, ancak aynı kasabanın başka bir köyüne gidebildim. Her seferinde şehre biraz daha yaklaşsam da, iyi bildiğim, huzur veren köylere yakın durmak bana daha iyi bir fikir gibi geldi. Orada, dağların yanı başında çocuklarla bir alfabenin harfleri arasında oyalanmak daha isabetli bir seçimdi belki de. Pek çoğu tıpkı benim gibi hep orada, o kasabada, o köyde kalacak çocuklarla zamanı saydım. Zamanın tıpkı yol gibi ölçülen bir şey olmadığını ise ancak yıllar sonra anladım.

On üç yıl boyunca her gün beni şehirden köyüme götürecek kasaba dolmuşlarına binerken, her sabah yeni bir şey göreceğim duygusuyla gözümü açıp yola baktım. Hiçbir şey değişmiyordu o bir saatlik yolda. Evler, köprüler, dağ başında yayılmış koyunlar, tepelerde gelişi güzel kurulmuş köyler, her gün iki defa geçtiğimiz tarihi köprü, yıkık çiftlikler, yol kontrolü yapan askerler olması gereken yerdeydi sürekli. Zamanın geçtiğini saatler yardımıyla değil, dışarıda mevsime göre değişen tarlalar, ağaçların dökülüp yeniden yeşillenen yaprakları, toprağın renk değiştirmesinden anlayabiliyordu insan sadece. Gözümü dışarıdaki zamandan alıp dolmuşun içindeki zamana çevirdiğimde, beni kasabadaki başka bir dolmuşa aktaracak arabanın durakta ileri geri sallanır halde beklediğini görürüm çoğunlukta.

Dolmuşları, diğer ulaşım imkânlarından ayıran en temel özellik belirli bir zaman sıkıntısının olmamasıdır belki de. Şoförün insafı ve sayısı bin türlü hileyle arttırılmış koltuk sayısı belirler hareket saatini. Adı üzerindedir zaten, dolmayana kadar hareket etmez dolmuş. On yedi yolcu mutlaka tamamlanmalıdır. Bu yüzden on yedinci yolcuyu alıncaya kadar durakta ileri geri sallanan dolmuşun homurtusuna her sabah yolcuların hoşnutsuzluğu da eklenir ister istemez. Kasabada oturmak yerine her gün şehre gidiş geliş yapan yabancı memur ve kasabalılardan oluşan yolcular işe geç kalacak olmanın kızgınlığıyla oturdukları koltukta sağa sola dönerler habire. Bir türlü hareket etmeyen dolmuştan inip başka bir dolmuşa binecekmiş gibi yaparlar. Kimi parasını geri ister, kimi de dolu halde gelen başka bir dolmuşa koşturur telaşla. Ama taktiklerin hiçbiri işe yaramaz. Dolmuş şoförleri müşterilerini oyalayıp biraz daha zaman kazanmak için arabayı hareket edecekmiş gibi ikide bir hareket ettirip yeniden eski yerine geri döner. Dışarıdan, yaz kış güneşte kaldığı için kararan ve bu yüzden herkesin Arap diye seslendiği “ç” özürlü durak simsarının sesi duyulur: “Geş bin Ergani! Geş bin Ergani!” Yine de öyle kolay kolay hareket etmez dolmuş. Pencereler aralanır, tütünler sarılır, dizlere vurulup teyip yuvasına sokulan kasetten içli türküler yükselir, şoför mahallinin üzerindeki Yılmaz Güney fotoğrafıyla göz göze gelinir, dolmuşun orasına burasına yazılmış özlü sözler bir kez daha hatim edilir, kızgınlıkla bekleyen gözler dikiz aynasında birbirini süzer, şoförden korkan yolcular gözlerine kestirdikleri Arap’a çıkışır, ama on yedinci yolcu henüz gelmediği için bir türlü hareket etmez dolmuş. Kasaba dolmuşları gitmeye değil, aksine hep kalmaya ayarlıdır sanki.

Çok sonra, bahşişini alan Arap’ın bir işaretiyle yola koyulan dolmuştaki yolcuları bu kez başka bir sıkıntı basar. Ya çok hızlı gider dolmuş, ya da çok yavaş. İkisine de itirazı vardır yolcuların. Dolmuş şoförü kimseyi memnun edemeyeceğini bile bile bir vitesten öbürüne geçer. Bir türlü bitmeyen para alışverişi, yolda inip binenlerin yol açtığı zaman kaybı, koltuk sayısı yetmediği için aradaki taburelerde oturan yolcuların bitmeyen homurtusu, virajlarda birbirine değen omuzlar, birbirlerini gizli gizli süzen kadın ve erkek öğretmenler, bir türlü gelmeyen para üstü, içeriye dolan rüzgâr, içeriyi basan sıcak, gelen şikayetlerin oranına göre açılıp kapanan camlar, bir zaman sonra herkesin başını dışarı çevirip zamanı saydığı vakitler peş peşe akmaya başlar.

On üç yıldır hemen hemen her sabah yaşadığım bu türden sahneler zamanla belki de bir tür keyife dönüştü benim için. Koltuklar kesin çizgilerle ayrılmamıştır henüz. Hem fiziki hem de ruhsal temas hâlâ mümkündür dolmuşlarda. Bu yüzden hemen hemen her sabah yepyeni bir hikâye dinlersiniz yol arkadaşlarınızdan. Bu kimi zaman mecburcu bir öğretmen, kimi zaman şehre yakınlarını ziyarete gelmiş bir köylü ya da elindeki ilaçlarla hastaneden dönen ve gelininden şikayet eden yaşlı bir kadın olur. Sanki en mahrem hikayeler bir yolculuk için saklanmış ve bir daha görüşülmeyecek bir yol arkadaşına anlatılmak için beklemiştir onca zaman. Gündelik koşuşturmalardan hastalıklara, önemli tarihsel bilgilerden bitip tükenmek bilmeyen anılara kadar hemen hemen her bilgi, “nerelisin?” sorusunun akabinde peş peşe akmaya başlar yolda. Hemen yanınızdaki koltuğa oturup hikâyesini anlatmaya başlar size yol arkadaşınız.

“Küçüktüm,” der Hacı Amca, “bizim bir yakınımızın bir derdi vardı ama anlatmazdı kimseye. Tehcirden sağ kurtulduğunu bilirdik ama doğrusunu ondan dinlemek isterdik hep. Anlatmazdı. Sıkıştırırdık onu. Minderindeki yerini değiştirmeden başını pencereye çevirir, herkes ölürken kendisinin nasıl olup da sağ kaldığını sorardık ona. Önce yüzüme tükürün sonra anlatayım, derdi bize kadın.” Hacı Amca, arada bir uyuklayıp hikayesine devam eder. İşaret parmağıyla ikide bir kolunuza dokunup nasihatler verir: “Hacca git,” der, “oruç tut. Bu dünya dört günlük.” Üç günlük olması gereken dünyaya eklenen bir günün hesabını bile soramazsınız. Yolda anlatılan her şey doğrudur çünkü. Hemen arkanızdaki koltukta, ucunu kaçırdığınız başka bir hikayenin ancak kuyruğuna yetişirsiniz ancak: “Yoksulluğun kokusu kırk yıl geçmez. Böyle işte adamın hikâyesinin özeti.” Daha ötede, yeşillenmeye başlayan buğday tarlalarına bakan bir köylü, biraz daha yağmur yağması için dua eder Allah’a. Yaşlılar sohbet etmek için türlü bahaneler arar yolda. Biri “kaç yaşındasın amca?” diye sorar. “Yetmiş dört yaşındayım. On üç kez ameliyat oldum,” der yaşlı bir amca. Belli ki yol boyu anlatılacak çok hikâye vardır daha. Bütün ameliyatlar sırasıyla anlatılacaktır uzun yolda. Yol arkadaşı olmanın kendince bir hukuku vardır çünkü. Mecburcu bir öğretmen sıkılıp kravatını gevşetir. Arama noktasına yaklaşınca herkes gayri ihtiyari bir biçimde kimliğini çıkarır. Arada bir sigara yakıp külünü pencereden savuran şoför, teypteki Kürtçe kasedi çıkarıp yenisini takar. Dolmuşun içindeki dil değişir. Arama noktasına giren dolmuşu ter basar her seferinde. Genç bir asker yolcuların pörsümüş kimliklerini alıp kulübede bekleyen komutanına uzatır. Çaktırmadan şafak sorulur askere. Şafak karanlıktır daha. Kimlikler geri verilip tüm yolcular sağ salim yoluna devam eder. Köyüne dönen bir üniversite öğrencisi, okuduğu romanı telaşla açıp az önce kaldığı yerden devam eder kitaba:

“Eskiden her yer bu kadar uzak değilmiş. Gitmek istediğin yer neresi olursa olsun çabucak gidermişsin. Gidilmek istenen mesafe saatler değil, günlerle tayin edildiği için kimsenin aklından zamanı ölçmek geçmez, bunun için telaş etmezmiş. O zamanlar kimse varacağı yer için dertlenmezmiş açıkçası. Yolda geçen zaman da varılan yere dâhil edilir, o yol boyunca yaşananlar varılacak yerin, yapılacak işin, görülecek hesabın bir parçası sayılırmış. O yüzden de, eskiler bizden çok daha geç varsalar da uzağa, bizim kadar söylenmezmiş. Günler orda burada geçer, dağlar birbiri ardınca devrilir, insanların üzerine onlarca güneş doğup batar, ayaklar çoğu zaman gideceği yeri şaşırır da kimse dönüp arkasına bakmazmış. Aslolan yol değil, yolda geçen zamanmış çünkü.

Yolun sağına soluna dağılmış lastik parçaları, güneşte solmuş reklam panoları, kimse ona trafik kurallarını öğretmediği için karşıdan karşıya geçememiş bir köpeğin leşi, otobüslerin yol kenarına döktüğü çöpler, rüzgârda savrulan boş poşetler, oraya buraya savrulan çalılar, eski benzin istasyonları, yıkık halde bekleyen hayvan çiftlikleri, kurşunlanmış trafik işaretleri, bozuk harflerle yazılmış tamirci tabelaları, sulanmadığı için kuruyan fidanlar, yol kenarında boş bir dolmuş bekleyen köylüler, gelişi güzel inşa edilen barakalarda mevsimine göre domates veya karpuz satan çocuklar, tarlalarda çalışan köylüler, sağda solda kaza yapmış araçlar, yola saçılan cam parçaları, öndeki dolmuşu geçmeye çalışan şoföre çıkışan yolcularla yol her gün biraz daha uzar ama yine de vazgeçemem bu koşturmadan.

Hemen hemen her sabah aynı cümleyle uyarırım dolmuş şoförünü: “Köy yolunda inecek var!” Sabah karanlığında kasabaya peynir ve yoğurt taşıdıktan sonra, geri dönüp hepsini başka başka köylere dağıtacak öğretmenleri alacak olan köy dolmuşunu beklerim yol kenarında. Adını bilmediğim bir kuş uzun uzun öter. Kuru otların hışırtısı duyulur peşinden. Hiç kimse yoktur sanki dünya üzerinde. Yalnızca kuşun ötüşü ve otlar. İleride bir hemzemin geçit vardır. Demiryolu ile karayolu birbirine kötü kötü bakar ama yolları kesişmiştir bir kere. Az ileride askeri bir konvoy durur. Askerler telaşla araçlardan inip yol kenarında elleri tetikte bekler hep. Sabırsız bir mayın arama köpeği burnunu yerlerde gezdirip bir şeyler arar. Heyecanla yolun altındaki menfeze girip çıkar. Bir şey bulamayınca geri dönüp askeri araca tırmanır köpek. Askerler köpeğin başını okşayıp yola devam eder. Karayolundan karpuz yükü kamyonlar geçer. Otobüsler uzaklara yolcu taşır. Dönüp bakarlar yol kenarında elinde çantasıyla bekleyen öğretmene. Daha gözlerini bile doğru dürüst açamayan öğretmenlerin doluştuğu köy dolmuşu her sabah olduğu gibi geç kalır yine. Yoğurt, peynir, hasta hayvanlar veya satılmak için pazara götürülen tavukları kasabaya bırakıp geri dönen köy dolmuşu hemzemin geçidi geçip önümde durur. Peynir suyu sinmiş tozlu koltuklardan birine kurulup dışarı bakarım. Dolmuş, “sıkılgan bir dağı” aşıp köy yoluna sapar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...