Ana içeriğe atla

ESKİ DÜZEN GERİ GELMEYECEK YASINI TUTMAMALIYIZ.

Kanada Başbakanı Mark Carney’den Davos’ta küresel sisteme eleştiriler:“Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir. Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.”

Bugün, dünya düzenindeki kopuştan, “güzel bir hikâyenin” bitişinden ve büyük güçler arasındaki jeopolitiğin artık hiçbir sınıra tabi olmadığı acımasız bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim.
Ama aynı zamanda şunu da savunuyorum: Kanada gibi orta ölçekli güçler çaresiz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerlerimizi yansıtan yeni bir düzen kurma kapasitesine sahiptirler.

Daha az güçlü olanların gücü, dürüstlükle başlar.

Neredeyse her gün, büyük güç rekabeti çağında yaşadığımızı hatırlatıyoruz kendimize. Kurallara dayalı düzenin aşındığını. Güçlülerin istediklerini yaptığını, zayıflarınsa katlanmak zorunda kaldığını.
Thukydides’in bu sözü kaçınılmaz gibi sunuluyor – uluslararası ilişkilerin “doğal mantığının” yeniden sahneye çıkışı gibi. Ve bu mantık karşısında ülkelerde güçlü bir eğilim doğuyor: uyum sağlamak, sorun çıkarmamak, itaatin güvenlik satın alacağını ummak.

Satın almayacak.

Peki, seçeneklerimiz neler?

1978’de Çek muhalif Václav Havel –sonradan cumhurbaşkanı olacak– “Güçsüzlerin Gücü” adlı bir deneme yazdı. Şu basit soruyu sordu: Komünist sistem kendini nasıl ayakta tutuyordu?
Cevabına bir manavla başladı. Bu dükkân sahibi her sabah vitrinine bir tabela asıyordu: “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” Buna inanmıyordu. Kimse inanmıyordu. Ama yine de asıyordu – sorun çıkmaması için, uyum sinyali vermek için, hayatını kolaylaştırmak için. Ve her sokaktaki her dükkân sahibi aynı şeyi yaptığı için sistem sürüyordu.

Sadece şiddetle değil, sıradan insanların içten içe yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılmasıyla ayakta kalıyordu.

Havel buna “yalan içinde yaşamak” diyordu. Sistemin gücü hakikatinden değil, herkesin doğruymuş gibi davranmaya razı olmasından geliyordu. Kırılganlığı da aynı yerden doğuyordu: bir kişi bile bu oyunu bıraksa –manav tabelayı indirse– yanılsama çatlamaya başlıyordu.

Dostlar, şirketlerin ve ülkelerin tabelalarını indirme zamanı geldi.

On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, “kurallara dayalı uluslararası düzen” dediğimiz yapı sayesinde refah içinde yaşadı. Kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden yararlandık. Onun koruması altında değer temelli dış politikalar izleyebildik.

Bu düzen hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlülerin işine geldiğinde kendilerini muaf tuttuğunu. Ticaret kurallarının asimetrik uygulandığını. Uluslararası hukukun, suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertlikte işletildiğini.
Ama bu kurgu işe yarıyordu ve özellikle Amerikan hegemonyası kamusal mallar sağlıyordu: açık deniz yolları, istikrarlı bir finans sistemi, kolektif güvenlik ve uyuşmazlıkları çözmeye yarayan çerçeveler.

Biz de tabelayı cama astık. Ritüellere katıldık. Söylemle gerçeklik arasındaki farkları büyük ölçüde görmezden geldik.

Bu pazarlık artık işlemiyor.

Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz.

Son yirmi yılda finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarında yaşanan krizler aşırı küresel bütünleşmenin risklerini çıplak biçimde ortaya koydu.
Daha yakın dönemde büyük güçler ekonomik bütünleşmeyi silah gibi kullanmaya başladı. Gümrük vergileri baskı aracı oldu. Finansal altyapı zorlama aracına dönüştü. Tedarik zincirleri istismar edilecek zafiyetler haline geldi.

Bütünleşme sizi bağımlı kılan bir şeye dönüştüğünde, “karşılıklı fayda” yalanının içinde yaşayamazsınız.

Orta ölçekli güçlerin dayandığı çok taraflı kurumlar –DTÖ, BM, COP, yani kolektif sorun çözme mimarisi– tehdit altında.

Bu yüzden birçok ülke aynı sonuca varıyor: Enerjide, gıdada, kritik madenlerde, finansta ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik geliştirmeliler.
Bu dürtü anlaşılır. Kendini besleyemeyen, enerjisini sağlayamayan, kendini savunamayan bir ülkenin pek seçeneği yoktur. Kurallar sizi korumuyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.

Ama bunun nereye götürdüğünü de açık gözle görelim. Kalelerle dolu bir dünya daha yoksul, daha kırılgan ve daha sürdürülemez olur.
Bir başka gerçek daha var: Büyük güçler kurallar ve değerler iddiasından bile vazgeçip sadece güç ve çıkar peşine düşerse, “işlemcilik”ten sağlanan kazançları sürekli tekrar etmek zorlaşır. Hegemonlar ilişkilerini sonsuza kadar paraya çeviremez.

Müttefikler belirsizliğe karşı çeşitlenir, sigorta alır, seçenek artırır. Bu, egemenliği yeniden kurar – bir zamanlar kurallara dayanan egemenliği, artık baskıya dayanabilme kapasitesine bağlar.

Bu klasik risk yönetiminin bir bedeli var. Ama stratejik özerkliğin, egemenliğin maliyeti paylaşılabilir. Dayanıklılığa kolektif yatırımlar, herkesin kendi kalesini kurmasından ucuzdur. Ortak standartlar parçalanmayı azaltır. Tamamlayıcılıklar herkes için kazançtır.

Orta güçler için soru, bu yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlamamak değildir. Sağlamak zorundayız. Soru, bunu sadece duvarları yükselterek mi yapacağız, yoksa daha iddialı bir şey mi deneyeceğiz?

Kanada uyanma çağrısını ilk duyanlardan biri oldu ve stratejik duruşunu kökten değiştirdi.
Kanadalılar, coğrafyamızın ve ittifaklarımızın otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığı eski rahat varsayımın artık geçerli olmadığını biliyor.

Yeni yaklaşımımız, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın dediği gibi “değer temelli realizm”dir – ya da başka bir deyişle, ilkeli ve pragmatik olmayı hedefliyoruz.
Egemenlik ve toprak bütünlüğü, BM Şartı’yla uyumlu olmadıkça güç kullanımının yasaklanması, insan haklarına saygı gibi temel değerlere bağlılıkta ilkeliyiz.
Ama aynı zamanda pragmatiğiz: ilerlemenin çoğu zaman kademeli olduğunu, çıkarların ayrıştığını, her ortağın değerlerimizi paylaşmadığını biliyoruz. Gözümüz açık biçimde, stratejik olarak geniş bir angajman içindeyiz. Dünyayı olduğu haliyle karşılıyoruz, olmasını dilediğimiz haliyle beklemiyoruz.

Kanada ilişkilerini, derinlikleri değerlerimizi yansıtacak şekilde ayarlıyor. Dünya düzeninin akışkanlığı, bunun doğurduğu riskler ve gelecekte ne olacağının önemi nedeniyle, etkimizi azami kılmak için geniş angajmanı önceliyoruz.
Artık sadece değerlerimizin gücüne değil, gücümüzün değerine de yaslanıyoruz.

Bu gücü içeride inşa ediyoruz.
Hükümetim göreve geldiğinden beri gelir, sermaye kazancı ve yatırımlar üzerindeki vergileri düşürdük; eyaletler arası ticaretteki tüm federal engelleri kaldırdık; enerji, yapay zekâ, kritik madenler, yeni ticaret koridorları ve daha fazlasına bir trilyon dolarlık yatırımı hızlandırdık.
On yılın sonuna kadar savunma harcamalarımızı iki katına çıkarıyoruz ve bunu yerli sanayimizi güçlendirecek şekilde yapıyoruz.

Dışarıda hızla çeşitleniyoruz. Avrupa Birliği ile kapsamlı bir stratejik ortaklık kurduk, Avrupa’nın savunma tedarik düzenlemesi SAFE’e katıldık.
Son altı ayda dört kıtada on iki ticaret ve güvenlik anlaşması imzaladık.
Son günlerde Çin ve Katar’la yeni stratejik ortaklıklar kurduk.
Hindistan, ASEAN, Tayland, Filipinler ve Mercosur’la serbest ticaret anlaşmaları müzakere ediyoruz.

Küresel sorunlara çözüm için “değişken geometri” izliyoruz: farklı konular için, ortak değer ve çıkarlara göre farklı koalisyonlar.
Ukrayna konusunda “Gönüllüler Koalisyonu”nun çekirdek üyesiyiz ve kişi başına düşen katkıda en büyük destekçilerden biriyiz.
Arktik egemenliği konusunda Grönland ve Danimarka’nın yanındayız, Grönland’ın geleceğini belirleme hakkını tamamen destekliyoruz. NATO’nun 5. Maddesine bağlılığımız sarsılmaz.
Kuzey ve batı kanatlarını güçlendirmek için NATO müttefiklerimizle (Nordik-Baltık 8 dahil) çalışıyoruz; ufuk ötesi radarlar, denizaltılar, uçaklar ve sahadaki askerlerle tarihte görülmemiş yatırımlar yapıyoruz. Kanada, Grönland üzerinden uygulanan tarifelere karşıdır ve Arktik’in güvenliği ve refahı için odaklı görüşmeleri savunur.
Çok taraflı ticarette, Trans-Pasifik Ortaklığı ile Avrupa Birliği arasında köprü kurarak 1,5 milyarlık yeni bir ticaret bloğu yaratmayı savunuyoruz.
Kritik madenlerde, arzın tek elde toplanmasından çıkmak için G7 merkezli “alıcı kulüpleri” kuruyoruz.
Yapay zekâda, hegemonlar ve dev teknoloji şirketleri arasında seçim yapmaya zorlanmamak için benzer düşünen demokrasilerle iş birliği yapıyoruz.

Bu safça bir çok taraflılık değil. Kurumlara yaslanan bir yaklaşım da değil. İşe yarayan koalisyonları, konu konu, yeterince ortak zemini olan ortaklarla kurmaktır.
Ve ticaret, yatırım, kültür alanlarında gelecekteki sınamalar için başvurabileceğimiz yoğun bir bağlantı ağı örmektir.

Orta güçler birlikte hareket etmek zorunda, çünkü masada değilsek menüdeyiz.
Büyük güçler tek başına gidebilir. Pazar büyüklükleri, askerî kapasiteleri, dayatma güçleri vardır. Orta güçlerin yoktur. Ama bir hegemonla sadece ikili pazarlık yaptığımızda, zayıflıktan pazarlık yaparız. Sunulanı kabul ederiz. Birbirimizle en uyumlu olma yarışına gireriz.

Bu egemenlik değildir. Boyun eğmeyi kabul ederken egemenlik performansı sergilemektir.

Büyük güç rekabeti dünyasında aradaki ülkelerin seçimi vardır: ya birbirleriyle gözde olma yarışı yapacaklar ya da etki yaratacak üçüncü bir yolu birlikte kuracaklar.
Sert gücün yükselişi bizi şuna kör etmemeli: meşruiyetin, bütünlüğün ve kuralların gücü –eğer birlikte kullanırsak– güçlü kalacaktır.

Bu da beni yeniden Havel’e getiriyor.
Orta güçler için “hakikat içinde yaşamak” ne demektir?

Gerçeği adlandırmak demektir. “Kurallara dayalı uluslararası düzen” hâlâ anlatıldığı gibi işliyormuş gibi konuşmayı bırakmak.
Adını koyalım: En güçlülerin ekonomik bütünleşmeyi baskı aracı olarak kullandığı, giderek sertleşen bir büyük güç rekabeti sistemi.

Tutarlı davranmak demektir. Aynı standartları dostlara da rakiplere de uygulamak. Bir yönden gelen ekonomik zorlamayı eleştirip, ötekinden gelince susarsak tabelayı camda tutuyoruz demektir.
İnandığımız şeyi inşa etmek demektir. Eski düzenin geri gelmesini beklemek yerine, anlatıldığı gibi işleyen kurumlar ve anlaşmalar kurmak.
Ve baskıyı mümkün kılan kaldıraçları azaltmak demektir. Güçlü bir iç ekonomi her hükümetin önceliği olmalıdır. Uluslararası çeşitlenme sadece ekonomik akılcılık değil; dürüst dış politikanın maddi temelidir. Ülkeler, misillemeye açıklarını azaltarak ilkeli duruş hakkını kazanır.

Kanada, dünyanın istediği şeye sahip. Bir enerji süper gücüyüz. Devasa kritik maden rezervlerimiz var. Dünyanın en eğitimli nüfusuna sahibiz. Emeklilik fonlarımız dünyanın en büyük ve en sofistike fonları arasında. Sermayemiz, yeteneğimiz ve kararlı hareket edebilecek mali kapasiteye sahip bir devletimiz var.
Ve başkalarının özendiği değerlere sahibiz.

Kanada, işleyen çoğulcu bir toplumdur. Kamusal alanımız gürültülü, çeşitli ve özgürdür. Kanadalılar sürdürülebilirliğe bağlıdır.
Kaotik bir dünyada istikrarlı, güvenilir bir ortağız – uzun vadeli ilişkiler kuran ve onlara değer veren bir ortak.

Kanada’nın bir şeyi daha var: olup biteni görme ve buna göre hareket etme iradesi.
Bu kopuşun uyumdan fazlasını gerektirdiğini biliyoruz. Dünyayı olduğu gibi dürüstçe görmeyi gerektiriyor.

Tabelayı camdan indiriyoruz.

Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir.
Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.

Bu, kaleler dünyasından en çok kaybedecek ve gerçek iş birliği dünyasından en çok kazanacak olan orta güçlerin görevidir.
Güçlülerin gücü var. Ama bizim de bir şeyimiz var: rol yapmayı bırakma, gerçeği adlandırma, içeride gücümüzü inşa etme ve birlikte hareket etme kapasitesi.

Kanada’nın yolu budur. Açıkça ve özgüvenle bunu seçiyoruz.
Ve bu yol, bizimle birlikte yürümeye istekli her ülkeye açıktır.

Mark Carney
Kanada Başbakanı 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Aç Kollarını

       "Tutunamıyorum Tanrım affet,          Kadınların saçları dökülüyor." Bir şehrin ölümünü görüyorum Upuzun elbisesini giyinmiş ışıklar. Büyük reklam panolarında masallar Upuzun bir rüyaya dalıyorum. Ah Dünya! Uzak bir resim gibi karşımda karanlık, Sisli bir şehir. Yüzler... Ve yüzlerde gölgeler Bana bakan bir genç kız; Kim bilir hangi çılgın ihtirası saklıyor gülüşünde? Şeytan! İki adım ötesinde Eteklerini kaldırıyor kadının Karşımda ışıksız bir şehir... Çok değil... Daha uzaklarda Başka bir şehir... Oda biliyor beni Bu yüzden burada oturmuşum Alçak bir baş ağrısı arasında Tozlu hatıra katmanları Işıklar kaldırıyor bulutları. Gökyüzünde bir kuş Cebrail Kutsanmış bir tebessüm bırakıyor omuzlarıma Kutsa beni Nova! Bunu sende istiyorsun. Sabah, öğle ve akşam Şehirde ap-ayrı zaman Dudakların kapanık bir ah! Şimdi şehirlere veda... Dağ, dağ ardımda Bıraktım evimi Ve sevgilimi uzaklarda Kadere teslim...

Fırtına Habercisinin Türküsü

Rüzgâr, beyaz denizin geniş düzlüğü üzerinde kara bulutları topluyor Deniz ve bulutlar arasında, gururla açılmış bir kanat uçuyor Fırtına habercisi sanki siyah bir şimşek gibi Bazen bir kanadı dalgalara değmiş, bazen de bulutlara doğru atılmış bir ok gibi Fırtına habercisi haykırıyor Bulut ise mutlulukla kuşun korkusuz çığlığını dinliyor Bu sesin içerisinde, fırtınanın sesi, gazabın gücü ve hevesin kıvılcımı vardır Bulutlar bu çığlığın içindeki galibiyete olan tam inancın sesini dinliyorlardır Dalgıç kuşları da fırtınanın önünde inliyorlar Denizin üzerinde sakinlik için kanat çırpıyorlar Kendi korkularını ise suyun derinliklerine gizlemeye hazırdırlar Yaşamın tadından habersiz inliyor [bu] dalgıç kuşları Gök gürültüsünün gümbürtüsü korkutuyor onları Aptal penguense semirmiş vücudunu korkarak gizliyor kayalıklarda Sadece gururlu fırtına habercisidir Özgürce ve cesaretle uçar kabarmış denizin yukarısında Daha da kararmış ve ağırlaşmış bulutlar alçalıyor denize doğru Dalgalarsa şarkı söyl...

EĞER UZAKTAN

Eğer uzaktan, artık ayrıldığımıza göre,  Hâlâ tanıyabiliyorsan beni, ve geçmiş,  Sen, ey acılarımın ortağı! Bugün de Anlatabiliyorsa sana benden iyi bir şeyler, Söyle, nasıl bekliyor olabilir seni sevgilin? Korkunç ve karanlık zamanların ardından  Birbirimizi bulduğumuz o bahçelerde,  Burada, kutsal bir ilkülkenin nehirlerinde? Söylemeliyim, iyi bir şeyler vardı  Bakışlarında, uzaklarda bir kez daha Neşeyle etrafına bakındığında, gittikçe İçine kapanan insan, karanlık Görünüşlü. Nasıl akıp gitmişti saatler,  Ne sessizdi ruhum, böylesine  Ayrı oluşum karşısında! Evet!  Senindim, itiraf etmiştim sonunda. Evet! Nasıl bilinen her şeyi  Bana hatırlatıp yazmak istiyorsan  Mektuplarda, benim de aynıdır dileğim, Hepsini söylemek, geçmiş ne varsa İlkbahar mıydı? Yoksa yaz mı? Bülbül  Tatlı şarkısıyla yaşıyordu uzak olmayan  Çalılıklardaki kuşlarla birlikte  Ve kuşatılmıştık ağaçların kokularıyla. Işıklı patikalar, kısa otlar, üstün...

Şiir ile Ankara

İstanbul'un kapısı hala Haydarpaşa'dır. Bir şehir nereye kapı açar, bir şehrin neresinde kapı açılır diye aklınıza getiriyorsanız, Haydarpaşa'da akrar kılmanız kaçınılmaz olacaktır. Trenden inersiniz, gar binasından geçersiniz ve merdivenlerde bir an durup bakarsınız, işte o an kapıda geçtiğiniz andır, size uzaktan baka biri, bu şehre kaçıncı kez geldiğinizi, kaçıncı kez o kapının hayatınızın bir sınırı olarak ardınızdan kapandığını anlayabilir. O kapının ardında birçok şehir duruyorsa da, onların arasında biri var ki, bu şehre kaptırdıklarınızı kolay kolay geri alamaz. Fakat kahrından da yıkılmaz, bir anne gibi kızlarını ve oğullarını gurbete göndererek yaşayacağını bilir, bağrına taş basar, oturur. Ankara Ankara Güzel Ankara dedikleri o anne şehridir, şehirlerin annesidir. İstanbul'la yarışı baştan kaybetmiştir demek ona haksızlık olur. Ankara, yerini bilen şehirlerin başında gelir. Ankara'nın İstanbul'la bilinen hiçbir mes'elesi yoktur, mes...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

''Bazı insanlar, insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içeride tutmak için.''

Fences 2016 Çitler ''Bazı insanlar, insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içeride tutmak için.'' Jim Bono (  Stephen McKinley Henderson  ) Fences  ( Çitler ),  August Wilson 'un Pulitzer ve Tony ödüllü aynı adlı oyunundan beyazperdeye uyarlanan,  August Wilson 'un senaristliğini yaptığı,  Denzel Washington 'un yönetmenliğini üstlendiği, kadrosunda: Troy Maxson rolüyle  Denzel Washington , Rose Maxson rolüyle  Viola Davis , Lyons rolüyle  Russell Hornsby , Cory rolüyle  Jovan Adepo , Gabriel rolüyle  Mykelti Williamson , Jim Bono rolüyle  Stephen McKinley Henderson , Raynell rolüyle  Saniyya Sydney , Deputy Commissioner rolüyle  Christopher Mele , Troy's Father (Troy'un Babası) rolüyle  Toussaint Raphael Abessolo , Troy's Boss (Troy'un Patronu) rolüyle  John W. Iwanonkiw , Evangelist Preacher (Evangelist Vaiz) rolüyle  Lesley Boone  ve Garbage...

Fener Taşıyan Kör

Bir kapı açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan. Susmaya talip olan akıl anahtarıyla kilitlemiyorsa dilini, düşünce penceresinde ışık ne arar! Yolcu atını bağlasın o halde, alınacak çok mesafe var. Dinlenen bir atın yol almadığını kim söylemiş! Kim söylemiş elinde fenerle bir gece vakti yürüyen körün hikâyesini? Değerli bir malı alacak kadar paran varsa kulak kesil. Zira pahalı malı ucuza satmaz Molla Câmî: “Körün biri simsiyah bir gecede elinde fener ve omzunda testi yürürken, boşboğazın biri yanına yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey nâdân! Senin için geceyle gündüz birdir. Karanlıkla aydınlık arasında bir fark yoktur gözünde. Fenerin ne faydası olur sana o halde!’ Bu söz üzerine güldü kör ve sonra: ‘ Bu fener kendim için değildir! Senin gibi kör kalpli sersemler içindir ki, bana çarpıp da testimi kırmasınlar’ dedi.” Peki sonra? Sonra şiirini üç cam testiye koydu Câmî. Üç dîvan kurdu da yargıladı şiiri: “Fâtihât eş-Şebâb”, “Vâsitât el-İkd”, “Hâtimât ...

şiir gibi ya hu!

Tıp-psikiyatri “yas”a ömür biçer. Der ki, ölülerinizin ardından en fazla altı ay üzülebilirsiniz. Altı aydan fazla süren yas, artık hastalığınızdır ve bizim sizi tedavi etmemiz gerekir. Bu matematiği, boşverelim. Zaten, “dünya” denen illetli mekanımız altı ayı doldurmamıza müsade etmiyor. Üstelik toplu ölümlerimizin üzerinde kirli gölgeler geziniyor. Ceset, toprakla toprak olup çürüyene kadar üzüntümüz geçiyor da, o kirli gölgeler ve ” kötülük” hiç bitmiyor. Asıl hastalık da bu! * Meğer mum çiçeğim küsmüş. Bugün bir hastamdan öğrendim. Öyle mazlum, sessiz, efendi duruyor ki… Anlamamışım ben. * Balkonum güzel güneş alıyor ve bir de aliyle ömerin tertemiz neşeleri var. * Bir de, karadut lekesi ellerden çıkmıyor… * mübarek yağmur! ismini sevdiğim melek! Bugün ne kadar kararsızsınız… * Bir süredir, kavgaya benzer hoş olmayan dialoglara şahit oldum. Çok anlamadım, baktım midemi bulandırıyor bu konuşmalar, ekranımdan siliverdim hemen… * Büyük bir sessizliğin başındayım sanki. Bir...