Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Açık Deniz

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl, Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını, Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını, Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu, Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu... Maplûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan, Rü’yâma girdi her gece bir fâtihâne zan. Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular, Mahzun hudutların ötesinden akan sular, Gönlümde hep o zanla berâber çağıldadı, Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı! Bir gün dedim ki istemem artık ne yer ne yâr! Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar; Gittim o anda diyâra ki serhaddidir yerin, Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin! Garbın ucunda, son kıyıdan en gürültülü Bir med zamânı, gökyüzü kurşunla örtülü, Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi; Gördüm güzel vücûdunu zümrütliyen deri Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean; Baktım ve anladım ki o ejde...

Oğluma

Biliyorsun ki, oğlum, ortada ne sen varsın, Ne seni yeryüzüne getirecek bir anne: Bir gün cihâna gelmen mukadderse, anlarsın, Bu gelişten gözümü, göynümü yıldıran ne? Her gün saban başında topladığın kederler Seni yorgun çıkarır sabahın altısına Çalışkan ellerine bakanlar kirli derler, Leke derler alnında güneş karaltısına. İnce belin bükülmez zamanın dizlerinde, Öpülen eteklere ayağını silersin. Yoksulluğun yüzerek sonsuz denizlerinde Gördüğün her kıt’aya açıktan diş bilersin. Ayağından çarıklar dökülür parça parça, Gözyaşların çürütür gömleğinin kolunu. Bir lokmanın ardında dolaşır haftalarca, Sürgün gibi gezersin kendi Anadolu’nu! Fazîlet arkadaşın, hakîkat yoldaşınla Seyredersin yabancı bir ufkun bahârını, Bulutları delsen de yükselen dik başınla Sonunda bir dişiye maledersin varını. Akşamları bir camın önünde,seni değil, Elindeki çıkını gözetliyen karındır. Hakkın önünde değil, zulmün önünde eğil! Taçlar bile cihanda eğilen başlarındır... Derdim, omuz...

İsyanlı Sükut

Gitmişti makama arz-ı hal için, “Bey” dedi, yutkundu, eğdi başını. Bir azar yedi ki oldu o biçim... “Şey” dedi, yutkundu,eğdi başını. Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı, Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı... Bir baktı konağa alttan yukarı. “Vay” dedi, yutkundu, eğdi başını. Çekti ayakları kahveye vardı, Açtı tabakasın, sigara sardı. Daldı..neden sonra garsonu gördü, “Çay” dedi, yutkundu, eğdi başını. İçmedi masada unuttu çayı; Kalktı ki garsona vere parayı, Uzattı çakmağı ve sigarayı “Say” dedi, yutkundu, eğdi başını. Döndü gözlerinde bulgur bulgur yaş, Sandım canevime döktüler ateş. Sordum: ”memleketin neresi gardaş?” “Köy” dedi, yutkundu, eğdi başını. Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden, Ağzına küfürler doldu zehirden; Salladı dilini..vazgeçti birden, “Oy” dedi, yutkundu, eğdi başını. Abdurrahim Karakoç

Beşinci Cemre

Düştü can evime dördüncü cemre Dünyayı üçüncü gözümle gördüm. Dört yüz seksen beş gün çekti bir sene On altıncı aya takvimsiz girdim. Aynalara baktım korku gösterdi Saatler her sabah kırkı gösterdi Namlular nişanlar Türk’ü gösterdi Hayatım boyunca hedefte durdum. Gül sundum yediler, koklamadılar Armağan can verdim saklamadılar Gittim...gelir diye beklemediler Kaybolan gölgemi yollara sordum. Getirdim yanıma ay’ı bir karış Ölçtüm ki dağların boyu bir karış Şehiri bir adım, köyü bir karış Damlada denizdir en küçük derdim. Savurdum,eledim, seçtim zamanı Yaprak yaprak, tel tel açtım zamanı Haftada üç asır geçtim zamanı Nereye gittimse zamansız vardım. Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim Yazık, kulaklara sığmadı sesim Yaşadığım şimdi beşinci mevsim Çağın çilesini sırtıma sardım. Abdurrahim Karakoç

Unutursun

“Unutmak kolay mı?” deme, Unutursun Mihriban’ım. Oğlun, kızın olsun hele, Unutursun Mihriban’ım. Zaman erir kelep kelep.. Meyve dalında kalmaz hep. Unutturur bir çok sebep, Unutursun Mihriban’ım. Yıllar sineye yaslanır; Hatıraların paslanır. Bu deli gönlün uslanır... Unutursun Mihriban’ım. Süt emerdin gündüz-gece, Unuttun ya, büyüyünce... Ha işte tıpkı öylece Unutursun Mihriban’ım. Gün geçer, azalır sevgi; Değişir her şeyin rengi. Bugün değil, yarın belki, Unutursun Mihriban’ım. Düzen böyle bu gemide; Eskiler yiter yenide. Beni değil, sen seni de, Unutursun Mihriban’ım. Abdurrahim Karakoç

Ayşe Sana

Saklıyor içinde yüzen hayâli Ne zaman gözlerin yaşlansa, Ayşe! Diyemem boynuna olsun vebali Sevdiğin o güzel çobansa, Ayşe! Gönlünü yorarak bütün bütüne Benzedin sararmış yaban gülüne. Güvenme sana andiçtiği güne, Ya bütün sözleri yalansa, Ayşe? Canına karışmak istiyor canı Kim görse bu güneş başlı çobanı. Günyüzlü Zeyneb'in çekildi kanı, Göz yaşı döküyor Kezban'sa, Ayşe. Çobanın bir kızıl yele saçları, Ateştir, alınmaz ele saçları, Ah hele saçları, hele saçları... Yakar parmağına dolansa, Ayşe! Ayşe, kaç çobandan, tehlikelidir, Kendini ateşe atan delidir. Kuşlara emniyet etmemelidir. Buluştuğunuz yer ormansa, Ayşe! O ne, birdenbire karşımda soldun, Bir anda boşaldın, bir anda doldun? Yoksa, dün çocukken, ana mı oldun Yanarım kederin bundansa, Ayşe! Faruk Nafiz Çamlıbel

Ne İdi?..

Aşk benim için ne idi ? Çok kere, gözyaşından bir ırmak. Üzerinde hafif bir sandal yüzüyordu; içinde sandalcı benim ruhum ve onu iten rüzgâr ahlarımdı. Aşk benim için ne idi ? Istırapların ormanı. Sık merkezinde kurtların bağrışı ve yarasaların çığrışı duyuluyordu. Aşk benim için ne idi ? Kelebekleri kovalıyan, bir hendeğe yuvarlanıncaya kadar soluk soluğa koşan akılsız, budala bir küçük çocuk. Aşk benim için ne idi ? Ölen ümitlerin, derin elemden dokunmuş kefeni; yahut, beni idam yerine götürdükleri kızıl araba. Şimdi benim için aşk nedir? Gül ağacında minimini bir kuş yuvası. İçinde neş'e ile ötüyorum; ve fırtına onu bozarsa biraz öteye gidip başkasını yapıyorum. Şandor Petöfi Tercüme : Necmi Seren Aşk ve Hürriyet Şiirleri / Ahmet Halit Kitabevi / 1943

Aşk ve Hürriyet Şiirleri

... Aşk bugünündür ; dostluk dünün ve yarının. * ... Güneş bile, batacağı zaman ışığını bol bol dağıtır... * ... Hürriyet çok pahalı bir maldır ; bedava değil, para ile verirler : Paranın en kıymetlisi ile, kırmızı kanla... * ... O kadar neş'eli şeyler konuşalım ki bizi dinlemek için zaman bile dursun... * ... Allahım, Allahım, insan göğsünü niçin bu kadar küçük yarattın ? Saadetim içine sığmıyor... * ... Korkak köpek hiç durmadan havlar... * ... Aşk herşeyin yerini tutar, fakat hiçbir şey aşkın yerini tutamaz... * ... Şiir süslü insanların dedikodu yapmak için gittikleri konuşma salonu değil, ibadet etmek istiyen, mesut - bedbaht herkese açık bir binadır. Şiir, nalınla, hattâ yalınayak girilebilen bir mabettir. * ... Tebessüm, çok zaman, gözyaşlarının maskesidir... * ... Mezar tümseğinin yanında duruyorum ; lâkin yine, bana, dünyanın en uzak yerinden daha uzaksın... * ... Kederli zamanlarda yüzüm şendir ; çünkü, bana acımalarını istemem... * ... Fırtına gibi,...

Hazin Kurallar

Kurgusu değişince hayatın, Şirin görünür ölüm; bu kuraldır. Sanırım ki korkumuzdan, Öyle bir duruma düşmüşüz... Düşler bile düz, mâcerasız; Duygular nehri mecrâsız, Yürek vadisi nehirsiz, Zehirsiz ve panzehirsiz, Bir ömür. Sözde özgür... Coşkudan uzak ve yavan Gök yerine bir basık tavan, Güneş yerine bir kandil. Bunun farkına varılınca Arkada tek geçit, bin menzil Önümüzde yolun sonu görünür; Bu da kuraldır. Hüsrev Hatemi

Muhayyer Sünbüle

                - Fırat Kızıltuğ'a- Bu rüzgârla, şimdi çoktan unuttuğum Tarlalarda başaklar eğiliyor; Değirmen miydi depo mu, o yıkık... Terkedilmiş yapının bacasında, Derin düşüncelerde iki leylek; Birisi ayakta ve çökmüş diğeri. Bu rüzgâr, şimdi deniz kokusunu, O kadîm sâhilde gezdirirken Bir şeyi yapamayacak yalnız... Ölmüş güzellerin saçlarını, -Onları ben unutmamış olsam da- Artık dağıtmayacak bu imkânsız. Duyulan bir sünbülün şarkısı mı? Sünbül, eski saçların anısı; Sanırım bizim de ardımızda... Ölüm, zaman ormanının parsı. Hüsrev Hatemi