Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Tecde’de bir sonbahar günü

Tecde, Malatya’nın üzerine şiirler yazılan müstesna bir beldesiydi. “di” diyorum çünkü artık değil… Münir Erkal, Cemal Akın ve Yaşar Çerçi adlı belediye başkanları tarafından katledildi, beton yığını hale getirildi. Hâlbuki ki, bundan tam 70 yıl kadar önce, Malatya’da öğretmenken Tecde’yi şöyle anlatmıştı büyük bayrak şairi Arif Nihat Asya; Pembem, yeşilim, tadım, kokum müjde benim… Altın yemişiyle dalları secde benim… Diller derler ki: “Malatya’nın gözbebeği” Yaz kalbine ey yolcu, adım Tecde benim. Maalesef basiretsiz ve kifayetsiz belediye başkanlarının elinde Tecde Malatya’nın beton yığını haline geldi. Sadece yeşil, meyve, ağaç yok olmadı, Tecde sıradan bir tarım arazisi değildi, Malatya’nın kültürünü, geçmişini, geleneğini, hafızasını temsil ediyordu. Aspuzu olarak bilinen Yeni Malatya’nın kalbiydi, mesire yeri, eski Malatya örf ve adetlerinin yaşatıldığı tarih hazinesiydi. Bu sabah bisiklete “atlayıp” Tecde yollarına düştüm, biliyorum yine hüzünlenecek, yine beton yığı...

İnsanın Gurbetleri içinde

Gecesel bir yer altı sesiydi kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler; açıkta lüfercilerin parıldayan lüks'leri. Av vakti, o tedirgin kaşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki oltadan ışığın yalımına kapılan. Yanılsamalar ve aldanışlar. Beklediğim inmedi trenden bir söylen olacaktı dönüşü; kara büyülere çarpılmaya hazırdım dönsündü yeter ki. Oysa kıpırtısızdı istasyon; öyleyse kırmızı bir mendille kimdi el sallayan geçen akşam? İnsanın gurbetleri içinde; sürgün yeri bu yüzden tanıdık ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi. Gide gide, yata yata bitmeyen yol değil, zindan değil; bedenin ve kırılgan sözlerin bahçıvanın budadığı dalın suladığı fidanın içinden geçen o karanlık menzil. Ezberimde tüm zulümler belleği öyle beslemez çünkü aşklar. Sevgililer! Bazılarınızı unuttum burnumda tütüyor bazınızın kokusu. Terk edilmenin acısı dinliyor, aldatılış gülümsetiyor: parmakların arasında buruşturduğum hercai menekşenin o tuhaf hışırtısı. Vahşet vahşetle açıklanma...

Şiir insanları sevmeye yarar…

Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara’ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk oldığımda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama, içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok’u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile.. — Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı? Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke.. — Pek...

Dörtlükler

ÖNSÖZ Ey okur; bu dörtlükler uykusuz gecelerde, Contası bozuk bir musluktan damladı. Kâh ben oldu, kâh siz oldu dizelerde, Eksik gedik ne varsa bir bütüne tamladı. Umut unutulmadı elbet seğiren derisiyle Renkten renge girerek örgüyü nakışladı. Dörtlüklerin yazarı doğrusuyla eğrisiyle Bir yaşam sürecinden kesitler amaçladı. 1. “Ben” diyorsam eğer bilin ki o sizsiniz. Ne çok şey paylaşıyoruz sizinle, Sessizce ve belli belirsiz; Kiminizle acıyı, umudu kiminizle. 2. Kuyulara bakraç indirilmez ya her zaman; Havaya uçurmalar salınır coşkuyla bazan. Tek anlam bağıdır gökle yer arasında Yumruk kadar yüreğiyle uçsuz bucaksız insan. 3. Ömrümce kendimi hep sözde buldum; Söz cehennemdi yanıp kavruldum. Yeniden doğdum kendi külümden, Ben Anka’ydım konuşuldum. 4.Sonunda her güçlük elbet bir gün çözülür. Yen ağzıyla dirsek yamaya yamaya, Bugünleri de gördük çok şükür; Ne yen kaldı, ne dirsek ortada. 5.Bir sözle soğur, ısınır bir sözle; Sözden çıkıp yine söze girerek ...

Arthur Koestler

Soğuyorum Cynthia. Bir suyum:                                Yüzü yansıyor tek bir an, yitik oğulun: eli uzandı uzanacak kapı tokmağına baba evinin. Tül perde de aralanıyor sanki: sesi de yankılanıyor hâlâ duvar saatinin: paslanıyormuş gibi köhne bir gemi.                              Zamanlar tükendi Cynthia: Gidişimin yolunda dönüşümün ayak izleri. Giz nasıl da basit: Her yaşam bir adanış            Çaresiz adanışlar, soylu adanışlar: Zerket kösnünü ey beden diyor umutsuz, bir ağu ol, onulma. General Milan Astray: “A bajo la inteligencia, viva la muerte.”                                       Zamanı kuran acılar Cynthia. Bellek sürüyor izini yenilginin. Kül harlanıyor: Malaga düştü....

Kırlaştı Saçlarım

Seviştik. Sonra sokuldum kokuna su orguydun, efsaneni dinledim “ayrılık günü bir gül getir bana” diyen karlamış sesinle ürperdim. Kırlaştılar; saçlarımı okşadın şefkatle; ışıdı o solgun suret bir ormanın ruhuydu parmakların dağıldı sesimdeki şikayet. Ayrılık bilemem ne zaman gelir sen bir okul defteri getir bana çünkü sadece yazmak tesellidir çektiğimiz acıya bu dünyada. Kırlaştı saçlarım, yakınmıyorum ölüme yargılı insan doğumda yeraltı mı daha korkunç bilmiyorum Dünya mı? yaşadım yaşadığımca.. Sen de erken dolarsa vade eğer ne olur “beyaz bir gül at” ardımdan bomboş sokağa; dağılsın her keder. Ahmet Oktay

Acile Tek Giden

İğneleri teker teker kırılan terzi Dikerim sandı yazgısını, yanılgı.. Aynada görülen: Düşecekmiş gibi durup tedirgin eden o düğme. Henüz vakit var, daha var düşmeye. Gece tek başına acile giden hastayla Kendisine hiç el sallanmayan yolcu, aynı insandır aslında. Şarkıların temizleyemediği bir lekedir yol, baktıkça artar. Camlarda dünün hesaplaşması Kafamın içinde sayısız konuşma var: -Tam vaktinde taşması gibi sütün işte yine yalnızız. -Yeteri kadar yalnız değilsin, yalın hiç değil. İç sesime dikiş atmayı düşünüyorum Ama nasıl istiyorum bunu bir bilseniz “ Tutuklular Çemberi”nden bakınca Yetişemediğin cenazeye benziyor dünya. Zeynep Tuğçe Karadağ

Keşke sarı bir kuğu olsam da yurduma geri uçabilsem

Ailem beni evlendirip dünyanın öbür ucuna gönderdi Çok uzaklara, Wu-sun hükümdarının yaban ellerine. Çadır benim evim, keçe benim duvarlarım Et yiyorum, kımız içiyorum. İçimde bitmeyen bir özlem ve kalbimde bir sızı Keşke sarı bir kuğu olsam da yurduma geri uçabilsem. Hsi Chun

Sadece Dekorlar Kaldı Geride

Aragon, her okuyuşta ben etkileyen bir şiirinde “De tant d’atroces trahisons İl n’est resté” que les décors”   diyor: “Bunca acımasız ihanetten,  sadece dekorlar kaldı geriye” .  Her yaşanan ihanetin geçtiği mekân (dekorlar) ayrıdır. Bir meslek arkadaşınızdan beklenmedik bir ihanet görmüşsünüzdür, dekorlar Beyazıt, Üniversite binası ve onun mermer sütunları olabilir. Başka bir acı olayın dekorları, Çemberlitaş, Divanyolu veya Sultan Mahmut türbesi manzarası olabilir.  Sadece ihanetler değil, güzel hatıralardan, mutlu eden olaylardan da dekorlar kalıyor geriye. Teşvikiye Cami avlusu, Şişli Cami avlusu, Levent Cami avlusu... Cami avlularından, sevilenler uğurlanıyor. Onlar beyin hücrelerine kazılmış mutlulukları, ihanetler ve onların dekorlarının hayallerin, toprak altına taşıyorlar. Bizim uğurlanmamızla, bizim âlemimiz toprak altına girecek.  Dekorlar yeryüzünde kalıyor. Bir müddet sonra onlar da kalmıyor. Nazım Hikmet’in “ Su başında...

Gündüz Ağacı

Seni sevmeye dağlardan başlıyorum Kalbine yenilmek diyorlar buna. Yürürsem yakındır, bakarsam uzak Derinleşiyor birden, evet, yaşamak. Ahmet Murat der, meyvenin hayatı Dalların ucunda bir tutam heves- İnsandan insana geçiyor ömrüm Mezar yeri aldım dünyadan bugün. İbrahim Tenekeci