Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kayıp ve Yas -2

Bu yazı, bir fikri takip yazısıdır. 31 Mart seçimlerinin hemen ardından kişisel ve toplumsal kayıpları irdelemeyi amaçlayan yazımda yer alan iddia ve saptamaların yenilenen İstanbul seçimleri sonrasında gözden geçirilmesidir. O gün gidenin ardından bu dünyada kalan kişiler açısından kaybın ağırlığını belirleyen kaybedilenin kimliğidir demiştim. Yitip giden geride kalan kişiler için ne kadar önemliyse, onlar için ne kadar fazla bir değer taşıyorsa kaybın acısı o kadar katlanır diye eklemiştim. Anlaşılan o ki İstanbul, ekonomik ilişkiler açısından muktedir için kaybedilmesi göze alınamayacak kadar önemli ve siyaseten yitirilemeyecek kadar değerliymiş. Aşk değil tutkuymuş yani. Başka birisiyle paylaşılamayacak kadar hırsmış. Başkasına layık görülemeyecek kadar kibirmiş... Ama biliyoruz ki aşk ne kadar özgürlükse, tutku o kadar esarettir. Aşkın öznesi, tutkuda nesneye dönüşür. Mülke ve mülkiyete tabi kılınıp boğulur. An gelir “Ya Benimsin Ya Kara Toprağın” hezeyanıyla öldürülmeye...

Çoğumuzda göçmen meseleleri karşısında rahatı kaçırılmış bir insan hali var.

Göçmen Dâvası Tunanın evleri, alçacık evler, İçinde oturur paşalar, beyler, Örtün perdeleri görmesin iller... Bir Rumeli türküsünden Bir kaç aydır, millî bir fâciayı, hatta millî bir felâketi sessiz ve sedasız yaşıyoruz. Yarım milyondan fazla Türk, dedelerinin Osmanlı fethinden çok evvel doğdukları, şenlettikleri topraklardan yabani otlar gibi sökülüyorlar, mal ve mülkleri ellerinden alınarak kapı dışarı ediliyorlar. Hicret, milletimizin talihinin iki asırdan beri, en acı tarafı oldu. Arkada bırakılan yurda ağlamak, ona ağlaya ağlaya yeni toprağa sarılmak, sapanının açtığı izde doğduğu evi ve babasının gömüldüğü yeri hatırlayarak yaşamak... İşte büyük katliamların dışında asıl serencamımız! Rumeli, kesilerek ve insanı kovularak başka milletlerin vatanı oldu. Kaç nesil var ki kızlarımız baba evlerinde gelin olmanın sevincini kaybettiler, erkeklerimiz aynı tarlada, aynı pazarda üstüste çalışamaz oldular. Şehirlerimiz çehrelerini, hayatımız birliğini kaybetti. Türkülerimiz ve şivelerimi...

Zangoç

Sabahın arınmış, saydam, derin havasına Yayıyor yine çan, sesini, aydınlık, duru Okşuyor, lavantalar, kekikler arasına Duasını bırakan küçük bir çocuğu, Çıkmış üstüne eski bir ipi geren taşın, Dilinde dua, zangoç, üzgün, mırıldanarak Dinliyor inişini uzak çınlamaların Bir kuş geçiyor yanından, ona dokunarak. Ben arzulu gecenin o adamıyım. Yazık! Boşa çekiyorum Ülküyü çalan halatı Bir tutam tüy söylüyor soğuk günahlarımı, Çok usul geliyor kulağıma sesler artık! Ve bir gün, yorgun, boş yere çekmekten bu ipi Taşı atıp ucuna asacağım kendimi. Stephan Mallarme

Sıkıntı

Sana geliyorsam bu akşam, ey hayvan, amacım ne bir halkın günahlarıyla dolu gövdeni yok etmek, ne de öpücüğümü akıtan onmaz sıkıntı altında ve iğrenç saçlarında hazin bir fırtınayı eşelemek; Azabın bilinmeyen perdeleri altında uçan hiçliği başkalarından daha iyi tanıyan senin ancak kara yalanlardan sonra tadabildiğin düşsüz ağır uykuyu istiyorum yatağından; Çünkü, katıksız soyluluğumu kemiren çirkef senin gibi beni de kısırlığıyla damgaladı. Ama, senin. bağrında hiçbir suç dişinin yaralamadığı Taş bir yürek çarparken, ben, bozguna uğramış, solgun, kefenimi kuşanmış, kaçıyorum yalnız yattığım zaman ölmekten korkarak. Stephan Mallarme

Paris Tesadüfleri

Paris Tesadüfleri I Montparnasse garının duvarına dayanarak armonikasını çalan kör delikanlının yüzü bir melek kadar güzeldi; ayrıca sımsıkı kapanmış siyah kirpiklerinin altında, söylediği şarkıya göre her lâhza mânâ ve ifade değiştiriyor, bazan bir bıçak gibi sertleşiyor, bazan imkânsız denebilecek bir merhamett e yumuşuyor, biraz sonra içten gelen bir geçmiş zaman aydınlığında siliniyordu. Hakikaten güzel olan sesinden, hakikaten Paris olan armonikasından fazla bu çehre beni sarmıştı. Bu anadan doğma kör, bütün ömrünce musikisi ile yaşamıştı. Yüzünü, daha doğrusu tebessümünü sesinin idare ettiği ne kadar belli idi. Tecrübe benim için yeni değildi. Âşık Veysel’i dinlerken de aynı şeyleri düşünmüştüm. Nasıl o, kıraç Anadolu’yu sımsıkı kapalı kirpiklerinin altında kendi iç aydınlığı ile yaratıyorsa, bu delikanlı da doğduğu Paris’i onun çok santimantal, zâlim aşklarını, kolay vuslatlarını ve ayrılık azaplarını öylece kendi başına yaratıyordu. Ve şüphesiz bu yüzden uzun parmaklı güzel el...

Hacize gelmiş memur gibi ölüm, televizyona el koyacakken ağrılı bir ömrü götürmüş.

Samsun'da, kirasını ödeyemediği için kendini astığı iddia edilen kişinin haberini/fotosunu gördüm. Orhan Veli'nin "Kitabe-i seng-i mezar"ının hiç yazılmamış dördüncü kısmı geldi dilime. İçim acıdı ve hâlâ acıyor. Üzerinde bir don bir fanila, boynunda çamaşır asmaya yarar bir sicim... Belli ki zemberek boşalmış. Ne bayramlık, ne misafir karşılamalık bir hal... Asılan bayrak yerine bir yorgun beden. Hacize gelmiş memur gibi ölüm, televizyona el koyacakken ağrılı bir ömrü götürmüş. Komşular şimdi hep iyi bilirdik diyecek. Ev sahibi de helal eder hakkını... Fakat kim bilir kaç kez boynu bükük dolaştı mahalleyi kahveyi, belki halden anlayan çıkar da ne derdin var deyip sorar diye. Belli ki sormadılar ve sormuyoruz işte... İsmail Keskin

Olmak Ya Da Vurmak Öldürmek

Bir suç oluyorum ben de külümü karıştırınca Kimleri, kimleri, kimleri vursam Önce kendimden mi başlasam şakalaşmaya Önce kendimden mi başlasam Ben istesem Horoz gibi öterim Alıngan ve içli çocuk olduğum için Rahatlarım Bankanın camını kırsam Sularım sonra atımı bir derede Ne zaman ne zaman kırlara kaçsam Ben istesem Kilidimi kırarım Kumral bir Yaz peşimdedir, dolaşırım ben Altı yaşında tütüne gittim, oğlak güttüm, çırak Neler de çıkıyor eşelenince İnsan büyüyor adam vurarak Ben istesem Pusu bile kurarım Duygulu ve sivri bir öğrenci oldum Ateş okudum kitap yakarak Artı-değer kavramını ve günlerce Matematik Bıçaklar edindim Bursa’ya giderek Benim şimşir Kazıklarım vardır Ne zaman seni vursalar öcünü komam İpekli dokunur gibi işliyor zaman Öfke çiçeğim, av borum, işlek çıngırak Bütün gün kan içinde yoğruluyorum Yorulmam dersem Yalan olacak Bir suç oluyorum ben de külümü karıştırınca Kimleri, kimleri, kimleri vursam Önce senden mi başlasam şakalaşmaya ...

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal Süreya Çay Çocuk/luk 1 Çocuk/luk 2 Çocuk/luk 3 Çocuk/luk 4 Çocuk/luk 5 Çocuk/luk 6 Dargınlık/Küslük Dost Elif   Ev Fihrist Gam Gitmek Gelincik Gülüş Güneş Güvercin Hande Hatırla/mak Hüsrev Hatemi Hüzün İbrahim Tenekeci İhtiyarlık İmam-ı Şafiî İntihar İskele İstanbul Kader Kar Kalp 1 Kalp 2 Kalp 3 Kalp 4 Kalp 5 Kenan Çağan Kiraz Kulbe-i Ahzân Kuş Leopardi   Mahmud Derviş Mezar Mum ile Pervane Müntehirler Ölüm Pencere 1 Pencere 2 Rakı Sandal Seçtiklerim 1 Seçtiklerim 2 Sigara 1 Sigara 2 Sonbahar ...

Yanıbaşındakine dahi derdini anlatamayan insanın kadim hikayesi

Filmi ilk izlediğimde Kim Ki Duk’un İlkbahar-Kış-Sonbahar-Yaz filmi geldi aklıma. Mevsimsel bir devinim var ve sonunda ümitle bitiyor. Kalandar Soğuğu’nu da izledikten sonra aynı hissiyat oluştu . Yolun başındaysan her şeyi bilinçle ve akılla yapmıyorsun zaten. Bir içgüdü ve hevesle yapıp sonra ona bir anlam yüklüyorsunuz. Filmde mevsimin olmasının bir kaç sebebi var. Bu sebeplerden bir tanesi en düz anlamıyla Karadeniz’in doğasını çok sinematografik buluyorum . Karadeniz olmamdan dolayı da bunu söylemiyorum. Rus sinemasına olan yakınlığımdan dolayı iklimin ve atmosferin insanda bir his bıraktığını düşünüyorum . Mevsim meselesiyle ilgili de şöyledir. Sonbaharda bütün yapraklar dökülür o ağaçlarla olan doğa adeta ölüme yaklaşan bir kanser hastası gibidir. Ağaçlar ayakta zor duruyor ve ufacık bir rüzgarda kırılacak gibidir ve sanki bir ölüm duygusu yaratır insanda. Bu durum bir sonraki mevsimin olabilmesi için de mecburidir. Hayatın kendi döngüsü gibi. Her şey güzellikle başlıyor ve s...

Paradigmaya kafa tutan simitçi

Her sabah köşede gelip geçeni umursamayan ama belli bir nezaket ölçüsünde izleyen duruşuyla tezgahının başında görürdüm. Kırık dökük küçük iskemlesine oturmuş tezgahta kalan simitleri düzeltir bulurdum hep. Gelip geçene satıcı gözüyle bakmaz, kendi halinde bir şeylerle oyalanır bulurdum hep.Tanıdık müşterilerinin gözünün içine bakarak “bu sabah da almıyor musunuz” baskısından kaçınmanın bir yolu olduğunu düşündüm. Selam verdiğinizde sessiz bir nezaketle alır ama hiçbir zaman tipik simitçi tavrını takınmazdı. “Buyurun, taze simit” türü bir tezgahtarlık yaptığını hatırlamıyorum. Müşterisi yoksa o, şehrin en işlek caddesindeki köşe başında oturur eline tutuşturulmuş gibi tuttuğu gazetesini okur bulurdum. Bazen simit tezgahının başında bulamadığım olurdu. Beklemek zorunda kaldığım çok olmuştur. Koşarak gelir kendine özgü sessiz nezaketiyle “buyurun” derdi. Koşarak gelişi bir müşteriyi kaçırmaktan yahut yalnız bıraktığı tezgahının başına bir iş geleceği endişesinden çok orada, camekanl...