Ana içeriğe atla

Bir tek seni götürüyorum



Perdesiz pencerenin önünde durup, "dile kolay , tam otuz altı sene" diye mırıldandı kendi kendine. Tam otuz altı sene.. Neredeyse her kaldırım taşına dair bir anısı olan mahallesiyle vedalaşmanın zor olacağını biliyordu ama yine de bu kadarını ummamıştı. Uzayan külün yere dökülmesini umursamadan , derin bi nefes daha çekti sigarasından.. Bu muydu yani? Bu kadar mıydı? Aklının içinde bir ses: " Abartıyorsun kızım .. Her zamanki gibi olayları dramatize edip , abartıyorsun" dese de ; bu çocukça mızmızlanmanın önüne geçemiyordu
işte..

gözlerimin kandillerini söndürdüm
ağır ağır..
çünkü
ışığa ihtiyacı yok
düşleri büyümeyen çocukların,
tablada unutulup
kendi kendini tükenen sigaranın
ihtiyacı yok iç çekişime..
Eşyasızlıktan istifade eden bir kanat sesi, olan yankısıyla düşüverdi odanın ortasına. "Kumrular" dedi, sesin geldiği tarafa bakmadan.." Gideceğimizi anlamış olmalılar.. Umarım yeni taşınacak olanlar da ..." Kumrular hep gelirdi. Garip bir şekilde, sanki sokakta yuva yapılabilecek başka balkon yokmuşçasına, onların balkonunu seçerlerdi.. Her seferinde babası , bu duruma balkonun ardiye haline gelişini bahane gösterir, birkaç saatlik bir kıyamet kopartır, annesini bir temiz fırçalar, sonra da usulca yanına gelip ; " biraz bulgur bırak camın önüne" derdi.. Yüzyıllardır, süre gelen bu ritüel, artık evdekiler için o kadar sırdanlaşmıştı ki , kumruların yuva yaptığını ne zaman görse, muzip bir çocuk gibi babasının odasına girip; "şekerim, misafirlerin gelmiş, hadi sen tiradını at da, ben bulgurları hazırlıyorum " demekten büyük keyif alırdı..


gidiyorum..
paslı kilitleri parçalarken
olduğum tetanozları,
balkondaki boş saksıya diktim..
sonbaharda,
bir azizlik etmezse eylül
kırmızı bir ayrılık açacak
belki dibine
kumrular yumurtalarını bırakacak..
dokunma sakın!
çünkü yabancı kokuyu
hemen tanır kumrular..
terkedip giderler doğmamış yavrularını
en vedasızından..
sakın dokunma !
Bir de güvercinler vardı elbette.. Kumrularla giriştikleri bulgur savaşında hep galip gelen güvercinler.Yeni silinmiş camlara , yeni yıkanmış çamaşırlara, yani silinmiş balkona, yeni ve temiz olan ne varsa hepsinin kabusu güvercinler.. Elektrik tellerinin , direklerin arasında çamaşır ipi gibi gerili olduğu yıllarda, boncuk gibi telin üzerine dizilip, balkona konacak bulgur tasını bekleyen güvercinler..
Kuşlarla bezeli hatıralardan, an’ın rehavetine hiç de uygun olmayan müzik sesiyle sıyrılıverdi. Şu Üniversiteli çocuklar taşındığından beri, sokağın müzik zevki bir hayli değişmişti.. Eskiden böyle değildi.. Daha doğrusu eskiden gündüzleri çıtı çıkmayan bir sokaktı burası.. Akşamlarıysa , herkesin kendi meşrebince dinlediği müziklerin sesi, aralık duran pencerelerden usul usul yağardı karanlığa.. Hiçbiri bir diğerini bastırmak gayreti taşımadan, inanılmaz bir uyumla birbirine karışırdı..
Gözü , yeni taşınılan eve götürülmeye uygun görülmeyenlerin olduğu kutuya takıldı.. Plakların bir kısmı ordaydı.. "Neyse ki yalnızca kenarı kırılmış ya da çizilmiş olanlar" diye geçirdi içinden.. En üstte duran bir kaçını eline aldı. Parmakları plağın yüzünde daire
çizerken, buruk bir gülüş dağıldı yüzünde.. En sevdiklerindendi.. Kırılmış olması içini acıttı..
Özellikle yaz gecelerinin en renkli yanıydı sofralar.. Bütün aile , önemli bir misafir ağırlıyormuşçasına özenle hazırlanan sofrada yerini alır, yemekler yenir ve fasıl başlardı.. Çocukluğundan beri böyleydi bu. Bu yüzden akranları zamane şarkılarını söylerken, o bambaşka şarkılar mırıldanırdı.. Gerçi, ilerleyen yaşlarda bu zengin repertuar bilgisiyle hava atsa da, ilk gençlik yıllarında müzik zevki yüzünden arkadaşlarının alaylarına muhatap kalmıştı. İçin için hırslanırdı.. Annesinin de, babasının da sesi o kadar güzeldi ki ; nasıl olup da sesinin güzel olmadığına anlam veremezdi. Plağın yüzünü okşamaya devam ederken, babasıyla birlikte söylediği o şarkı dökülüverdi dilinden : "Dîl şâd olacak diye, kaç yıl avuttu felek..."

gidiyorum..
eski plakları odaya serdim..
belki güvercinler
camı kırıp içeri girerler..
olmaz deme..
ben,
bu "belki"lere tutundum hep..
belki içeri girerler
belki değer gagaları plaklara
belki ben gittikten sonra da,
odam
duvarlar
güvercinler ve gece
sevdiğim şarkıları dinlerler..
b e l k i
....

"boşuna yaz beklemek..."
Şarkı bittiğinde derin bir nefes aldı. Odanın boş oluşunun yarattığı akustikten olsa gerek, ilk defa kendisi de beğenmişti sesini.. Plağı özenle kutuya bırakırken, kutunun içindeki diğer ıvır zıvırlar gözüne ilişti.. Ivır zıvırlar.. Sizin için bir hayat demek olan şeyler, bir başkasının ıvır zıvır gözüyle bakması ne kadar acıtıcıydı.. Eşyalarını toparlarken, odaya giren annesi nasıl da azarlayıvermişti, nasıl da kolay:
-O ıvır zıvırların hiç birini görmek istemiyorum artık.. Aaaa, seç şunları artık .. Bir sürü döküntü işte.. İşine yarayacak olanları al, yaramayacak olanları haybeye taşımayalım..
İnsan anılarını işe yarayanlar ve yaramayanlar olarak ayırabilir miydi ki? Ayırdı.. Sonuçta, bu evin kuralları vardı ve patron hemen bütün evlerde olduğu gibi anneydi. Söz sahibi olamadığı bu kurallarla yaşamaya mecbur olduğuna göre, yapılacak en kolay şey "peki" demekti.. “Peki. Nasıl olması isteniyorsa öyle olsun”du..Anılarının eli yüzü düzgün , döküntü sınıfına girmeyenlerini toparladı ,diğerleriyle göz göze gelmemeye çalışarak . Ama yakalanmıştı işte.. Kolinin içindeki parçaları, biraz mahzun, biraz kızgın ama en çok da kırgın bakıyorlardı.. Gözlerini kapattı.. Böyle olmasını istememişti.. Hiç istememişti.. Ne gitmeyi, ne de geri gelmeyi istememişti, belki de. Ama, gidilmiş ve geri gelinmişti.. Artık gidilecek yeni evin coşkusuyla, herkes gibi o da, kendine ait olan bir çok şeyi fırlatıp atmalıydı.. Attı.. Atamadı aslında..


gidiyorum..
sevmediğim ne kadar elbisem varsa
yanıma alıyorum
sevdiklerimi
kapının koluna astım..
sevdiğim her şeyi
burada bıraktığım gibi
onları da bırakıyorum..

burada bırakıyorum
yarısı bitmemiş
ve asla bitmeyecek örgülerimi..
kitaplarım başka bir evde kalmıştı,
sadece kağıtlarımı
ve kalemlerimi bırakıyorum..
tarih düşülmüş küçük notları..
postaya verilmemiş mektupları..
yüzümde koca bir gülüşün donduğu
siyah beyaz fotoğrafları..
burada
bırakıyorum..
Belki de iyi olabilirdi. Tebdil-i mekânda belki de gerçekten ferahlık vardı. Bu kapıdan çıktığı an, sihirli bir değnek dokunup, hayatını bambaşka bir yere taşıyabilirdi.. Bambaşka? Keşke bu bambaşkalık hakkında bir fikri olsaydı ama yoktu. Gitmek istemekle, kalmak istemek arasında gerili kalmış öylece sallanıyordu sanki.. Bir sigara daha yaktı.. "Bir kahve olsaydı keşke" diye geçti içinden. Nesrin Abla’da olsaydı.. Oturup bir küçük fincana bakarak yüzlerce kehanette bulunsalardı.. O yine, zıpır esprilerle ortalığı karıştırsaydı, yine kızsalardı O’na hiçbir şeyi ciddiye almıyor diye, hiçbir şeyi ciddiye almadığını sansalardı, maskesini fark etmeselerdi, yine sevinseydi maskesinin ne kadar sağlam olduğuna, açık vermediğine, bütün dalga geçişlerinin altında yine de için için korksaydı telvenin hâline dair bir şey fısıldamasına, kulak kabartıp müjdeli bir haberi bekleseydi var gücüyle inanmayı isteyerek.
-se, -sa...
Bütün hayatı, bu -se, sa’lar üzerineydi işte.. İşin tuhafı tamamı da geçmişe dairdi.. Yani değiştirilemeyecek olana. Derin bir nefes yine.. İçi daralmıştı.. Çatıların arasından gökyüzüne baktı. Sokak çocuk sesleriyle inliyordu.. İçlerinde kendisine benzeyen bir yüz aradı..Olmadı.. Aldı kendi yüzünü ödünç verdi, en çelimsiz, en haylaz olanının yüzüne..

birazdan,
bir kahve yapacağım kendime
son kez..
son kez yüzümü pencereye yaslayıp
hiç birşey ama milyon şey düşünerek
iki çatı arasında hapsolan
küçük maviden
ufka bakacağım..
aklımdan çocukluğum geçmeyecek,
karşı kaldırımdan
kaldırıp başını bakmayacak
dizlerimin yara kabukları..
fincanı içime doğru çevirip
fal kapatacağım
"neyse hâlim"in çıkmasından korkarak..

Yavaş yavaş ışıkları yanan pencerelerde göz gezdirip, "acaba bu sokağı benim kadar seven var mı" diye düşündü.. Yaz tatilinde gönderildiği kuran kursunun olduğu camiden akşam ezanı okunuyordu. Hızla koştu sanki, yokuş aşağı hızla koştu ve ilk sağ, sonra tekrar sağa ve hafif bir rampa.. Nefesi kesilmeye başlarken sokagın bittiği yerde kollarını karşılayan o güzel cennet ; boş arsa.. Arsa, düşmek, düşüp arkadaşların yardımıyla kaldırılmak, çeşmede elleri yıkamak, ağlamak,ağlayarak eve gitmek, üstüne bir de anneden azar yemekti.. Ama arsa, cennetti işte.. Birkaç yıl önce, çeşmeyi de söküp, boş arsaya kocaman ve iğrenç görünümlü bir apartman dikmişlerdi.. Nasıl üzülmüştü sokağın çocukları için.. Onların, önünde çeşmesi olan bir Himalaya’sı, bir cenneti olmayacaktı..


gidiyorum..
pencereden son kez bakıp,
vedalaşmadan kimseyle..
bi ekmek bi sigara borcumu
bakkala ödeyip,
ve helâl edip bütün alacaklarımı,
çeşmeyi,
arsayı,
camiiyi
saklambaçları,
yakan topları
beş taşları..
ne varsa gülümseyerek hatırladığım
hepsini yerli yerine bırakıp
gidiyorum..

Kumrular, güvercinler, plaklar, şarkılar, elbiseler, arsa.. İrili ufaklı bir sürü şeyi geride bırakıp gidecekti birazdan. Bırakamadıkları, bıraktıklarından fazlaydı yine de.. Sızılar vardı, göz yaşları, kahkahalar, fısıltılı konuşmalar, rüya bile olsa kan ter içinde sevişmeler vardı.. Yerinden çıkacakmış gibi çarpan bir kalp, kırılan bir kalp, taş oldu diye korktuğu bir kalp,bir kalp ve o kalpteki haller vardı.. Asla unutulmayacak olan, değil bir başka sokağa ,dünyanın öteki ucuna da gitse, onunla birlikte gelecek olanlar vardı.. Ve iyi ki vardı..
Elini, kalbinin üzerine götürdü ve atışını dinledi avucunda.. Her ne olursa olsun, iyi ki diye hatırlayabildiği bu "şey" için , Ona bir teşekkür borçluydu ama o teşekkürü asla edemeyecekti. Etmesi de gerekmezdi. Üzerinden akıp giden onca zamanın aşındıramadığı bir parçası vardı ve yeterdi.. Ötesi.. Ötesi kimsenin umurunda değildi.. Herkesin "boşuna" dediğinin, hiç de boşuna olmadığını biliyordu..Göz pınarına hızla hücum eden iri damlayı, durdurmayı başaramadı..Saatlerdir, hatırladığı onca anının başaramadığını , tek başına başarmış olması bile, boşuna olmadığının ispatıydı bir bakıma.

bir tek seni götürüyorum sevdiklerimden..
belli etmeden diğerlerine
dudaklarımın arasına saklayıp
tek
seni götürüyorum..
kirpiğimin ucu tutuşuyor
söndürürken gözlerimin kandilini..
hiç kimseye şikayet etmiyorum..
gidiyorum..
Parmaklarının arasındaki sigara izmaritini usulca yere bıraktı.. Hızlı adımlarla evi bir kez daha dolanıp, pencereleri kontrol etti. Daire kapısının önüne geldiğinde, Derin bir nefes alıp, omuzlarını dikleştirdi.. Gözlerindeki yaşı saklamaya gerek duymadan, son defa koridora ve koridora açılan oda kapılarına baktı..Cebindeki anahtarı yavaşça sıktı, cesaret vermesini umar gibi ..Eşikten adımını atarken , kime ve neye söylediği bilinmez bir cümleyi merdiven boşluğuna savuruverdi :
" Tamamdır.. Gidebiliriz..."

Dilek Kartal

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...