Ana içeriğe atla

Bir tek seni götürüyorum



Perdesiz pencerenin önünde durup, "dile kolay , tam otuz altı sene" diye mırıldandı kendi kendine. Tam otuz altı sene.. Neredeyse her kaldırım taşına dair bir anısı olan mahallesiyle vedalaşmanın zor olacağını biliyordu ama yine de bu kadarını ummamıştı. Uzayan külün yere dökülmesini umursamadan , derin bi nefes daha çekti sigarasından.. Bu muydu yani? Bu kadar mıydı? Aklının içinde bir ses: " Abartıyorsun kızım .. Her zamanki gibi olayları dramatize edip , abartıyorsun" dese de ; bu çocukça mızmızlanmanın önüne geçemiyordu
işte..

gözlerimin kandillerini söndürdüm
ağır ağır..
çünkü
ışığa ihtiyacı yok
düşleri büyümeyen çocukların,
tablada unutulup
kendi kendini tükenen sigaranın
ihtiyacı yok iç çekişime..
Eşyasızlıktan istifade eden bir kanat sesi, olan yankısıyla düşüverdi odanın ortasına. "Kumrular" dedi, sesin geldiği tarafa bakmadan.." Gideceğimizi anlamış olmalılar.. Umarım yeni taşınacak olanlar da ..." Kumrular hep gelirdi. Garip bir şekilde, sanki sokakta yuva yapılabilecek başka balkon yokmuşçasına, onların balkonunu seçerlerdi.. Her seferinde babası , bu duruma balkonun ardiye haline gelişini bahane gösterir, birkaç saatlik bir kıyamet kopartır, annesini bir temiz fırçalar, sonra da usulca yanına gelip ; " biraz bulgur bırak camın önüne" derdi.. Yüzyıllardır, süre gelen bu ritüel, artık evdekiler için o kadar sırdanlaşmıştı ki , kumruların yuva yaptığını ne zaman görse, muzip bir çocuk gibi babasının odasına girip; "şekerim, misafirlerin gelmiş, hadi sen tiradını at da, ben bulgurları hazırlıyorum " demekten büyük keyif alırdı..


gidiyorum..
paslı kilitleri parçalarken
olduğum tetanozları,
balkondaki boş saksıya diktim..
sonbaharda,
bir azizlik etmezse eylül
kırmızı bir ayrılık açacak
belki dibine
kumrular yumurtalarını bırakacak..
dokunma sakın!
çünkü yabancı kokuyu
hemen tanır kumrular..
terkedip giderler doğmamış yavrularını
en vedasızından..
sakın dokunma !
Bir de güvercinler vardı elbette.. Kumrularla giriştikleri bulgur savaşında hep galip gelen güvercinler.Yeni silinmiş camlara , yeni yıkanmış çamaşırlara, yani silinmiş balkona, yeni ve temiz olan ne varsa hepsinin kabusu güvercinler.. Elektrik tellerinin , direklerin arasında çamaşır ipi gibi gerili olduğu yıllarda, boncuk gibi telin üzerine dizilip, balkona konacak bulgur tasını bekleyen güvercinler..
Kuşlarla bezeli hatıralardan, an’ın rehavetine hiç de uygun olmayan müzik sesiyle sıyrılıverdi. Şu Üniversiteli çocuklar taşındığından beri, sokağın müzik zevki bir hayli değişmişti.. Eskiden böyle değildi.. Daha doğrusu eskiden gündüzleri çıtı çıkmayan bir sokaktı burası.. Akşamlarıysa , herkesin kendi meşrebince dinlediği müziklerin sesi, aralık duran pencerelerden usul usul yağardı karanlığa.. Hiçbiri bir diğerini bastırmak gayreti taşımadan, inanılmaz bir uyumla birbirine karışırdı..
Gözü , yeni taşınılan eve götürülmeye uygun görülmeyenlerin olduğu kutuya takıldı.. Plakların bir kısmı ordaydı.. "Neyse ki yalnızca kenarı kırılmış ya da çizilmiş olanlar" diye geçirdi içinden.. En üstte duran bir kaçını eline aldı. Parmakları plağın yüzünde daire
çizerken, buruk bir gülüş dağıldı yüzünde.. En sevdiklerindendi.. Kırılmış olması içini acıttı..
Özellikle yaz gecelerinin en renkli yanıydı sofralar.. Bütün aile , önemli bir misafir ağırlıyormuşçasına özenle hazırlanan sofrada yerini alır, yemekler yenir ve fasıl başlardı.. Çocukluğundan beri böyleydi bu. Bu yüzden akranları zamane şarkılarını söylerken, o bambaşka şarkılar mırıldanırdı.. Gerçi, ilerleyen yaşlarda bu zengin repertuar bilgisiyle hava atsa da, ilk gençlik yıllarında müzik zevki yüzünden arkadaşlarının alaylarına muhatap kalmıştı. İçin için hırslanırdı.. Annesinin de, babasının da sesi o kadar güzeldi ki ; nasıl olup da sesinin güzel olmadığına anlam veremezdi. Plağın yüzünü okşamaya devam ederken, babasıyla birlikte söylediği o şarkı dökülüverdi dilinden : "Dîl şâd olacak diye, kaç yıl avuttu felek..."

gidiyorum..
eski plakları odaya serdim..
belki güvercinler
camı kırıp içeri girerler..
olmaz deme..
ben,
bu "belki"lere tutundum hep..
belki içeri girerler
belki değer gagaları plaklara
belki ben gittikten sonra da,
odam
duvarlar
güvercinler ve gece
sevdiğim şarkıları dinlerler..
b e l k i
....

"boşuna yaz beklemek..."
Şarkı bittiğinde derin bir nefes aldı. Odanın boş oluşunun yarattığı akustikten olsa gerek, ilk defa kendisi de beğenmişti sesini.. Plağı özenle kutuya bırakırken, kutunun içindeki diğer ıvır zıvırlar gözüne ilişti.. Ivır zıvırlar.. Sizin için bir hayat demek olan şeyler, bir başkasının ıvır zıvır gözüyle bakması ne kadar acıtıcıydı.. Eşyalarını toparlarken, odaya giren annesi nasıl da azarlayıvermişti, nasıl da kolay:
-O ıvır zıvırların hiç birini görmek istemiyorum artık.. Aaaa, seç şunları artık .. Bir sürü döküntü işte.. İşine yarayacak olanları al, yaramayacak olanları haybeye taşımayalım..
İnsan anılarını işe yarayanlar ve yaramayanlar olarak ayırabilir miydi ki? Ayırdı.. Sonuçta, bu evin kuralları vardı ve patron hemen bütün evlerde olduğu gibi anneydi. Söz sahibi olamadığı bu kurallarla yaşamaya mecbur olduğuna göre, yapılacak en kolay şey "peki" demekti.. “Peki. Nasıl olması isteniyorsa öyle olsun”du..Anılarının eli yüzü düzgün , döküntü sınıfına girmeyenlerini toparladı ,diğerleriyle göz göze gelmemeye çalışarak . Ama yakalanmıştı işte.. Kolinin içindeki parçaları, biraz mahzun, biraz kızgın ama en çok da kırgın bakıyorlardı.. Gözlerini kapattı.. Böyle olmasını istememişti.. Hiç istememişti.. Ne gitmeyi, ne de geri gelmeyi istememişti, belki de. Ama, gidilmiş ve geri gelinmişti.. Artık gidilecek yeni evin coşkusuyla, herkes gibi o da, kendine ait olan bir çok şeyi fırlatıp atmalıydı.. Attı.. Atamadı aslında..


gidiyorum..
sevmediğim ne kadar elbisem varsa
yanıma alıyorum
sevdiklerimi
kapının koluna astım..
sevdiğim her şeyi
burada bıraktığım gibi
onları da bırakıyorum..

burada bırakıyorum
yarısı bitmemiş
ve asla bitmeyecek örgülerimi..
kitaplarım başka bir evde kalmıştı,
sadece kağıtlarımı
ve kalemlerimi bırakıyorum..
tarih düşülmüş küçük notları..
postaya verilmemiş mektupları..
yüzümde koca bir gülüşün donduğu
siyah beyaz fotoğrafları..
burada
bırakıyorum..
Belki de iyi olabilirdi. Tebdil-i mekânda belki de gerçekten ferahlık vardı. Bu kapıdan çıktığı an, sihirli bir değnek dokunup, hayatını bambaşka bir yere taşıyabilirdi.. Bambaşka? Keşke bu bambaşkalık hakkında bir fikri olsaydı ama yoktu. Gitmek istemekle, kalmak istemek arasında gerili kalmış öylece sallanıyordu sanki.. Bir sigara daha yaktı.. "Bir kahve olsaydı keşke" diye geçti içinden. Nesrin Abla’da olsaydı.. Oturup bir küçük fincana bakarak yüzlerce kehanette bulunsalardı.. O yine, zıpır esprilerle ortalığı karıştırsaydı, yine kızsalardı O’na hiçbir şeyi ciddiye almıyor diye, hiçbir şeyi ciddiye almadığını sansalardı, maskesini fark etmeselerdi, yine sevinseydi maskesinin ne kadar sağlam olduğuna, açık vermediğine, bütün dalga geçişlerinin altında yine de için için korksaydı telvenin hâline dair bir şey fısıldamasına, kulak kabartıp müjdeli bir haberi bekleseydi var gücüyle inanmayı isteyerek.
-se, -sa...
Bütün hayatı, bu -se, sa’lar üzerineydi işte.. İşin tuhafı tamamı da geçmişe dairdi.. Yani değiştirilemeyecek olana. Derin bir nefes yine.. İçi daralmıştı.. Çatıların arasından gökyüzüne baktı. Sokak çocuk sesleriyle inliyordu.. İçlerinde kendisine benzeyen bir yüz aradı..Olmadı.. Aldı kendi yüzünü ödünç verdi, en çelimsiz, en haylaz olanının yüzüne..

birazdan,
bir kahve yapacağım kendime
son kez..
son kez yüzümü pencereye yaslayıp
hiç birşey ama milyon şey düşünerek
iki çatı arasında hapsolan
küçük maviden
ufka bakacağım..
aklımdan çocukluğum geçmeyecek,
karşı kaldırımdan
kaldırıp başını bakmayacak
dizlerimin yara kabukları..
fincanı içime doğru çevirip
fal kapatacağım
"neyse hâlim"in çıkmasından korkarak..

Yavaş yavaş ışıkları yanan pencerelerde göz gezdirip, "acaba bu sokağı benim kadar seven var mı" diye düşündü.. Yaz tatilinde gönderildiği kuran kursunun olduğu camiden akşam ezanı okunuyordu. Hızla koştu sanki, yokuş aşağı hızla koştu ve ilk sağ, sonra tekrar sağa ve hafif bir rampa.. Nefesi kesilmeye başlarken sokagın bittiği yerde kollarını karşılayan o güzel cennet ; boş arsa.. Arsa, düşmek, düşüp arkadaşların yardımıyla kaldırılmak, çeşmede elleri yıkamak, ağlamak,ağlayarak eve gitmek, üstüne bir de anneden azar yemekti.. Ama arsa, cennetti işte.. Birkaç yıl önce, çeşmeyi de söküp, boş arsaya kocaman ve iğrenç görünümlü bir apartman dikmişlerdi.. Nasıl üzülmüştü sokağın çocukları için.. Onların, önünde çeşmesi olan bir Himalaya’sı, bir cenneti olmayacaktı..


gidiyorum..
pencereden son kez bakıp,
vedalaşmadan kimseyle..
bi ekmek bi sigara borcumu
bakkala ödeyip,
ve helâl edip bütün alacaklarımı,
çeşmeyi,
arsayı,
camiiyi
saklambaçları,
yakan topları
beş taşları..
ne varsa gülümseyerek hatırladığım
hepsini yerli yerine bırakıp
gidiyorum..

Kumrular, güvercinler, plaklar, şarkılar, elbiseler, arsa.. İrili ufaklı bir sürü şeyi geride bırakıp gidecekti birazdan. Bırakamadıkları, bıraktıklarından fazlaydı yine de.. Sızılar vardı, göz yaşları, kahkahalar, fısıltılı konuşmalar, rüya bile olsa kan ter içinde sevişmeler vardı.. Yerinden çıkacakmış gibi çarpan bir kalp, kırılan bir kalp, taş oldu diye korktuğu bir kalp,bir kalp ve o kalpteki haller vardı.. Asla unutulmayacak olan, değil bir başka sokağa ,dünyanın öteki ucuna da gitse, onunla birlikte gelecek olanlar vardı.. Ve iyi ki vardı..
Elini, kalbinin üzerine götürdü ve atışını dinledi avucunda.. Her ne olursa olsun, iyi ki diye hatırlayabildiği bu "şey" için , Ona bir teşekkür borçluydu ama o teşekkürü asla edemeyecekti. Etmesi de gerekmezdi. Üzerinden akıp giden onca zamanın aşındıramadığı bir parçası vardı ve yeterdi.. Ötesi.. Ötesi kimsenin umurunda değildi.. Herkesin "boşuna" dediğinin, hiç de boşuna olmadığını biliyordu..Göz pınarına hızla hücum eden iri damlayı, durdurmayı başaramadı..Saatlerdir, hatırladığı onca anının başaramadığını , tek başına başarmış olması bile, boşuna olmadığının ispatıydı bir bakıma.

bir tek seni götürüyorum sevdiklerimden..
belli etmeden diğerlerine
dudaklarımın arasına saklayıp
tek
seni götürüyorum..
kirpiğimin ucu tutuşuyor
söndürürken gözlerimin kandilini..
hiç kimseye şikayet etmiyorum..
gidiyorum..
Parmaklarının arasındaki sigara izmaritini usulca yere bıraktı.. Hızlı adımlarla evi bir kez daha dolanıp, pencereleri kontrol etti. Daire kapısının önüne geldiğinde, Derin bir nefes alıp, omuzlarını dikleştirdi.. Gözlerindeki yaşı saklamaya gerek duymadan, son defa koridora ve koridora açılan oda kapılarına baktı..Cebindeki anahtarı yavaşça sıktı, cesaret vermesini umar gibi ..Eşikten adımını atarken , kime ve neye söylediği bilinmez bir cümleyi merdiven boşluğuna savuruverdi :
" Tamamdır.. Gidebiliriz..."

Dilek Kartal

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...