Ana içeriğe atla

Ihlamuru Beklerken

İLK

“Sizin bahçede ıhlamur çiçeği var mı?”
“Ihlamur çiçek değil, ağaçtır!”
“İyi de çiçek açmaz mı?”
“Açar”
“Peki, ne zaman açar?”
“Bilmem… Galiba en beklemediğin zamanda”

* **
Uzaklara dalıp giden bakışlarını bir noktada sabitleyip yüzüme bakmadan “bu şiiri ona okumuştum” dedi. Şiiri okumakla da kalmamış, her şeyin bittiği yeri, umutsuzca her şeyin başladığı yer yapmak için ona baharla gelen bir dönüşü vaat etmişti. “Ihlamurlar çiçek açtığı zaman” diyordu. Bu zemheri halinden bahara geçişin, yıkılmışlık halinden sonra “İşte her şeyi değiştirmek için geldim.” diyebilmenin adıydı ıhlamur. O çiçek, Sevgiliye tüm bu umutları götürecekti. Çiçekten öte bir ruhun dirilişiydi…


Günlerdir sıkıntılıydı. Her şey bu kadar zorlaşmışken ve bu zorlukların en zorları sabırla aşılmışken, “bir sır” mutluluğun önüne geçiyordu. Huzursuzluk iki tarafa da sirayet etmişti. Ayrılık, o ne kadar yok saysa da ensesinde bekleyen bir anlık öfke gibiydi. Sert ve keskin bir darbeye kalmıştı…

Ayrılık, şarkılarda söylediğimiz gibi esip geçmiyordu. Acıtıyordu, en acıyan yanını… Hâlbuki bir dağ biliyordu kendini, “Ayrılıkta sevdaya dâhil” deyip geçer giderim zannediyordu.

Oysa denge noktası vardı insanda; zoru kolaya çeviren, meşakkati sabırla yoğuran, yokluğu kanaatle bastıran… Sırt sırta verince ve muhabbet sarmaşık gibi sardığında kalpleri, anlıyordu: “Her zorlukla birlikte bir kolaylık” vardı ve bu kolaylık hemen yanı başında duruyordu. Onunla her şeye katlanmak daha kolaydı, onunla anlamak ve onunla ağlamak daha kolay…


“İnneme’n-nîsâ şakayuk’ur-rical.” İki parçaydı insan ruhu, bütünleyenini arıyordu her zaman…


Tamiri imkânsız bir sükût-u hayal yerleşince bir kalbe
Ve sonra diğerinde öfke damla damla çoğaldığında
Yani bu denge bozulduğunda, her şey değişiyordu.
Artık her kolaylıkta bir zorluk peyda olmuştu.

Hayırla başlayan her konuşma, her mektup devamında kan damlayan sözlere dönüşüyordu. Bir sevgi gün gelip bu kadar yıkıcı olabilir miydi?


Ne anlatabilen ne de anlayabilen vardı artık.
İki tarafta birbirini tanıyamıyordu…
Art niyet şüphesi her kelimeyi etkisi altına aldığında
Her söz, her hareket, her tavır, tedavi için sunulan her ilaç
Zehir sunulmuşçasına tepki görüyordu.
Yanlışlar coğrafyasında doğrular hükümsüzdü
Ve işte bu yüzden Sevgiliden gelen hiçbir iyilik
Cezasız kalmadı…


Bu karmaşanın içinde boğulan yine tüm bunları yapandı. Kendine söz geçirmekten aciz, anlamaktan uzak, öfkeye ile kol kola. “Haklı olmak” duygusu sarıyordu bir sıtma gibi ansızın bedenini ve haksızlığa uğramış olmak her öfkeyi meşru kılıyordu. Eziliyordu, küçük düşürülüyordu kendince...

Ah o “haklılık” hissiyle büyüyen kibir
O kaşıdıkça kanayan, kanadıkça kaşınan yara
Yandıkça büyüyen yangın, büyüdükçe basireti körleyen alev
Ah o içindeki öfkeyle beslenen canavar…
Ve derinlerde her şeyin müsebbibi: Gurur


Sonra vicdan, gönül mülküne sükûnet getiriyordu bir süre. Fırtınadan arta kalan sağır edeci sessizlik, tedirginlik ve pişmanlık sarıyordu ruhunu. Bu kısır döngü öfke-pişmanlık nöbetlerine dönüşürken bir uykudan uyanır gibi kendine geliyor, kırıp döktüklerini düzeltmek istiyordu. Bu defa da gurur, özür dilemeyi aşılmaz bir dağ gibi dikiyordu önüne… Ve işte o anlarda hasta olduğunu anlıyordu.

İçinde bir canavar vardı. Gururu kuşanan, öfkeyle beslenen, pişmanlıklarla kalbini zayıf düşürüp halsiz bırakan, tezatlarla direncini kıran, ruhunu karamsarlığa sürükleyen bir canavar. Adı: Nefs


* * *


Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.


Bu dizeleri ıslak bir sonbahar günü okumuştu Sevgiliye. Fondaki yağmur sesinin ağırlaştığı ayrılık havasında son bir mühlet istemişti. Bu kara bulutları dağıtıp ıhlamurla gelen bir baharı serecekti avuçlarına… Devam etti sonra:

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadim elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız (1)


Hangi Sevgili “Kadim Elif” olmak istemezdi. Tek olmak, biricik olmak bir kalbin başlangıcı olmak. Öncesi olamayan aşk, ilk adım… Elif.

O da istedi. Hiçbir söz söylemedi, mühlet vermedi, beklerim demedi ama istedi. Bunun için kalbinin bir köşesi diğer köşelerinden habersiz bekledi, ümit etti. Kimse bilmedi. Belki de hiç bilinmeyecekti…


* * *

“Ben hastayım” dedi o gün Sevgiliye. “Ama iyileşmek istiyorum, içimdeki bu uru söküp atmak istiyorum. Bu gurur, bu aşılamaz duvar; bu öfke, bu pişmanlık denizi benden uzak olsun istiyorum. İzin ver, kaybettiğimi yeniden kazanayım.”


O ayrılık gününün sonrasında güzel şeyler de oldu, hiç cevap alamasa da haberler, mektuplar gönderdi. Hiçbir yere gönderir gibi gönderdi. Hiç kimseye yazar gibi yazdı. İçten yazdı, ifşa etti sırrını. Korkunç yanlarını, haksızlıklarını, zaaflarını, şuursuzluğunu ve sevgisini yazdı. Hiç cevap almadı ama hep yazdı…


Sevgilinin kalbinde de ümit, gizliden gizliye her mektupta çoğalıyordu; yüreğinde ıhlamurlar tomurcuklandı usul usul, çiçeklendi. Ama temkinli davranıyordu. Bir yanı hep konuşuyor, öbür yanı susuyordu. Cevap yazmak istedi, yazamadı. Kalem parmaklarına takılıp ince bir ağ ördü sanki, her denemesinde kelimeler nihayetinde gelip bir yerde durdu; kalem “elif” yazdı.

Sonra rüya gördü… Kırmızı bir ırmağın kıyısında duruyordu, “Kan gibi” dedi uykusunda. Karşısında, ırmağın diğer yakasında bir “elif” vardı, toprağa saplanmıştı. Rüzgârda sallanan ağaçlar gibi iki yana doğru eğilip doğruluyordu… Uyanınca “Kan rüyayı bozar” dedi, telaşla. ”Toprağa saplanan kim?”dedi, yeniden uykuya dalarken. Uyku ile uyanıklık arasında tekrar dudakları kımıldadı…

“Kan… bozar.”


İKİ

“Anne, ıhlamur çiçek açtığında haberim olsun!”
“Neden?”
“Bir dost için.”
“Ihlamur istemedi mi?”
“Ihlamuru var da çiçeği yok…”

* **


Günler uç uca eklendi…
Sabrın sonu selamet olmadı bu defa.
Nihayetinde taş çatladı, cam kırıldı…

Mektuplar cevapsız kaldıkça gurur yeniden kuşandı kılıçlarını. Bunca gayrete, çabaya, bunca fedakârlığa Sevgili nasıl olurda karşılık vermezdi. Hiç mi vicdanı yoktu yârin? Hüsn-ü zanlar sû-i zana dönüştüğünde tüm büyü bozuldu.

Ve bir gece nefsi kuşanan adam beklenmeyeni yaptı. Yollara uykusuzluğunu dökerek şafağı başka bir şehirde karşıladı. Kabaran bir yürekle Sevgilinin karşısına dikildi o sabah. Kan kustu, gönül yıktı, hesap sordu… Yüreğini sıkan, yakan ne varsa çıkardı, koydu masanın üzerine. Sevgili dalgındı, sanki duymuyordu, görmüyordu; her şey bir hayaldi sanki. Birazdan hiç yaşanmamış olacaktı, bitsin diye bekliyordu. Her şeye böyle tahammül etmişti uzun zaman. Ama o da dayanamadı, çıkardı yüreğindekileri, o da koydu masaya. Susmadı.

Sevgilinin gönül kapısı, bu kez tamamen kapanmak için açılmıştı. O kapının ardında sükût-u hayale uğramış bir kalp ve fırtınaya dönmüş bir deniz duruyordu. Tüm bu yaşadıklarını hak etmeyen, içindeki birikmişliğe son damlanın da düştüğü bir deniz… Adı: İsyan.

Sonra “Ben” dedi, Sevgili, “küçük de olsa bir ümide kapılmıştım oysa, değişir mi, demiştim. Aldanmışım.” İlk kez böyle dik duruyordu, böyle sağlam, tavizsiz…



Karşısında duran adam tüm bunları gözlerini yere dikip dinlemişti. Elinde, masanın üzerinden aldığı bir bıçak vardı; dizinin üzerine dayamıştı, öylesine duruyordu elinde. Öylesine duracağını sanıyordu Sevgili. Bir anda öfkeyle sıkılan yumrukla kavranan bıçak, biraz önce üzerinde gezindiği bacağa saplandığında son söz söylenmişti…

Sevgili, yüzüne korkuyla kapadığı ellerini açtığında karşısındaki adamdan oluk oluk akan kanı gördü ve ardından yavaşça iki yana doğru esneyen bıçağın metalinde rüyayı yeniden yaşadı.


Nihayetinde söz bitti, gönül sustu…


Vedûd ismiyle sevilmeye en layık olan, iki kalbe birden koyduğu muhabbeti birinden çektiğinde ayrılık kaderden kazaya dönüştü… Emanet eden, emanetini aldı; hak edene hak ettiği verildi.

Ama o kadar kolay olmadı kabullenmek, bitmeyeceğine bu kadar inanmışken “bitti” demek kolay değildi…

O gün, bacağındaki yaradan daha fazla sızlayan bir vicdanla geri döndüğünde hala vazgeçmemişti. Bir ricat sayıyordu bunu, daha güçlü saldırmak için geri çekiliş… Hem daha ıhlamurlar da açmamıştı. Vakit var diye düşünüyordu. Belki bir zaman sonra daha kuvvetli ordularla dayanacaktı yârin kapısına, reddetmeye fırsat bırakmayacaktı.

Eğer… Yârin artık “ağyâr” olduğunu öğrenmeseydi…


Aceleyle yapılmış bir nişan haberi aldı önce, şaşkınlığı bile üzerinden atamadan yapılan nikâh. Beyazın en hüzünlü tonunda bir gelinlik giymişti Sevgili, arkadaşların bile çağrılmadığı, hiçbir dostun gitmediği bir düğün yapmışlardı. Vakti geçmişti ıhlamurun… Sevgili geçmişti her şeyden, bozulmuştu büyü… Tüm bunlar olurken hiç geriye dönmeyi düşünmemişti. İki yana esneyen o bıçağın parıltısında, tüm tereddütlerini sevgisiyle birlikte gömmüştü. “Elif” kendisi değildi; şimdi, her şey gibi vazgeçtiği o adamdı, anladı…

Yalnız bir yerde sarsılmıştı. Bir yerde başladığını bitirememekten korktu, zayıf hissetti kendini. Tüm bu dik duruşa, kararlılığa, gemileri yaktığı büyük yangına rağmen içindeki küçük kızın çığlığını bastıramadı: Arkadaşlarının hiç birini çağırmamıştı düğüne, çağıramamıştı. Ölümle gerçekleşecek bir ayrılığa yemin ettiği o adam da yoktu artık. Birlikte okudukları şiir zihninden ansızın geçtiğinde… Ağladı.


“Seni kız arkadaşlarından
Sevinç gözyaşları içinde
Öpen olmayacak mı
Ezberlediğin şiir
Beklediğin adam ” (2)

ÜÇ

“Oğul, ıhlamur çiçeği sormuştun ya... ?”
“Sormuştum.”
“Çiçek açmış, hatta yerlere dökülmüş. Fark etmemişim”

“...”


[1] Bahattin Karakoç, Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman
[2] Sezai Karakoç, Sessiz Müzik

Adige Batur-IHLAMURU BEKLERKEN-Türk Edebiyatı Dergisi-Eylül 2008

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

İmam-ı Şâfiî'nin Şiirlerinden Seçmeler

BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN Bırak günleri dilediğini yapsın Razı ol hükmedince kader Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın Bâki değil dünyadaki zorluklar Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde Ahlâkın müsamaha ve vefa Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta Örtüsü olması seni sevindirir yine de Cömertlikle setret ki her ayıbı Örter denilir cömertlik Sakın gösterme düşmanlarına zillet Belâdır üzüntünle onları sevindirmek Cimriden yardım umma Ateşte susayan için su yok Rızkını eksiltmez ağırdan alış Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak Ne hüzün devam eder ne sevinç Ne sıkıntı, ne rahatlık Eğer kalbin kanaatkarsa Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa Kimin inerse meydanına ölümler Ne gök korur onu, ne de yer Allah’ın mülkü geniştir ama Feza daralır hükmettiğinde kader Aldırma vefasız günlere hiç Fayda vermiyor ölüme ilaç GAM Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla Ne zaruretler memnuniyet a...

Ey bu kupkuru yaşamda açan tek çiçek!

sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden * Yaşam o zaman güzeldir, ancak, tehlikeler yaşandıkça; insan unutur kendini; ayrımında olmaz... * ne ki, yürekli bir insan son vermek isteyince çekilmez yaşamına; doğa dikilir karşısına, ölüm kendi elinden olmadı diye. * Ve sen öyle umursamaz duruyorsun bakışlarınla * Daha kötüye gidiyor zaman; hatadır beklemek gelecek yoz kuşaklardan; yüceltmezler soylu yurttaşları, almazlar öçlerini acılardan. Kanat çırpsın etrafımda aç gözlü kara akbaba; yem olsun adsız cesedim yabanıl hayvanlara; dövsün bulutlar; dağılan parçaları sağa sola yağmurda; silinsin adım, sanım yeryüzünden rüzgarla. * Hoşlanıyordum duygusallığımdan, derin bir konuşmaya dalıp gitmekten yüreğimle ve acılarımın bekçiliğini yapmaktan. * Cendere altında gibi yüreğim, düşününce herşeyin nasıl gelip geçtiğini; ve hiçbir iz bırakmadan sanki. İşte geçip gi...

Z'ORDA ÇOK KALIRSAM,ÖLÜRÜM

Sesinin üstünde yüzdü güz Yüzün süzdü gözümün sapağını S'oluklarca kanadı aklım dudağının kenarına, ... Sen hiç konuşmadın.. Gönlü düz yazılı Kadınlar sessiz kalınca şiire uyak uyarlar.. Soruldukça yoruldum ben Yoruldun mu diye sormadığından Ağıt ve kalemle Kına'dım bu sensizliği ellerime, Sen hiç susmadın.. Tenin temin ederken tuzlu terleri Terimsizdir ve bu yüzden acıtır gece Ki sıfatı kayıp her cümlede Özenle özne gizleyenin adı olur adın yine.. Tenimde İzli öznesin.. Gizli özlerim Uzatmasak iyi olacaktı belki,yürek.. Gelmedin.. Artık yağma aklıma din.. Susmak tutsak kalır ağzımda Seni yanıma istiyorsam şimdi Yalnızlığıma da yakıştıramadığımdandır Sensizliği.. Emre GÖKCE 

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti …" Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de. Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı. Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından d...

Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak sırlar söyle!

• Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın. Hoşsun, güzelsin, sıcak sıcak nefes vermedesin. Soğuklukları silip, süpürmedesin. • İçin bomboş, ne boğum var, ne başka bir şey! Sen dertlere düşmüş, perişan olmuş gönüllerden, dertlere düşmüş canlardan derdi, elemi almakta, onları da kendine döndürmekte, böylece de dertli, kederli, elemli kişilerin yerine sen feryad etmekte, sen ağlamaktasın. 78 78  Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr'inin başka yerlerinde, ruba'îlerinde de ney hakkında güzel şiirler söylemiştir. Mesnevî'ye "Bu neyi dinle!" diye başlamıştır. Mevlana aşığı merhume Fevziye Çamsever Hanım'ın Mesnevî başındaki "Dinle neyden" ilham alarak yazdığı "Dinledim Neyden" başlıklı şiirinden birkaç kıt'a alarak bu şiiri açıklamak istiyorum: "Andırır bir hasta kalbin ah ve istimdadını Nağmesinden topladım bin bir fırakın yadını Peyrev eyler ahına güya gönl-i naşadını Dinledim neyden, bu akşam, hasretin feryadını Kah ...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

KISA ŞİİR / bir

Bir roman kadar uzun bu tümce, - Sonra işte yaşlandım. Gülten Akın